Ana Sayfa 1. Sayı Bernard Lewis'in ardından

Bernard Lewis’in ardından

Author

Date

Category

Ortadoğu tarihçisi, Türk dostu, Arap uzmanı, İslam tarihçisi, akademisyen, neocon, entelektüel, oryantalist, siyonist…Yakın zamanda hayatını kaybeden Bernard Lewis’in adının önüne eklenen sıfatlar bunlar. İnsan bir asırdan fazla ömür sürünce, bütünlüklü ve istikrarlı bir çizgiyi her zaman koruyamayabilir, zaman içinde ideolojik yahut düşünsel açıdan farklı yönlere savrulabilir. Ama yine de Lewis’in kimi başlıklarda hayatı boyunca belirli bir çizgiyi sürdürdüğü ve tutarlılık arz ettiğini teslim etmek gerekir.

Ölümünden kısa süre önce yayınlanan hatıraları Bir Ortadoğu Tarihçi’sinin Notları kitabının en dikkat çekici yanı, yazarın kimliğini ve düşünce yapısını bütün çıplaklığıyla ve samimi biçimde ortaya koymuş olmasıdır. Bu yönüyle, daha önce anıları Türkçe’ye tercüme edilmiş olan Oliver Roy ve Bedenict Anderson gibi bir ömür İslam dünyasını çalışmış olan isimlerle Lewis arasındaki derin yakınlığı görmek hiç de zor değildir. Birbirinden habersiz yola çıkan bu üç isim -sanki önceden oturup anlaşmış ve Müslüman coğrafyasının haritasını önlerine koymuşcasına- birisi Güneydoğu Asya ülkelerini, biri İran ve Orta Asya’yı diğeri ise Ortadoğu’yu almış ve yola koyulmuştur. Entelektüel çabaları ve aralarındaki farklılıklar bir yana bırakılırsa, üzerine çalıştıkları Doğu’daki ülkeler ile Batı’daki kendi ülkeleri arasında cereyan eden tarihsel ilişkiler bağlamında bu isimlerin ürettikleri bilginin politik çıktıları, ciddi sonuçlara yol açmıştır. Fakat bu mesele ayrı bir yazı konusu olabilir, şimdi tekrar bu yazının konusuna dönelim.

1916’da Londra’da dünyaya gelen Lewis, şehrin elitlerinin ikamet yeri olan Kensington’da gittiği okulda Latince, İbranice ve Fransızca’yı öğrendiği temel eğitiminin ardından Londra Üniversitesi’nde Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nde okur ve burada Arapça ve Farsça’yı da öğrenir. Bu yıllarda üzerinde ciddi etki bırakan hocaları olarak iki kişiyi anar: Hamilton Gibb ve Louis Massignon. Oryantalist geleneğin bu güçlü temsilcileri Lewis’in bilimsel zihniyetinin oluşumunda rol oynayacaktır. İkinci dünya savaşında 1941-1945 yılları arasında İngiliz İstihbaratında görev yapar. 1949’da İstanbul’daki Osmanlı Arşivlerinde çalışma izni verilen ilk yabancı araştırmacı olan Lewis dikkatini artık Osmanlı ve onun damga vurduğu Ortadoğu’ya yöneltmeye başlamıştır. Anılarında siyonist olduğunu gizlemeyen ve onu bir “ulusal kurtuluş hareketi” olarak nitelendiren Lewis’in ilk ciddi çalışması da İsrail’in kurulmasının hemen ardından 1950’de çıkar: Tarihte Araplar . 1960 ve 70’lerde Modern Türkiye’nin Doğuşu İstanbul ve Osmanlı Medeniyeti Ortadoğu ve Batı , Haşhaşiler, İslamda Irk ve Renk ve Tarih te İslam adlı kitapları yayımlanır. Edward Said’in Oryantalizm çalışması ile aynı yıl 16.yy’da Filistin Bölgesinde Nüfus ve Gelir
isimli kitabı yazar; 1982’de ise Said’e cevap mahiyetinde kalem aldığı Müslümanların Avrupa’yı keşfi yayımlanır. 1990’da yazdığı “Müslüman Nefretinin Kökenleri” makalesinde ilk defa “uygarlıklar çatışması” kavramını kullanır ve bu kavram daha sonra Samuel Huntington tarafından genişletilir. 11 Eylül saldırılarından sonra ise Lewis neo-con denilen grubun fikir babası olarak öne çıkmıştır ve bu yıllarda ses getiren İslam’ın Krizi:Kutsal Savaş ve Kutsal Olmayan Terör ile Hata Neredeydi:Batı’nın Etkisi Ortadoğu’nun Tepkisi adlı iki esere daha imza atmıştır.

Lewis’in en önemli özelliği, II.Dünya Savaşı’ndan yüzyıl sonuna dek, Avrupalı ve Amerikalı uzman, siyasetçi, akademisyen ve yazarların müslüman dünya ve İslamiyet hakkındaki temel kanaatlerinin  oluşmasında kilit rol oynamış isimlerden biri olmasıdır. “Ortadoğulu”, “Arap” yahut “Müslüman” şeklindeki genellemeler ve klişelere, “bilimsel” bir zemin üzerinden “gerçeklik” payesi kazandırılmasında Lewis’in büyük etkisi olmuştur. Adına modernleşme kuramı denen ve Batılı olmayan toplumların gelişmişlik düzeyini, modern batı tarihi ile benzeşen ve farklılaşan dizgeler üzerinden anlamaya ve okumaya girişen yaklaşımın egemen olduğu II.Dünya Savaşı sonrası dönemde mesleğe adım atan Lewis’in tarihçiliği –tabii olarak- kendi döneminin bu niteliğinin damgasını taşır. Bernard Lewis, Foucault’un modern episteme olarak nitelediği zaman dilimine tekabül eden –ve Edward Said’in pozisyonel üstünlük dediği- bir dünya-durumunun egemen söylemi içinden konuşup yazmıştır. Avrupa’yı Taşralaştırmak ’ta Chakrabarty’nin ifade ettiği gibi, modernite ile birlikte “tarih” Batı’nın tekeline girmiş ve dünya üzerindeki bütün kültürlerin ve halkların tarihi, Batılıların gördüğü kadar ve onların bakış açısı çerçevesinde yazılmıştır. Lewis’in, Ortadoğu ve Müslümanların tarihine dair çalışmalarında sorular, cevaplar, ifadeler ve sözcükler bir “uzman” otoritesiyle yan yana getirilmiş ve kaynaklar seçici bir işleme tabi tutularak, mevcut söylemsel düzene uygun bir anlatı inşa edilmiştir. Örneğin Modern Türkiye’nin Doğuşu yahut Müslümanların Avrupa’yı Keşfi ’nde Lewis, III.Selim veya II.Mahmut döneminde İstanbul’da bulunan ve tanıklığına başvurduğu Avrupalı seyyahlar/görevliler arasında söylemsel bütünlüğe uygun bir seçicilik yapmış; aynı yıl, aynı yer ve aynı olay için kendi kullandığı kaynakların tam aksini söyleyenlerin tanıklığını dışarıda tutmuştur. Lewis, hakikat fenerini elinde tutarak Ortadoğu’nun insanlarına onların kendi tarihlerinin “gerçekte” ne olduğu ve nasıl okunması gerektiğini gösterirken, edindiği muazzam bilgiyi Batılı güçlere sunmakta da tereddüt etmemiştir. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın Irak işgali başta olmak üzere, pekçok askeri müdahalenin perde arkasında Lewis’in “tavsiyeleri”nin olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir.

 

Lewis hem Osmanlı modernleşmesini ele aldığı eski çalışmalarında hem de 2001 sonrası kaleme aldığı metinlerde temel bir iddiayı tekrarlar: Müslümanların Batı’ya olan öfkesinin gerisinde, Batının 18.yy’dan itibaren askeri, teknik ve kültürel üstünlüğü ele geçirmesi karşısında Müslümanların buna karşı bir cevap verememeleri ve bir anlamda Batılı moderniteye maruz kalmaları bulunmaktadır. Oysa Lewis’in ilk bakışta makul görünen bu açıklamasında temel bir eksiklik vardır. O da Batı emperyalizminin yıkıcı etkisi ve sonuçlarıdır. 18.yy’dan itibaren bir değişim ve dönüşüm süreci içine giren Ortadoğu’daki toplumların, bu değişim sürecini –tabii olarak Batı uygarlığının ortaya koyduğu yeni kazanımlara da el atarak- doğal bir seyir içinde yaşamaları ihtimali, bizzat Batı emperyalizmi tarafından akamete uğratılmıştır. İhtiyaç duyulan değişimin neden olduğu dahili krizlere düçar olan bu toplumlar, henüz kendi modernleşme programlarını yeni yeni inşa etme aşamasındayken Avrupa devletlerinin – azınlık haklarından ekonomik sömürüye kadar uzanan- çeşitli baskı ve saldırıları ile sarsılmış ve ardından çözülme yoluna girmiştir. Bu olguyu geçiştirmeyi yeğleyen Lewis’in, söz konusu süreçte Müslümanların kendi hataları ve sorumluluklarını öne çıkararak kurduğu modernleşme anlatısı eksiktir ve tarih yazımının belirgin bir özelliği olarak önümüzde durmaktadır.

Türk düşüncesinde Lewis’in işgal ettiği konum ise ilginç bir görünüm arz etmektedir. Lewis’e dönük eleştirel bazı yaklaşımlar kadar –belki onlardan daha fazla- genel bir olumlama göze çarpar. Türkiye’de Lewis hakkında -muhtemelen- ilk değerlendirme yapan Şerif Mardin’dir. Emergence of Modern Turkey 1961’de yayınlandıktan hemen sonra kitapla ilgili geniş bir değerlendirme yazısı kaleme alan Mardin, her zamanki akademik hassasiyeti ve mesafeli duruşuyla, Lewis’in kitabının önemini belirttikten sonra kitaptaki eksikleri ve hataları da madde madde sıralar ve metnin eleştirel bir okumasını sunar. Yeni Osmanlı Modern Düşüncesi Doğuşu ’nda da Lewis’in Osmanlı’da Batı etkisine dair yaklaşımını hatalı bulduğunu ifade eder. Gelgelelim Mardin’deki okuma biçimini, özellikle bazı önemli tarihçilerimizde görmek pek de mümkün değil. Örneğin Halil İnalcık ve İlber Ortaylı’nın Bernard Lewis ile ilgili kanaatinin, bir “takdir” ve “minnet” duygusunun ötesine geçemediği görülmektedir. Her ikisi de Lewis’in ne kadar büyük bir alim olduğunu belirtmekte, onun hakkaniyetli bir tarihçi olduğunun altını çizmekte ve bilhassa “Türk dostu” olduğunu vurgulamaktadır. Keza Kemal Karpat da, Lewis ile Edward Said ilişkisine dair yaptığı değerlendirmede Said lehine bir pozisyon almış olmakla birlikte, genel olarak bakıldığında Lewis’e büyük bir saygı duyduğunu belirtir ve onun “Türk dostu” oluşunun altını çizer. Anlaşıldığı kadarıyla, bu üç tarihçinin Lewis’e olumlu yaklaşımının nedenlerinden biri de Lewis’in Ermeni Soykırımı tezini kabul etmemiş olmasıdır. Oysa Türkiye’de genel tarih bilincinin oluşumuna ciddi etki eden bu isimlerin, Lewis’e dair daha kapsamlı ve gerçekçi bir değerlendirme yapması beklenirdi. Gerçekçi değerlendirmeden ne kastedildiğini anlamak için, Lewis’in ölümünün ardından tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun gazetedeki köşesinde kaleme aldığı yazıya bakmak kâfidir.
Meseleye biraz daha yakından bakıldığında, yukarıda bahsedilen niteliklerin sahihliğinin de hayli tartışmalı olduğu ortaya çıkar. Örneğin Lewis’in soykırım tezini reddetmesinden, onun Türkiye dostu olduğu yollu bir bir sonuç devşirmenin sahici olmadığını, bizzat Lewis açıklamaktadır. Bir Ortadoğu Tarihçi’sinin Notlarında şu satırları okuyoruz: “1961 yılında basılan Modern Türkiye’nin Doğuşu kitabımda 1915 yılında Ermenilerin Türkler tarafından katledilmesini tanımlamak için ‘holokost’ tabirini kullanmıştım.1962’de yayımlanan üçüncü baskıda ‘holokost’ tabirini ‘kıyım’ ile değiştirdim; yaşananları sorgulamak ve hafifletmek için değil, ama Nazi yönetimindeki Avrupa’da altı milyon Yahudi’nin yok edilmesi ile kıyaslamaktan kaçınmak için, zira bu olaydan sonra ‘holokst’ neredeyse teknik bir terime dönüşmüştü”(s.325). Görüldüğü üzere, Lewis’in soykırım tezini reddetmesinin nedeni, bu olaya dair soykırım iddialarını yanlış bulması değil, Yahudi soykırımının biricikliğine halel gelmesini engellemektir. Öte yandan Lewis’in çalışmalarında -diyelim Araplar’a nazaran- Türklere daha hayırhah baktığı bir gerçektir ama bu da ancak “bugünden geriye bakılarak” yazılan bir tarih bağlamında anlamlı hale gelmektedir. Zira Lewis’in sempatisine ve sevgisine “mazhar olan” Türklük, Kemalizm’in tasavvur ettiği Türklüğe tekabül etmektedir.
Lewis’in  Babilden Dragamonlara adlı kitabında “Türkler’in bugün, İstanbul’un fethinin 500.yıl dönümünü Müslüman takvimiyle değil Gregoryen takvimi ile kutluyor olmaları hiç de önemsiz değildir” şeklindeki ifadesi, hiç de önemsiz değildir. Dolayısıyla bazı tarihçilerimiz için Lewis’in Türklere sempati duyması tek başına yeterli olmakta; onun Filistin meselesi başta olmak üzere bölgeyi ilgilendiren diğer konularda ne düşündüğü ikinci plana itilmekte ve daha önemlisi Lewis’in zihniyetinin, bir bütün olarak onun tarihçiliğini nasıl belirlemiş olabileceği sorusu sorulmamaktadır.
Sonuç olarak Bernard Lewis hem tarihçiliği hem de buna ilişik olan siyasi duruşuyla geride önemli izler bırakmıştır ve ilerleyen yıllarda bu yönleriyle tartışılmaya ve konuşulmaya devam edecektir.

Aytaç Yıldız, (1977, Van) Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Oryantalizm Tartışma Metinleri (2007) adlı çalışmanın editörlüğü üstlenen Yıldız’ın, Üç Dönem Bir Aydın: Burhan Asaf Belge (2011) adlı kitabı bulunmaktadır. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments