Ana Sayfa 1. Sayı Akçura mı Gökalp mi?: Berkes Düşüncesinde Gökalp’in “Sorunlaşması”

Akçura mı Gökalp mi?: Berkes Düşüncesinde Gökalp’in “Sorunlaşması”

Author

Date

Category

 

Niyazi Berkes Türk düşüncesi içerisinde oldukça özel bir yere sahiptir. Türkiye’de çeşitli çevrelerin farklı motivasyonlarla da olsa sürekli atıf yaptıkları metni Türkiye’de Çağdaşlama’nın en önemli eseri olduğu söylenebilir. Türkiye tarihine bir bütün halinde bakmak diye 1980 sonrası dönemde beliren trendin ilk örneklerinden birisini bu eseriyle vermiştir. 1964 yılında İngilizce’de the Development of Secularism in Turkey adıyla neşredilen metni 1973 yılında Cumhuriyetin kuruluşunun 50.yılında Türkçeye Türkiye’de Çağdaşlaşma adıyla tercüme etmiştir. Ancak kitabı son dönemlerde yayınlayan yayınevi için yeniden yayına hazırlayan Ahmet Kuyaş’ın da belirttiği gibi bu iki kitap yani the Development of Secularism in Turkey ve Türkiye’de Çağdaşlaşma “ayrı iki kitap” olarak değerlendirilmek mecburiyetindedir. Bu makalede bu iki kitap arasında bir edition critique yapmak niyetinde değiliz. Ancak bu tespit yani kitabın Türkçe tercümesinin İngilizcesine göre farklılaşması durumu Berkes’in dinamik bir zihin dünyasına sahip olduğunu, zaman zaman da politik – düşünsel konumlanmalarının düşüncesini şekillendirebildiğini göstermektedir. Nitakim Kuyaş’ın metni yeniden yayına hazırlarken Berkes’in metne düştüğü notları aktarması da bu durumu netleştirmektedir.

Bu bağlamda Berkes’in Ziya Gökalp üzerine kanaatlerinin de zaman içerisinde bir ölçüde değiştiğini söylemek mümkündür. 1936 yılında yayınlanan “Sociology in Turkey” başlıklı metninde Gökalp’ten Türkiye’de sosyolojinin gerçek kurucusu olarak bahseden Berkes makalenin yayınlandığı tarihe kadar Türkiye’de beliren sosyologların doğrudan ya da dolaylı biçimde Gökalp’in tilimizi olduklarını iddia etmektedir. Berkes’in Gökalp’e olumlu yaklaşımı bu metinle sınırlı kalmamıştır. 1941 yılında Yurt ve Dünya dergisinin 11. Sayısında neşredilen Ziya Gökalp’in Sosyolojisi başlıklı metninde de Gökalp’e oldukça olumlu yaklaşmaktadır. Şu cümleler Berkes’e ait:

“Ziya Gökalp, Namık Kemal’den sonra, sosyal bir buhran geçirmekte olan milletin meselelerini sistemli bir fikir çerçevesi içinde tahlil ve münakaşa eden ve bundan çıkardığı bir takım hareket kaideleri ile devrine müessir olan ikinci büyük mütefekkirimizdir.”

Berkes bu makalesinde özellikle Gökalp’in Durkheim’ın basit bir tercümesi ya da muhkallidi olduğu yönündeki kanaatlerle de tartışmaktadır. Berkes’e göre Gökalp Durkheim’ın belli çerçevelerini Türk milletini tetkik etmek için kullanmış olmakla birlikte Gökalp’in sosyolojisinin mihverinde millet ve terakki meseleleri bulunmaktadır. Gökalp, Durkheim’ın asla uğraşmadığı sosyal meselelerle uğraşmakla da Durkheim’dan ayrılmaktadır.

Ziya Gökalp’in özellikle Türk Yurdu ve Yeni Mecmua’da yayınlanmış makalelerinden seçtiği metinlerin tercümelerinden oluşan ve 1959 yılında Turkish Nationalism and Western Civilization-Selected Essays of Ziya Gökalp başlığıyla neşredilen kitaba yazdığı önsözde de Gökalp üzerine olumlu görüşler serdetmeyi sürdürmektedir. Gökalp’in çok yönlü bir figür olduğundan bahseden Berkes öncelikle onun şairliği üzerinde durmaktadır. Berkes’e göre Gökalp şair değildir. Şiiri fikirlerini etkili hale getirebilmek, sloganlaştırabilmek için kullanmaktadır ve bu yüzden de didaktik yönü daha ağır basmaktadır.

Berkes Ziya Gökalp’in pan-turanizmin peygamberi olarak bilindiğini ve çalışmaya başlarken kendisinin de benzer bir kanaate sahip olduğunu ancak çalışmanın ilk aşamasını tamamladığında Gökalp’in pan-turanizmle doğrudan ya da dolaylı tek bir makalesine dahi rastlamadığını farkettiğini ve bunun kendisini oldukça şaşırttığını dile getirmektedir. Berkes’e göre Gökalp’in metinleri dinsel bir öğe içermediği gibi pan-turanist öğeler de taşımamaktadır. Turan kavramını içeren oldukça sınırlı çalışma tespit ettiğinden bahseden Berkes, turanın Gökalp’in metinlerinden 1915 sonrasında tamamen silindiğini belirtmektedir.

Unutulan Adam metninde ise çok daha farklı bir Ziya Gökalp portresi karşımıza çıkmaktadır. Makalenin yayınlandığı mecra ilgi çekicidir. Sosyoloji Konferansları dergisinin 14.sayısında yayınlanan makale derginin Ziya Gökalp Özel Sayısında neşredilmiştir. Derginin yayın müdürlüğünü Cavit Orhan Tütengil’in yapıyor olması, makalenin Berkes’e Tütengil tarafından teklif edildiğini düşündürtmektedir.

Berkes makalede sık sık Ziya Gökalp’in yanlış anlaşılıyor olmasından, aslında onu bayraklaştırmaması gereken kişiler tarafından bayraklaştırılıyor olmasından bahsetmektedir. Diğer taraftan, biraz da çelişkili biçimde, aslında bir tür dogmatizmin savunucusu olarak değerlendirdiği Gökalp’in dogmatik çevreler tarafından önemseniyor olmasını doğal bulduğunu dile getirmektedir. Makalede Berkes’in üzerinde durduğu çok temel iki nokta olduğu söylenebilir.

  • Berkes’e göre Ziya Gökalp düşünce denizinin üstünde yüzen, yüzeyinde yüzen bir figürdür. Bu Gökalp’in sığ olduğunu anlatmak için kullandığı bir telmihtir. Berkes’e göre Gökalp hiçbir zaman Osmanlıcılıktan ayrılmamıştır. Zihni sürekli imperial düşünmüştür dolayısıyla İslâm’ı da düşüncesinin dışına tam manasıyla çıkaramamıştır. Bu da onu Osmanlıcılıktan Turancılığa savurmuştur. Hatta Berkes’e göre doğrusunu söylemek gerekirse Milli Mücadele dönemine kadar Gökalp Osmanlı Devletçiliğinden hiç ayrılamamıştır. Halbuki Akçura başından itibaren Türkçüdür. Osmanlıcılık ve İslâmcılığın bir geleceğinin olmadığını Osmanlı aydınları içerisinde ilk farkeden (Berkes’e göre yarı Tatar, yarı Osmanlı, yarı aristokrat, yarı burjuva) Akçura olmuştur.
  • Berkes’e Gökalp’in düşüncesinin temelinde ne halk, ne millet ne de ırk vardır. Gökalp’in düşüncesinin temelinde devlet bulunmaktadır. Bu devlet yukarıda da ifade edildiği gibi Osmanlı imperiumunun etkisinde şekillenmiş bir devlet telakkisidir. Dolayısıyla Türkçülüğü Osmanlı imperiumu içerisinde kaldığı gibi batıcılığı bile İslâm beynelmileliyetçiliğinin sınırları dışına çıkamamıştır. Dolayısıyla Gökalp hilafetsiz bir Müslümanlık tahayyül bile edememektedir. Bu durum bir ölçüde Gökalp’in İttihatçılığından ileri gelmektedir. Akçura ise imparatorlukçu, centralist olmadığı gibi İttihatçı da olmamıştır. Meşrutiyet öncesinde Paris’te bulunduğu dönemde bile Jönlerden uzak durmuştur çünkü onların Osmanlıcılıktan kurtulamadıklarını düşünmektedir. Bu çerçevede Akçura Turan ideali gibi hilafeti de bir çeşit emperyalizm olarak değerlendirmektedir.

Öncelikle Berkes’in bu kanaatlerinde de dönem içerisinde bir takım değişiklikler olduğu ifade edilmelidir. Örneğin Berkes bu makalede Akçura’nın daha önce hiç İttihatçı olmadığından bahsederken üç sene önce Türkçede neşredilen Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde Akçura’nın kendisine atıfla 1904 yılında henüz İttihatçılıktan kurtulamamış olduğunun altını çizmektedir.

Berkes, Akçura’da bir fazilet olarak değerlendirdiği imperium zihniyetine sahip olmamasını esasen Türkiye’de Çağdaşlaşma metninde açıklamaktadır. Rusya kökenli Türkçüler Rusya’da Çarlık ideolojisine (yani imperuma) karşı çıktıkları için Osmanlı devletinde de imperiumu içeren görüşlere baştan karşı çıkmışlardır. Bunun arkasında Osmanlı’ya karşı gelişen Ermeni, Rum, Makedon, Arnavut, Arap milliyetçilerinin görüşlerine duydukları sempati/yakınlık bulunmaktadır (s. 411).

Bu bağlamda Ahmet Kuyaş’ın yayına hazırladığı Türkiye’de Çağdaşlaşma nüshasında Gökalp üzerine Berkes’in kitaba düştüğü notlardan aktardığı şu tespitler ilgi çekicidir:

“Gökalp kendisinden başlangıçlar çıkarılabilecek fakat gerçek bir sonuç olan bir düşünür. Daha öncekileri telife, terkibe çalışır fakat Akçura’nın varlığı milliyetçilik görüşüne varmayı gerçekleştiren tezatları yürütmeye çalışır. Bitmeyen tamamlanmayan “son” ile gelişmemiş, belirlenmemiş, kesinleşmemiş “başlangıç” arasında kalmış bir geçiş. Bu “son” üzerindeki tahlilleri doğru. Baş üzerindeki tahlilleri ise eksik.”

Bu noktada Berkes’in Gökalp’e dair özellikle Unutulan Adam başlıklı metindeki kanaatlerinin oldukça aceleci olduğu söylenebilir. Berkes’in de işaret ettiği gibi Gökalp’in “son”da vardığı noktada daha sahici bir yerde durduğu söylenebilir. Bu varışta İslâmı toplumun leit motivi olarak görme de belirgindir. Benzer bir durumu Sovyet Müslümanlarında da görmek mümkündür. Berkes’in hayrete düşürecek biçimde hiç bahsetmediği, de-kolonizasyon sürecinin fikir babalarından Sultan Galiyef’in vardığı nokta da kabaca böyle bir yerdir. Galiyef de nihayetinde hilafetin Müslüman toplumlara siyasal bir beden sağladığını tespit etmiş, din unsurunu düşüncesinde konumlandırmak ve dahası devrimci bir rol yüklemek durumunda kalmıştır. Bu noktada şu tespitte bulunmak mümkündür: Akçura’nın fikirlerinin Akçura’nın erken dönemde doğduğu toprakları terketmesiyle, diğer bir deyişle “yersiz-yurtsuzlaşmasıyla” ilgili olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Gökalp’in düşüncesi içine doğduğu toplumsallığa ve siyasallığa basarken Akçura’nın düşüncesi bu fırsata sahip olamamıştır.

Burada düşünce tarihimiz açısından ilham verici soru Berkes’in neden Gökalp ve Akçura arasında bir ayrıma gitme ihtiyacı hissettiğidir? Bu soruya M. Kaan Çalen bir makalesiyle cevap vermeyi denemiştir. Çalen’in Milliyetçi Cephe hükümetlerinin Berkes’in düşüncesini biçimlendirici bir etkiye sahip olabileceğine ilişkin önermesi doğru bir tespit gibi gözükmektedir ancak Berkes gibi özgüvenli bir düşünürün sadece böyle bir sebeple hareket etmesi akla pek yatkın gelmemektedir. Bir diğer husus Berkes’in önceki dönemlerde de Akçura’yı önemsiyor olmasıdır. Dolayısıyla burada Gökalp ve Akçura arasında bir tercihten ziyade Gökalp’e ilişkin kanaatlerin değişmesinden bahsetmek daha doğru olabilir.Bu noktada Berkes’in özellikle İslâm’a ilişkin kanaatlerinde 1960’lı yılların ikinci yarısında gelişen bir tartışmanın izlerini aramak ufuk açıcı olabilir.

Doğan Avcıoğlu ve E. Tüfekçi mahlasıyla Mihri Belli’nin Roger Garaudy’nin İslâm Medeniyetinin Dünya Medeniyetine Katkısı başlıklı metnini İslâm ve Sosyalizm başlığıyla tercüme etmeleri ve İslâm’ın sosyalist devrime varmada devrimci bir rol üstlenebileceği varsayımıyla neşretmeleri üzerine başlayan İslâm ve sosyalizm tartışmasına Berkes de oldukça sert bir biçimde dahil olmuştur.

Garaudy’nin Cezayir’den hareketle oluşturduğu düşüncelerinin İslâm dünyasına teşmil edilemeyeceğini, İslâm’ın Cezayir’de yaşanan biçimiyle Türkiye’de ve başka yerlerde yaşanan biçimleri arasında çok ciddi farklılıklar olduğunu, Garaudy’nin tüm bu İslâm anlayışlarını tek bir İslâm düşüncesine indirgeyerek tipik bir batılı bıkmışlığı sergilediğini savunan Berkes, İslâm ve sosyalizm gibi bir terkibin mümkün olamayacağını savunmaktadır.

Bu tartışma Berkes’in İslâmcılığa ilişkin kanaatlerinde de bir değişimi beraberinde getirmiş gözükmektedir. Esasen Berkes’in İslâmcılığın Türkiye’nin bünyesine uymamakla birlikte başka İslâm ülkeleri için uyumlu bulduğu hatta bir çeşit proto-milliyetçilik olarak değerlendirdiği söylenebilir. Berkes’e göre Afgani’nin fikirleri Türkiye’de değil ancak Hindistan, Rusya, Endonezya ve Afrika’da bir anlam taşıyabilir çünkü bu ülkelerde İslâmcılık aynı zamanda milliyetçiliktir (Çağdaşlaşma, s. 401).

Ancak bu görüşleri özellikle İslâm ve sosyalizm tartışması sonrasında değişiklik gösterecektir. Yön dergisinde yayınlanan, daha sonra İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm başlığıyla kitap haline getirilecek olan makalelerinde Berkes İslâmcılığı selefiliğin bir versiyonu, belki daha doğru bir ifadeyle politik görünümü olarak değerlendirir gözükmektedir. Bununla birlikte Berkes’e göre Araplık ve İslâmlık birbirlerinden ayrılabilir şeyler değildir (İslâmlık, …, s. 246). Dolayısıyla Arap milliyetçiliğinin bir ölçüde İslâmcılık da içerdiği, diğer taraftan İslâmcılığın Arap milliyetçiliğinde bir problem görmediğini tespit etmektedir. Ancak Berkes’e göre Türkiye’de durum böyle değildir. Burada ikili bir değerlendirme yaptığını söylemek mümkündür. Bir tarafıyla Berkes İslâm’a ilişkin bilgi düzeyleri yok seviyesine gelmiş olan Türk aydınlarının Atatürk laikliğini Fransız laicismei ile eş görme anlayışlarını eleştirmektedir (İslâmlık, …, s. 211). Diğer taraftan ise Türkiye’de İslâmlığın ulustan ayrılabildiğini, bu sebeple Türkiye’de İslâmcıların tarihsel olarak batıcılardan ziyade ulusçulara tepki duyduklarını savunmaktadır (İslâmlık, …., s. 217). Berkes’e göre örneğin Bin Bella’nın İslâmlık deyince anladığı Araplıktır (s. 217). Çoğu Cezayirli okumuş ise Cezayirli değil Fransızdır. Şöyle diyor Berkes: “(…) Cezayirliler çok terbiyeli, efendi adamlar. Fransız uygarlığına imanları sarsılmamış” (s. 190).

Berkes’in bu kanaatleri Gökalp’e bakışını da zaman içerisinde şekillendirmiş gözükmektedir. Bu yeniden şekillenme Gökalp’in öneminin tam manasıyla görmezden gelinmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Berkes’in Akçura üzerinde Unutulan Adam başlıklı yazısından önce ciddi bir biçimde durmadığı düşüncesi ise bir yanılgı olarak değerlendirilebilir. Berkes Akçura üzerinde, Akçura’nın fikirleri üzerinde önceki yıllarda gerçekleştirdiği çalışmalarda durmuş, bu mütefekkirden olumlu bir biçimde bahsetmiştir. Bu bağlamda Türk Düşününde Batı Sorunu başlıklı metne, bu metinle yer yer aynı ifadeleri barındıran 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz başlıklı metne bakılabilir. Daha da mühim bir örnek olarak Berkes’in danışmanlığında McGill Üniversitesi’nde David Thomas tarafından hazırlanan doktora tezi zikredilebilir. 1976 yılında tamamlanan tezin hazırlık döneminin birkaç yıl sürmesi durumu da düşünüldüğünde Berkes’in Akçura’ya atfettiği önem daha anlaşılır hâle gelecektir.

Dolayısıyla Akçura’ya karşı değişen fikirlerden ya da daha evvel olmayan bir ilgi / meraktan değil Gökalp’e karşı değişen, değişirken de bir miktar çelişkili hâle bir yaklaşımdan bahsetmek daha mümkün gözükmektedir. Belki de daha mühimi İslâmcılığı değerlendirmesindeki değişimdir. Bu değişim Berkes’in Gökalp’e bakışını değiştirmiş gözükmektedir.

Öner Buçukcu, (1986, Erzurum), Mülkiye Uluslararası İlişkiler mezunu. Doktorasını Türkiye’de Sosyalist Sol ve Milliyetçilik (1960-1971) başlıklı çalışmasıyla tamamladı. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments