Mimarlık ve Uygarlık Yazıları

0
66

Merhaba

Bundan böyle bize emanet edilen bu sayfalarda ev, mimarlık, şehir, kent ve uygarlıklar hakkında yazmak ve mümkünse siz okurlarla karşılıklı fikir teatisinde bulunmak istiyorum. Zira Namık Kemal merhumun “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” dediği gibi fikirlerin olgunlaşması ve belli bir kıvama gelmesi için tenkit ve müzakere edilmesi gerekiyor. Umarım bu köşede böyle bir iletişim/etkileşim içine gireriz. Ancak müsaade ederseniz ilk yazıdan önce hem biraz tanışmak ve sohbet etmek hem de ‘yazma/okuma’ hakkında düşüncelerimi ve endişelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum;

Ben yıllardır yazmak ve yazmamak arasında gelgitler yaşayan biriyim. Bazen bir karar alıyorum, ilânihâye yazmayı bırakıyorum, birden üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi kendimi hafiflemiş hissediyorum, sonra aradan bir zaman geçiyor, daha ben ne olup bittiğini anlamadan bir bakıyorum tekrar kalemi elime alıyorum. Önceleri tuhaf olarak değerlendirdiğim bu kararsızlık hâli sonradan öğrendim ki kalb ile alâkâlı bir husus imiş. Kalb/olma Arap dilinde sabit durmama, bir hâlden diğer bir hâle geçme durumuna deniyor, yani kararsız olan ben değil kalbimmiş.[1]

Kendime sorduğum birinci soru şu; İnsan neden yazar?

Bildiklerini aktarmak için mi? İnsanları aydınlatmak için mi? Sorumluluktan kurtulmak için mi? İnsanları değiştirmek ve dönüştürmek için mi? Ya da süflî herhangi bir nedenle; Şöhret kazanmak için mi? Prestij kazanmak için mi? Para kazanmak için mi? Akademik unvan kazanmak için mi?

Yazarın gerçek niyetini kimse bilemez, yazar dahî kendi niyetini tam olarak bilemez. Zîra nefs/ego da denen o benlik şuurunun kendisini öyle bir gizleme yeteneği vardır ki onu kimse kolayca teşhis edemez. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Kendime sorduğum ikinci soru; Doğru/dosdoğru şeyler mi yazıyorum?

Aslında bu soru daha ağzımdan çıkar çıkmaz fark ediyorum ki sorulması gereken öncelikli soru yazdıklarımız değil okuduklarımız doğru mu olmalıydı. Zira her yazar önce bir okur olduğuna göre yazdıklarına mesnet teşkil eden makaleler, araştırmalar, kitaplar doğru muydu? Doğruysa ne kadar doğruydu?[2]

O halde soruyu değiştiriyorum; Okuduklarım/ız doğru mu?

Dikkat ederseniz bu üçüncü soru ile konu birden kişisel serüvenimin dışına çıkıyor, epistemolojiye; yani bilginin doğasına, muhtevasına, yöntemine ve kaynağını sorgulamaya gelip dayanıyor. Gerçekten de her dikkatli ve meraklı okur eninde sonunda okuduklarını sorgulamaktan kaçamayacağı epistemoloji meseleleriyle mutlaka karşı karşıya gelir. Ancak epistemoloji herkesin içinden kolayca çıkamayacağı kadar geniş bir sorgulama alanı sunduğu için pek çok okur bu işten vazgeçer, pek azı da yılmaz, deşmeye devam eder.

Efendim bendeniz kendimi bildim bileli çok okuyan biriyim. İlk başlarda yazıya atfettiğim kutsallık nedeniyle okuduklarımı sorgulamazdım bile, yazıldıysa doğruydu. Bu evreyi atlatmam neyse uzun sürmedi. Resmî tarih mevzuunu ilk işittiğimde yani okuduğumuz her şeyin doğru olmadığını/olmayabileceğini öğrendiğimde sadece şaşkınlık değil çaresizlik hissi de tüm benliğimi sarmıştı. Âdeta yıkılmıştım. Okumayı hayatının merkezine alan benim gibi biri için bu sarsıntıyı atlatmak hiç kolay olmadı. Eğer yazıdan şüphe ile söz edilecek olursa bundan sonra ben ne yapardım ve bu işin sonu nereye varırdı? Yazı bilgi vasıtası olarak kabul edilmediği takdirde yazılan bunca/binlerce kitap ne olacaktı? Yazı olmaksızın bilgiye/gerçeğe nasıl ulaşacaktık?

Bu sorular beni fena halde bunaltıyordu ve çaresizlik içinde bir o yana bir bu yana kıvranıp duruyordum. Son bir çıkış yolu bulmak ümidiyle düşündüm ki evet, tarih, psikoloji, felsefe, siyaset, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal disiplinler belli bir düzeyde yorum içerdikleri için sübjektifti ve asla mutlak gerçekler olamazlardı; fakat gözlem ve deneye dayanan ‘bilim’ ise objektifti ve gerçeğin ta kendisiydi ve bizi asla yanıltmazdı (İnsan kendini kandırmakta nasıl da mahir görüyor musunuz). Böyle düşününce birden rahatlamıştım, bu hâl bilim tarihi okumalarıma kadar beni bir süre daha idare etti. Oysa ‘bilim tarihi’ herhangi bir konu hakkında öne sürülen bir teorinin yanlışlığı anlaşıldıktan sonra ondan vazgeçildiğini gösteren pek çok örnekle doluydu. Bu ise bugün tartışmasız doğru kabul edilen teorilerin bile bir süre sonra yanlışlanabileceği anlamına geliyordu. Bir şok daha geçirmiştim, gerçeği öğrenme/anlama/ulaşma yolunda en son ‘bilim’ kozu da böylece elimden kayıp gitmişti…

Değerli dostlar; Bütün bunları öğrenme işinin zannedildiği gibi kolay olmadığını anlatmak için yazıyorum. Öğrenmek zor, hakkıyla öğrenmek çok daha zor. Bu husus aynı zamanda insan denen varlığın acziyetini ortaya koyuyor. Eğer aczimizin farkında olursak umuyorum Rabbimiz eksikliklerimizi tamamlamaya yardım edecektir.

Öğrenmeyi sadece okuma ile sınırlı tutmamak, ayrıca; sohbet, münazara, tartışma ve bir de ancak tek başına yapılabilecek tefekkür ve taakkul gibi farklı yöntem ve araçlarla çeşitlendirilmek gerekiyor. Lalettayin bir okuma ile öğrenmek mümkün olmadığı gibi ayrıca okuyarak her şeyi öğrenmek de mümkün değildir. Benim geç fark ettiğim husus tam da buydu. Tabi bir de bu işin ‘nasip’ boyutu olduğunu unutmamamız gerekiyor. Nasipsiz bir şey olmaz. Geçmişte öyle gayret edenler oldu da nasiplerine koca bir hiçten başka bir şey düşmedi.

* * *

Ben mimarlık tarihi, sanat tarihi bilhassa kent/uygarlık tarihi okumalarımdan biliyorum ki pek çok uygarlık tarihçisi uygarlığı insanlığın ulaştığı en yüksek zirve olarak değerlendirmektedir. Oysa bu düşüncenin tam aksine uygarlık tarihini pekâlâ vahşet ve barbarlık tarihi biçiminde okumak da mümkündür. Zira bu yönde de elde fazlasıyla kanıt var. Epistemolojik açıdan ‘bilgi’ salt bağımsız/müstâkil bir olgu değil. Bilgi bile üçüncü şahıslara içinde mutlaka sübjektif öğeler eklenerek aktarılmaktadır. Bu yüzden kent/uygarlık tarihini mutlak gerçekler olarak değil, gerçeğin bir yüzü olarak okumak daha doğrudur. Tarihçi dostum Teyfur Erdoğdu diyor ki; “Tarih uğraşısında esas gaye geçmişte var olduğu düşünülen hakikatlere ulaşmak olsa da bu gerçekleşmeyecek bir hülya, bir rüyadır. Geçmişte olanlar yalnızca ve yalnızca tarihçinin içinde yaşadığı günde oluşturulan ve tarihçiler tarafından ‘yaratılan gerçekler’den ibarettirler. Geçmişin varlık bilgileri bize ancak tarihsel olarak gelir, yani tarihçinin yazmasıyla varlık sahnesinde görünür olur. Kısaca tarihçilerin hakikate ulaşmaları hiçbir zaman beklenmemiştir, beklenmemelidir de.”[3]

Önümüzdeki 2. sayıda uygarlık tarihçilerinin eldeki son derece mahdut veri(bilgi)lere rağmen yaptıkları sübjektif yorumlarla uygarlık konusunda okurları nasıl yanlış yönlendirdiklerini/yönlendirebileceklerini irdelemeye çalışacağım.

Daha sonra da kent/uygarlıkların ortaya çıkışını, kentsel kurumları, apartman tarzı çok katlı kentsel binaları, kentsel sorunları, kentsel dönüşümü… ve ardından kentin karşısına alternatif olarak neyi koyabileceğimizi tartışmaya açacağım.

[1] Ahmet bin Hanbel’e göre de “kalb değişir, renkten renge girer.” (Müsned, 4.cilt, s.408)

[2] Doğruluğu değil ancak güzelliği mevzu edilebilir şiir, roman, hikâye… gibi yazı türleri konumuz dışındadır. Çünkü edebî türler ‘bilgi’nin değil ‘duygu’nun eseri olduklarından epistemolojinin konusu değildir, dolayısıyla doğru/yanlış olarak nitelenemezler, ancak ehl-i münekkit tarafından o da usûlü dairesinde tenkit edilebilirler.

[3] Teyfur Erdoğdu, Doç. Dr. “Açık Tarihçilik: Tarih inşasında Tartışmalı Konular -Yeni Eğilimler – Yeni İmkânlar”, Cogito, Yapı Kredi Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2013, Sayı-73, s.400

Semih Akşeker, (1964, İnegöl) İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Halen özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Kendini Bilen İnsan (2004), Apartmana-Betona Hayır (2008), Milyonluk Manzara (kollektif-2013), Mutlu Ev (2017) adlı dört kitabı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here