Ana Sayfa 1. Sayı Sosyalizm Üç Tarz-ı Siyasetin Neresinde?

Sosyalizm Üç Tarz-ı Siyasetin Neresinde?

Author

Date

Category

 

Türkiye’de milliyetçi düşüncenin modern anlamda doğuşu, Osmanlı Devleti’nin beka sorununun artık çok ciddi hale geldiği ve imparatorluğun varlığının korunması için çeşitli kurtuluş tezlerinin ortaya atıldığı bir tarihsel sürece denk düşer. Bu tezler arasında en fazla etkide bulunmuş olanların Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşünceleri olduğu da muhakkaktır. Osmanlıcılık, bilindiği üzere, bir Osmanlı yurttaşlığı aidiyeti yaratmak suretiyle dili, dini ya da etnik grubuna bakılmaksızın tüm nüfusu tek bir üst kimlikte bir araya getirmeyi hedeflemiştir. Osmanlı Devleti’nin özellikle gayrimüslim unsurlarının merkezi otoriteye sadakati bu düşünce uyarınca temin edilmeye çalışılmıştır. İslamcılık düşüncesinin amacı ise gayrimüslimlerin ayrılıkçı eğilimleri ve Avrupa’nın Büyük Güçlerinden aldıkları desteğe karşı imparatorluk dâhilindeki Müslüman kitlenin birliğini ve beraber hareket etmelerini sağlamaktır. Üstelik bu düşünce II. Abdülhamit döneminden başlayarak bir dış politika enstrümanı olarak da kullanılacaktır. Türkçülük fikri ise bu politikaların, toplumun birliğini ve ülkenin bütünlüğünü koruma hususundaki başarısızlığına bir tepki olarak güçlenecektir.

Kronolojik olarak bakıldığında bu fikir akımlarından ilk önce ortaya çıkanı Osmanlıcılıktır ve İslamcılık onun beklenen etkiyi yapamaması üzerine gelişmiştir. Türkçülük ise ikisinin de bir eleştirisi niteliğindedir. Fakat söz konusu dönemlerde bu üç ideolojik yönelim birbirinden sert çizgilerle ayrılmış değildir. Özellikle 19. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında aynı zamanda hem Osmanlıcı ve İslamcı olan hem de Türkçü belli bazı fikirlere sahip bulunan figürlere rast gelmek olasıdır. Zira amaç devletin toprak bütünlüğünü ve hatta bağımsızlığını korumaktır ve Türkçülük gibi Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları da bu hedef gözetilerek formüle edilmişlerdir. Bu anlamda, Osmanlıcılık ve İslamcılık düşünceleri devletin yaşamsal çıkarlarına hizmet etmeleri saikiyle oluşturulmuş, etkin oldukları tarihsel sürecin koşulları altında gelişmiş ve bu koşullar çerçevesinde yürütülebilecek olan milliyetçilik anlayışlarını temsil etmişlerdir. O halde Türkçülük düşüncesinin gelişimini ve egemen söylem haline gelmesini değişen şartların bir sonucu olarak görmek gereklidir. Tanzimat’tan beri oluşturulmaya çalışılan Osmanlı kimliği imparatorluk anasırının birliğini temin edememiş, İslamcılık siyaseti ise ülkenin çeşitli bölgelerindeki Müslümanların da ayrılıkçı hareketlere girişmesine engel olamamıştır. Artık yeni bir milliyetçilik düşüncesine ihtiyaç söz konusudur ve bu milliyetçilik diğerleri gibi kurgusal politik ya da dinsel bir kimliğe değil doğrudan “ulus” temeline, Türklüğe dayalı olarak tatbik edilecektir.

Ulus bazlı Türk milliyetçiliğinin gelişiminde Rusya kökenli aydınların rolü büyüktür. Bu isimlerin en önemlilerinden Yusuf Akçura, 1904 yılında kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı yazı dizisinde Osmanlı Devleti’ne yararı ve uygulanabilirliği bağlamında Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetlerinin etkisizliğine dikkat çekmiş ve devletin kurtarılması noktasında Türklüğü tek tutunacak dal olarak ortaya koymuştur. Bu makalenin Türkçülüğün “kaçınılmazlığının” erken bir ilanı olduğu ve vurguladığı bu düşünceyle Osmanlı devlet yöneticilerinin üzerinde de etkilerde bulunduğu ifade edilmelidir. Zira makale, bütünlüklü bir ideolojik formülasyondan daha çok devletin kurtarılması ve tehlikede görülen bağımsızlığın korunması için hazırlanmış kısa bir yol haritası gibidir.

Türkiye sosyalist hareketinin ilk gelişim yıllarında da benzer şekilde devlet merkezli ve pragmatik bir yaklaşımın söz konusu olduğu söylenebilir. Gerçekten de Türkiye’de sınıf mücadelesinin sendikal bir aktivite olmayı aşıp siyasal bir programa sahip olmaya başladığı dönemden itibaren en fazla üzerinde durulan temalardan biri devletin beka sorunu ya da yaşamsal çıkarlarının muhafazası olmuştur. Türklerin sosyalist olma iddiasına sahip ilk partisi olan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayın organı konumundaki İştirak dergisinin henüz ilk sayısında “hasta adamı ayağa kaldırma” amacından bahsedilmesi ve Avrupa sömürgeciliğine karşı ülkenin parçalanmasının önüne ne şekilde geçilebileceğinin tartışılması bu noktada anlamlı bir örnektir. Partinin bundan sonraki tavrı, özellikle de Balkan Savaşları ve Millî Mücadele sırasındaki tutumu yine bu düzlemde olmuş ve parti Türklerin siyasal çıkarlarının savunucusu olmaktan çoğu kez kaçınmamıştır.

1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisi (TKP) bu bakış açısını teorik bir temele oturtarak daha da ileri götürmüştür. TKP, Lenin’in emperyalizm kuramından yola çıkarak Türkiye’deki Millî Mücadele’yi mazlum bir Doğu halkının, bir “proleter ulusun” Batı kapitalizmine karşı verdiği bir savaş olarak okuyacak ve bu mücadelenin uluslararası devrimin çıkarlarına hizmet ettiği kabulü bağlamında hareket edecektir. Bundan dolayı TKP Kurtuluş Savaşı’nı, başından sonuna dek, hatta parti lideri Mustafa Suphi’nin Ankara’nın bilgisi dâhilinde olduğu anlaşılan bir suikast sonucu hayatını kaybetmesinden sonra bile güçlü biçimde desteklemiş, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da rejimin yanında olmaya devam etmiştir. Özellikle erken Cumhuriyet dönemine damgasını vuran Kürt isyanları karşısında bu desteği en sarih haliyle görebilmek mümkündür. TKP’nin rejim karşısındaki genel tavrı, Türkiye’nin emperyalist Batı karşısında içsel sorunlardan muaf yekpare bir bütünlük arz etmesi amacında kendisini göstermiştir ki Sovyetler Birliği ve Komintern’in Kemalist iktidara yönelik, yine emperyalizm teorisi çerçevesinde şekillenen olumlayıcı tavrı da TKP liderlerinin bu çizgiyi sürdürmelerine pozitif yönde etki etmiştir.

Dolayısıyla, Türk sosyalistlerinin burjuva-proletarya karşıtlığı yerine emperyalizm olgusuna odaklanmaları, ülkede toplumsal sınıfların endüstrileşmiş Batı ülkelerindeki gibi gelişkin olmaması kadar, hatta belki ondan da fazla ülkenin içinde bulunduğu beka sorunundan kaynaklıdır. Bu anlamda Üç Tarz-ı Siyaset gibi Türkiye sosyalizmi de ülkedeki somut koşulların sonucu olarak ve devletin kilit ihtiyaçlarına bir cevap arayışı halinde gelişmiştir. Devlet çıkarını esas alan bu anlayış Türkiye sosyalist hareketinde sonraki süreçte de etkisini sürdürecektir. 1950’li yıllarda Hikmet Kıvılcımlı’nın, yürüttüğü mücadeleyi Kuvayımilliyecilik olarak adlandırması ya da Doğan Avcıoğlu’nun yazılarında İkinci Kurtuluş Savaşı’ndan bahsetmesi tümüyle böylesi bir arka plana dayanmaktadır.

Bu çizgi 1960’lı yılların sonlarındaki yansımasını Milli Demokratik Devrim anlayışında bulmuştur. Bu yaklaşıma göre, Türkiye’de sosyalizmin koşulları henüz oluşmamıştır ve sosyalist devrim seviyesine ulaşabilmek için Türkiye’nin öncelikle emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı geniş tabanlı bir mücadele vermesi gerekmektedir. Bu mücadelede emekçi kitleler, aydınlar, gençlik ve hatta komprador olmayan burjuvazi birlikte hareket etmelidir. Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in devrimci eylemsellikleri de aynı mantığa dayalıdır: Türk devletinin kuruluş temellerine döndürülmesi, 1938’den sonra “raydan çıkan” devrim sürecinin yeniden devam ettirilmesi ve emekçi iktidarının da bu aşamadan sonra inşa edilmesi. Türkiye Cumhuriyeti’ni anti-emperyalist bir mücadele sonunda kurulmuş olması hasebiyle doğal olarak ilerici kabul eden ve ona devrimci ve sol bir anlam kazandırmaya dönük bu yaklaşımlar, rejimin kurucu ilkelerinin günün şartlarına göre revize edilmesini ve sosyalizmle nihayete erdirilmesini sağlamak amacında olmuştur.

Burada dikkat çekici olan husus Türkiye’de sosyalist hareketin Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’te vurguladığı hassasiyetleri önemli ölçüde paylaşıyor olmasıdır. Tıpkı Akçura’nın yaptığı gibi ülkenin içinde bulunduğu kritik şartlar ve devletin çıkar algılamaları kapsamında Türkiye’nin emperyalizme karşı nasıl savunulacağı tartışılmış, fakat bu sefer bunun reçetesi olarak Türkçülük yerine sosyalizm sunulmuştur. Aynı zamanda ülkenin kendine mahsus koşulları hesaba katılarak bu sosyalist mücadelenin yurtdışı benzerleriyle ayrışacağı noktalar belirlenmiş, ayrıksı bir Türk sosyalizmi geliştirilmeye çalışılmıştır. Üç Tarz-ı Siyaset’te olduğu gibi, Türkiye sosyalizminin geleneksel çizgisinde de asıl çelişki sınıflar arasında olmaktan ziyade devletler arasındadır ve o yüzden de sınıfsal sorunların çözümü öncelikle devletler düzeyinde aranmaktadır. Devleti topluma ve toplumu bireye önceleyen bu yaklaşım, sosyalizmi insan özgürleşmesinin değil, ülkenin bağımsızlığını korumasının ya da kalkınmasını sağlamanın bir yolu olarak görmüş, işçi hareketine sağlayacağı faydayı da bunun bir yan getirisi olarak değerlendirmiştir.

Sosyalistlerin kurtarmaya yahut çıkarını savunmaya çalıştıkları devlet ve rejim ise önünü Üç Tarz-ı Siyaset’in açtığı fikir akımının eseridir, zira Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Millî Mücadelenin dayandığı ideolojik yönelim de hiç şüphesiz yine Türk milliyetçiliği olmuştur. Osmanlıcılık idealinin tümüyle karşılıksız bir beklenti olduğunu gören Millî Mücadele liderleri, savaşın ardından ülkede gayrimüslimlerin oranının son derece azalmış olmasının da etkisiyle, İttihat ve Terakki’nin Türklük temeline dayalı politikalarını devam ettirmiş, savaşın kazanılmasından sonra ise Batılılaşma arayışının da bir sonucu olarak İslam tınılı bir milliyetçilikten laik bir ulusçuluk konseptine, başka bir deyişle, dinî çağrışımları olan “millet” kavramından, seküler “ulus” anlayışına geçerek Üç Tarz-ı Siyaset’in öngördüğü çizgiye neredeyse tümüyle angaje olmuştur. Türkiye’de gelenekselci sosyalistlerin Kemalizmle olan bağını koparmama eğilimi ve hatta onu devrimci bir siyaset için bir rehber ya da çıkış noktası olarak görmeleri bu anlamda anlaşılır gözükmektedir.

Türk devletinin ilericiliğine ve varoluşundan gelen devrimciliğine olan sarsılmaz inanç bu çizginin dışında kalan sosyalistlere aynı derecede güçlü bir tepkinin duyulmasına sebep olacaktır. 1960’lı yıllarda, sosyalist mahfillerden Kemalizme yönelik ilk sistematik eleştirileri getiren İbrahim Kaypakkaya’nın önce Fikir Kulüpleri Federasyonu’ndan, sonra da neredeyse tüm sol örgütlerden dışlanması bu tepkinin en akılda kalıcı örneklerindendir. Üstelik 1970’li yıllarla birlikte görülen sosyalist örgütler enflasyonunda farklı gruplar arasında kanlı çatışmalara varan ağır fikir ayrılıkları da temelde Kemalizmle aradaki mesafenin ne şekilde tanımlanması gerektiği konusundan çıkacak ve sosyalistlerin dışarıya karşı verdikleri mücadeleden daha fazlasını kendi içlerinde vermeleri sonucunu doğuracaktır. Bugün Kemalizme ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerine eleştirel bakan sosyalistlerin, kendisini “ulusalcı” ya da “Ortodoks” olarak niteleyen sol gruplar tarafından işbirlikçi olarak yaftalanması ve “emperyalizmin gölgesinde solculuk oynamakla” itham edilmesi bu ayrımın halen daha etkin bir şekilde varlığını devam ettirdiğini göstermektedir.

Özetle, Türkiye’de sosyalizmin geleneksel çizgisi Üç Tarz-ı Siyaset’teki gibi devletin reel çıkar algılamalarını temel alarak ve ülkenin somut koşulları göz önünde tutularak geliştirilmiş, Kemalizmle olan kadim bağı da bu minvalde kurulmuştur. Türkiye sosyalist hareketinin “yerli ve milli” bakış açısı farklı konjonktür ve dönemlerde yeni bazı temalar ve söylemler kazansa da aslî doğrultusu aynı kalmıştır. Devlet merkezli bu anlayış, geleneksel doktrine uymayan sosyalist ve liberal sol gruplara her zaman “kökü dışarıda” oldukları şüphesiyle yaklaşacak ve onların faaliyetlerinin altında daima bir emperyalist eli ya da burjuva komplosu arayacaktır. Özellikle küreselleşme sürecinin artan karşılıklı bağımlılığı ve toplumlararası etkileşimi bu çevrelerdeki rahatsızlık duygusunu güçlendirerek 2000’li yıllarda Kemalist milliyetçiliğin “ulusalcılık” olarak yeniden üretilmesinde de tesirini göstermiştir.

Can Kakışım, (1983, Trabzon), Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Sınıf, Etnisite, Kimlik (2016) isimli bir kitabı vardır. Halen Karabük Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments