Türk Düşünce Tarihçiliği Bağlamında Üç Tarz-ı Siyaset Üzerine Bazı Notlar

0
65

 

  1. “Üç Tarz-ı Siyaset” kavramlaştırması, Akçuraoğlu Yusuf tarafından kullanıma sokulduğu günden beri, bir yandan bizi kim olduğumuz ya da olmadığımız hususunda kendi tercihlerini kabule zorlayan üç “rakip” kimlik siyasetine gönderirken, diğer yandan da maşerî kimliğimizin parçalanmışlığını işaretliyor. Özel isimleriyle Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük siyasetleri üzerine çok şey yazılıp çizilmiş olsa da bu siyasetlerin -modern Türk düşüncesini bu “üç” rakamının ihâta edemeyeceğini unutmadan- bıraktığı düşünce mirası ve tarihî tecrübenin hâl-i hazırdaki düşünce dünyamız tarafından hakkıyla temellük edildiğini söylemek mümkün değildir. İdeolojik bir sağırlığın boğucu, sığ ve empatiden yoksun bağnazlığına tutulmadan siyasî düşünceler tarihimiz üzerinde yeniden düşünerek kurucu isim ve metinleri bağlamsal ve anlamaya dayalı bir yaklaşımla yeninden okumak, sürekli kavga üreten siyasî yapımızın, parçalanmış değer dünyamız ve toplumsal kimliğimizin yapıcı ve yaratıcı bir kolektif düşünme zeminine çekilebilmesi için elzemdir. İşbu küçük notlardan, bir takım düşünce egzersizlerinden oluşan yazı Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük dolayımında kimi kalıplaşmış yargıların üzerinden geçmeyi amaçlamaktadır.
  2. Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerini kronolojik bir hat üzerinden takip ederek aralarında bir öncelik sonralık ilişkisi kurmak sorgulanması gereken bir alışkanlıktır. Söz konusu siyasetleri belki doğum tarihleri itibariyle bir zaman çizgisine oturtmak mümkün olsa da atmosferin dışına çıkan bir uzay mekiğinin uzun yolculuğu boyunca işi biten parçalarını üzerinden atması gibi İmparatorluğun da kendi bekâsı için kullanıma soktuğu siyasetleri posasını sıkıp tamamen tükettikten sonra tarihin boşluğuna bıraktığını düşünmek yanıltıcıdır. Daha açık bir ifade ile sadece kronolojiye odaklanan bir okuma biçimi, ister istemez her yeni siyasetin bir önceki siyasetin ölümü üzerine doğduğu şeklinde bir algıyı ister istemez yaratmaktadır ki tarih yazıcılığımızda da umumiyetle Türkçülüğün ortaya çıkışı İslâmcılığın başarısızlığı, İslâmcılığın doğuşu da Osmanlıcılığın ölümü ile izah edilir. Şüphesiz İmparatorluğun son yılları bu algıyı besler. İmparatorluktan kopan her parça politik evrenden de bir siyasetin kopuşu şeklinde yorumlanır. Balkan Savaşları Osmanlıcılığın, Arnavut ve Arap milliyetçiliklerinin zuhuru ise İslâmcılığın ölüm ilânı gibi takdim edilir. Pek çok Osmanlı-Türk aydınının ideolojik evrimi, yahut en azından bazı dönemsel tepki ve konumlanışları da bu kronoloji ile örtüşerek söz konusu algıyı tahkim eder. Ölen her siyasetin bir anda, can çekişmeden tarih sahnesinden çekilerek arkada hazır vaziyette bekleye duran halefine hayatın tabiî akışı içinde yerini terk ettiğini ihsas ettiren bu kalıplaşmış yargının en sıkıntılı tarafı, söz konusu siyasetleri hiç yan yana gelmemiş, temas etmemiş, birlikte aynı evreni paylaşmamış, kapalı kaplar içerisinde birbirinden izole unsurlar hâlinde vermesidir. Oysa bu siyasetler İmparatorluğun sonuna kadar birlikte yaşamışlar, aynı iklimde birlikte nefes almışlar, rekabet etmişler, tartışmışlar, etkileşime girmişlerdir; dolayısıyla şu gün, şu saatte falan siyaset ölmüştür deyu salâ vermek pek ikna edici değildir. Hatta Cumhuriyet döneminde bile önemli dönüşümler geçirmiş olsalar da, bazen geri plana çekilmiş olsalar da, bazen başka kanallarla örtük bir şekilde kendilerini ifade etmiş olsalar da, müstear isimlerle ve başka kılıklarla da olsa idame-i hayat eden bu siyasetlerin öldüklerini iddia etmek, en iyimser ifade ile bazı tezlerinin yaşamadığını, ömürlerinin İmparatorluğun ömründen fazla olmadığını söylemek mümkün müdür?

Osmanlıcılığın ve İslâmcılığın bazı siyasî tezlerinin akâmete uğraması bir ölüm raporu tanzim etmek için yeterli karine sunmamaktadır. Herhâlde bu fikir cereyanlarını birkaç siyasî ideale ircâ etmek pek de hakkaniyetli bir yaklaşım olmasa gerektir. Meselâ Osmanlıcılık, sadece ve sadece İmparatorluğu mümkün olan en geniş sınırlarıyla muhafaza etmeye matuf bir üst kimlik siyasetinden, hususî formülasyonuyla “ittihad-ı anasır-ı Osmaniyye”den mi ibarettir, yoksa hayatın başka cephelerinde de teklif sahibi midir? İmparatorluğun yaşatılması hususundaki “başarısızlığı” Osmanlıcılığın dil, tarih, kültür, edebiyat vs. sahalarında söylediklerine de kulak tıkayabileceğimize delâlet eder mi? Cumhuriyet döneminin birçok milliyetçi-muhafazakâr isminde de Osmanlıcılar listesine yazılan aydınların dil, tarih, kültür, edebiyat, şehir, mimarlık, musiki alanlarında ürettikleri düşüncelerin izlerini görmek kâbil değil midir? Bir politik ideal olarak dönemin şartları içerisinde ittihad-ı İslâm’ın gerçekleşmemiş olması, bir başka zemin ve zamanda, bir başka model içerisinde bu idealin gerçekleşebileceğine dair umutları da öldürmüş müdür yahut ittihad-ı İslâm hususundaki başarısızlık İslâmcılığın bütün diğer tezlerinin de ölümünü intâç etmiş midir? Turancılık, Enver Paşa’nın şehadetiyle beraber Türkistan topraklarına mı gömülmüştür? Ölen hangi Osmanlıcılık veya İslamcılıktır? Siyasal Osmanlıcılığın ölümünden sonra, bir başka Osmanlılık meselâ Türk kimliğinin bir cephesi olarak altı asırlık tarihî tecrübeye yaslanan yahut Arap-İslâm dünyasında veya Balkanlarda bir yaşama üslûbu, bir medeniyet kimliği, bir estetik ölçü olarak kültürel bir Osmanlılık var olmaya devam etmemiş midir?

III. Üç siyaset tarzını homojen ve safları sıklaştırmış kamplar olarak görmek; daha önemlisi bir anda oluşmuş ve hep öyle kalmış, değişen şartlara kendilerini uyarlamak yeteneğinden mahrum durağan yapılar gibi mütâlaa etmek iki numaralı notta bahsedilen kronolojik mezarcılığın hem sebepleri, hem de sonuçları arasında zikredilebilir. Farklı Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük anlayışlarının olabileceği, bunların zaman içinde farklı tiplere evrilebileceği; siyasetler arasında ara karakterler, melezlenmeler, karşılıklı etkileşimler, geçişkenlikler, muhtelif müşterekler, ortak zeminler olabileceği; bir siyasete ait kimi tezlerin bir diğer siyaset tarafından dönüştürülerek de olsa temellük edilebileceği; birçok konuda farklı tezlere sahip olsalar da bazı hayatî konularda teferruatın dışında bir uzlaşmanın olabileceği; Türkçülerin, İslâmcıların, Osmanlıcıların aynı dergi ve gazetelerde yazıp aynı teşekküllerde birlikte çalışabildikleri yahut Türkçülerin veya İslâmcıların kendi içlerinde bölünüp çeşitli durumlarda karşı cephelerde yer alabilecekleri hatırdan çıkarılmamalıdır. Balkan Savaşlarından sonra Türkçülüğün durumu birçok eğilimi ihtiva eden geniş bir yelpazeyi andırır meselâ. Milliyetçilik ve kadın meselesi istisna tutulursa modernist İslamcılarla Türkçülerin dinde reform gibi gayet muhataralı bir konuda birbirlerinin pek de uzağında olmadıkları görülür. Siyaset tarzlarının aralarındaki farklar kadar müşterekleri de dikkatten kaçırmamak gereklidir. Bunun için az metinle çalışmamak, metinler üzerinde yapılacak her seçme işleminin manzarayı değiştireceğini unutmamak önemlidir.

  1. Üç numaralı not, etiketleme yaparken dikkatli olmayı ikaz ediyor. Her dinî hassasiyeti yüksek, İslâmî terminolojiyi ve dinî referansları kullanan ismi, ulemâ ile geleneksel aydınların hepsini İslâmcılar kümesine atmak; dil, kültür, tarih sahalarında, zaman ve mekân planında Osmanlı haricindeki Türklere uzanan herkesi, ilme münhasır merak, ilgi ve kaygılardan siyasî neticeler çıkararak Turancı kabul etmek; farklı etnik ve dinî unsurlara vurgu yapan, İmparatorluğu yaşatmak adına birlikte yaşama formülleri arayan herkesi de Osmanlıcı saymak hususunda aceleci olmamak iktiza eder. Bu kolaycılık meselâ birçok Türkçünün durumunu da tartışmalı bir pozisyona taşır.
  2. Üç tarz-ı siyaset kavramlaştırması ana damarları tespit etmekle birlikte değil modern Türk düşüncesini, bütün renkleri ve canlılığı ile siyasî düşünceler tarihimizi bile ihata etmeye kâfi gelmez; modern Türk düşüncesi siyasal düşüncelerden ve bahsi geçen siyasî cereyanlardan madut değildir. Bu üç cereyana mensup olmayan, hepsinden veya bir kaçından izler taşıyan, çemberin dışında da aydınlarımızın olabileceği; toplumsal, kültürel, ekonomik alanlarda üretilen düşüncelerin siyasî düşünceler alanındaki sınırlarla çakışmayabileceği de aklımızın bir kenarında bulunmalıdır. Kimlik siyasetlerini, düşünce dünyamızın diğer alanlarını da tayin eden, onları birer gölge unsur olmaya hapseden alt yapı gibi kabul etmenin yol açacağı körleşme tehlikesi hafife alınmamalıdır. Siyasî düşünceler düzlemindeki kamplar, düşüncenin ekonomi, edebiyat, dil, tarih, kültür, din, felsefe, ahlâk gibi farklı düzlemlerine taşındığında anlamını yitirebilir. Modern Türk düşüncesini sadece siyasî düşüncelerin, üç tarz-ı siyasetin adesesinden görmek aslında onu bir anlamda tek boyutlu farz etmektir.
  3. “Osmanlı, Osmanlılık, Osmanlıcılık”; “İslâm, İslâmlık, İslâmcılık”; “Türk, Türklük, Türkçülük” şeklindeki üç kavram grubunu kendi içlerinde birbirine karıştırma riski hiçbir zaman gözden ırak tutulmamalıdır. Bir siyaset tarzı olarak Türkçülüğe, Türkçülüğün siyasî tezlerine katılmamayı basitçe Türk düşmanlığı yapmak şeklinde almak yahut Türklüğün ve tarihsel Türk kimliğinin inkârı, kültürel bir “Türkçülüğün” reddi şeklinde yorumlamak sağlıklı bir tavır değildir. Benzer şekilde Osmanlıcılığa karşı çıkmak da Osmanlılığın ve Osmanlı tarihinin reddi ve inkârı anlamına gelmeyebilir; ki gelmemelidir de. İslâmcı olmamanın arkasında İslâm düşmanlığı, Yahudi parmağı, gizli bir dinsizlik yahut ihtida olayı aramak da en az bunlar kadar abestir. Düşünce tarihimize ait metinler üzerinde çalışırken lafız, mefhum ve mana arasındaki ayrımlara dikkat etmeli; lafızdaki ayrımların, mefhum ve manada da ayrılığa delalet etmeyeceği, farklı kelimelerle aynı gerçekliğe, olguya, nesneye işaret edilmiş olabileceği, lafızda ayrılan kimi isimlerin mefhum ve manada birleşmiş olabilecekleri sürekli yoklanmalıdır.

VII. Doğrular kadar yanlışların da tarihî mirasa ve tecrübeye dâhil olduğunun, dünün yanlışlarının yarının doğrularının inşasına malzeme taşıdığının şuurunda olarak bütün eksik, kusur, hata ve sevapları ile bu siyaset tarzları tarihimizin en kritik döneminde aydınlarımızın canhıraş ve yakıcı tecrübelerinin ürünüdür; hepsi kendilerine esas ittihaz ettikleri kimlikle birlikte bizimdir, bizim tarihimizin malıdır. Ziya Gökalp’in ifadesiyle bu cereyanların hepsi “hakiki ihtiyaçlardan” neşet etmiştir. Siyasî duruşumuz, ideolojik tavrımız, eklemlendiğimiz cereyan her ne olursa olsun hakikatin tek değil, çok cepheli, yalın kat değil derin olduğunu hesaba katarsak bu farklı cereyanların hepsinin kendi hakikatimizin bir başka cephesini aydınlatabileceğini, kuru reddiyelerin kendi hakikatimizi kısırlaştırmak demek olacağını da fehmetmiş oluruz. Osmanlıcılığın, İslâmcılığın, Türkçülüğün siyasî tezlerine katılmamak, ideallerini paylaşmamak, rüyalarını görmemek bu siyasetlerin “biz”e dair ve parçalanmış “biz”in yeniden inşası için söylediklerini, söyleyebileceklerini ihmal edebileceğimiz anlamına gelmez, gelmemelidir.

Mehmet Kaan Çalen, (1981, Keşan), Trakya Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. II. Meşrutiyet Döneminde Türk Tarih Düşüncesi (2013), Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük (2017), Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp (2018) adlı üç kitabı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here