Türkiye Notları Dergisi yayın hayatına başlıyor

0
75

Türkiye Notları’nın maksadı kültür, düşünce, sosyal bilimler, tarih, edebiyat eleştirisi gibi alanlarında derinlikli metinler yayımlamak ve meselelerin farklı kesimlerden kimselerin katılımıyla ele alındığı bir platform olmaktır. Türkiye Notları, herhangi bir hizip tarafından çıkarılmadığı gibi herhangi bir klana, kliğe, siyasi oluşuma veya dini bir cemaate yakın değildir. Tam bağımsızdır. Dergide Türk kültürüne ve Türk düşüncesine katkı sağlayacak her metin yayımlanabilir. Türkiye Notları 1. sayıda merkeze bugüne değin hep üstünkörü geçiştirilen “her devrin yabancısı” Yusuf Akçura’yı alıyor. Düşünce ve kültür bölümlerinde ise tarih, edebiyat eleştirisi, sinema ve filoloji ile alakalı yazılar yer alıyor.

Türkiye’de akademide ve düşüncede çok temel iki yönelimin olduğu söylenebilir. Daha doğrusu bu iki temel yönelim iki temel maraz olarak değerlendirilebilir. Bunlardan ilki bir metnin kültürel unsurlara ve hususlara vurgu yapmasının genellikle muhafazakârlık değerlendirilmesine olan yatkınlıktır. İkinci çok temel maraz ise bir metni herhangi bir kullanımdan ya da yaklaşımından ötürü “milliyetçi”, büyük ölçüde de faşist olarak değerlendirmek ve böylelikle ona bir “değer” atfetmek, daha doğru ifadeyle değersiz bir çalışma olduğunu ima etmektir. Örneğin son dönemlerin moda adlandırmalarından Türkiye sineması yerine Türk sineması ifadesini kullanmış herhangi bir metin kafadan milliyetçi (bu kelimenin çağrıştırdığı başka anlamlar, yargılar, kanaatler akılda tutularak) bir kavram bagajına sahip olmakla “itham” edilebilmektedir. Türk ile Türkiye arasında sanki bir fark varmış gibi…

Bu bakış açısı belli noktalarda körlükler de yaratıyor gibi gözükmektedir. Bu körlüğü bir örnekle detaylandırmak ufuk açıcı olabilir. Türkiye’de merkez yayın evlerinden birisine de sahip olan çevre bu yayınevinden 2000’li yılların başlarından itibaren TİP liderlerinden M. Ali Aybar’ın kitaplarını neşretmeye başlamıştır. Son olarak Aybar’ın TİP Tarihi kitabını yayınlayan bu yayınevi ve editörleri Aybar’ın milliyetçiliğine dikkat etmemektedir. Özellikle TİP içerisinde yaşanan bölünmede oldukça yerel bir pozisyon oluşturup burayı tahkim eden Aybar’ın o dönem şartlarında daha enternasyonalist olarak değerlendirilebilecek bir düşüncenin savunucusu olan Behice Boran’lara ya da Sadun Aren’lere tercih edilmesi hayli enteresandır. Aybar büyük ihtimalle daha orijinal bir figür olduğu için ve o dönem papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayan sosyalist soldan farklı şeyler söylediği için önemsenmektedir. Diğer bir deyişle milliyetçilik etrafında oluşan ideolojik körlük Aybar’ın sadece “revizyonist” fikirleriyle ele alınması neticesini doğurmakta ve Aybar’ın sağlıklı bir değerlendirmesinin önünü kapamaktadır. Zira Aybar’ın farklılığı onun milliyetçiliğinden gelmektedir. Belki de bu vasfının anlaşılmasına dönük blokaj bilinçli bir şekilde yapılmaktadır. Bugün için Aybar’ın milliyetçi (ve biraz da popülist) bir lider olarak ele alınması, bu yönde bir yayın faaliyeti bu çevrelerde biçimlenen tarih ve meşruiyet çerçevelerini altüst edecektir.

Acentalıktan bir türlü kurtulamayan akademi ve düşünce çevrelerinde milliyetçiliğe dönük gelişen tavır onun diğer ideolojilere bulaşan, diğer ideolojilerden beslenen, onlara tat veren ya da onlardan bir renk barındıran, pratik ve pragmatik, faşizme açık bir siyaset-düşünce biçimi olarak değerlendirilmesine sebep olmaktadır. Bununla birlikte Türk toplumsal yapısı ele alındığında, Türk toplumunda nev’i şahsına münhasır bir milliyetçiliğin esas bünyeyi oluşturduğu rahatlıkla görülebilir. Alan araştırmaları akademinin aksine Anadolu’da insanların büyük bölümünün milliyetçiliği olumlu bir vasıf olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Diğer bir ifadeyle bu coğrafyanın insanı için milliyetçilik diğer ideolojilerin katkıda bulunabileceği özün kendisidir. Elbette bahsettiğimiz milliyetçilik Türklük Sözleşmesi kitabının yazarının şizofrenik bir yaklaşımla anladığı türden bir hastalık biçiminde değil henüz mütekamil forma ulaşmamış bir hâl olarak belirmektedir. Bu durumu fark edemeyen koca koca adamlar bu basiretsizliklerinin eylem planındaki neticelerinden olan her seçimden sonra yaşanan başarısızlığa dair analizlerinde büyük büyük lafların arkasına gizlenmiş cehaletlerini gizlemeyi başarabiliyorlar. Berkes’in ifadesiyle Ankara’nın köyüne gitmeden Ankara köyü hakkında analiz yapabilen araştırmacıların metinlerini şaheser olarak karşılayan Türk akademyasından ve “entelijansiyasından” beklenmeyecek şey değil bu durum.

Milliyetçi düşüncenin zirve isimlerinden Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset metnini bu perspektifle yeniden okumanın zamanı gelmiş gibi gözüküyor. Tarihsel süreci doğru analiz eden, ulus-devletler çağına girildiğini gören ve yaklaşımını buna göre biçimlendiren “yarı Tatar yarı Osmanlı” Akçura’ya küreselleşmenin iflas ettiği, AB’nin başarısızlığı ile ulus-üstü yapılanmalara ilişkin umutların rafa kaldırıldığı ve ulus-devletlerin yeniden ciddiyetle ele alınmaya başlandığı bir dönemde daha bir ciddiyetle kulak vermek gerekiyor. Tıpkı Akçura gibi İmparatorluk mirasının yüklediği sorumluluk duygusu ile ulus-devletini yaşatma agresifliği arasında sıkışıp kalmış olan Türk toplumuna Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset metni 115 yıl sonra yeni bir yol, yeni bir ufuk açabilir. Bu sebeple Türkiye Notları dergisinin ilk sayısında “her yerin yabancısı” Yusuf Akçura üzerinde ağırlıkla durmayı denedik.

Her yerin yabancısı çünkü kendi ifadeleriyle “Rusya’da mahkûm, Türkiye’de hâkim” bir halka mensup olmasına rağmen Kazan’da kendisini İstanbul’dan daha rahat hissettiğini belirtmektedir. Kemalizmin öncülerinden görülmekle birlikte Kemalist rejimle de başı pek hoş değildir. Belki abartılı bir ifade olacak ama Kemalizmle kurduğu irtibat Bolşevizmle kurduğu irtibatın muhtevasından pek de farklı değildir. İmparatorluk dünyasında ulus-devletini özleyen bu adam ulus-devletinde de pek rahat değildir. Kısacası hem her yerin hem de her devrin yabancısıdır Yusuf Akçura. Bu da onun meselelere daha serinkanlı bakabilmesini beraberinde getirmiştir. Üç Tarz-ı Siyaset metninde olduğu gibi.

Yusuf Akçura ve Üç Tarz-ı Siyaset’in yoğunlukla ele alındığı kısımda M. Kaan Çalen, Can Kakışım, Öner Buçukcu, Ömer Baykal ve Onur Bayrak’ın yazılarını okuyacaksınız. Bu bölümde yer alan bir başka metin David S. Thomas’ın Türkçede ilk defa yayınlanan metni. Yazar’ın Prof. Dr. Niyazi Berkes danışmanlığında yürüttüğü doktora tezinin önsözü olan bu metin 1975 yılına kadar yayınlanmış olan Yusuf Akçura değerlendirmelerinin ve monografilerinin de sağlam bir değerlendirmesini içeriyor.

Kurtuluş Kayalı, Türk Sineması derlemesi için hazırladığı önsöz metnini Türkiye Notları dergisinin ilk sayısı için bizlerle paylaştı. Aytaç Yıldız’ın Bernard Lewis değerlendirmesi ünlü tarihçinin ölümü sonrasında Türkçede neşredilmiş en eli yüzü düzgün metin olarak dikkat çekiyor. Ebuzer Demirci Eylül ayının son günlerinde yeni kitabı yayınlanan ünlü uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın anlam dünyasını geniş ve ciddi bir kritiğe tabi tutuyor. Fatih Çalmaz öykücü Mustafa Çiftçi’nin metinleri üzerine ciddi bir eleştiri hazırladı. Ferhat Eroğlu ise Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmini biraz da otobiyografik bir biçimde ele almayı deniyor. Zeynep Buçukcu’nun her sayıda hazırlayacağı İki Kelime bölümünün önemli olduğunu düşünüyoruz. Semih Akşeker mimari yazısıyla, Salim Nacar edebiyat yayıncılığının meselelerine odaklanan yazısıyla bu sayımıza katkıda bulundu.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here