Ana Sayfa 1. Sayı Unutulan Adam Yusuf Akçura’yı Hatırlamak

Unutulan Adam Yusuf Akçura’yı Hatırlamak

Author

Date

Category

 

Bir kültür özellikle de dil hareketi olarak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görünürlük kazanmaya başlayan Türk milliyetçiliği, 20. yüzyılın başında politik bir biçime büründükten sonra önce devletin kurtarılması için hal çaresi, imparatorluğun hitama ermesiyle beraber yeni kurulan cumhuriyet idaresinin bel kemiği, esin kaynağı olmuştur. Türk milliyetçiliğinin politik niteliğine kavuşmasında bir tarafta ideologlar diğer yandan önce yer altı örgütü, sonra cemiyet nihayetinde de fırkaya dönüşecek olan İttihat ve Terakki’nin önemli rol oynadığını ifade edebiliriz.

Tanzimat Fermanı’nın ihdasından sonra devlet ricalinin “Osmanlı milleti” oluşturma yolundaki çabalarına rağmen imparatorluk tebaası içinde baş gösteren ayrılıkçılık fikirler ya da özerklik talepleri, hedeflenen projenin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ortaya koymaktaydı. İmparatorluk düzeninin “statükosunu” bozacak milliyetçi ya da proto-milliyetçi akımlara karşı 19. yüzyılda önce entelektüel daha sonra da siyasal ve ideolojik boyutu olan bir Türkçülük akımı baş göstermiştir. Özellikle Türk dili, edebiyatı ve tarihi alanında yapılan çalışmalar, çıkartılan dergi ve gazeteler politik milliyetçiliğin oluşmasında ön ayak olmakla birlikte bu dönem uygulanan sansür sebebiyle üretilen çalışmaların nüfuz alanı oldukça sınırlı kalmıştır.  Edebiyat, kültür ve tarih sahasında ortaya konulan terminolojik Anadolu merkezli üretimin aksine,Türk milliyetçiliğinin politik niteliği büyük oranda Tatar ya da Azeri aydınlar aracılığıyla üretilecektir. Bunlar arasından ilk akla gelenler İsmail Gasprinski, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Turan, Sadri Maksudi Aral, Zeki Veledi Togan ve Üç Tarz-ı Siyaset adlı eseri ile diğerlerine kıyasla ön plana çıkacak olan Yusuf  Akçura’dır. Akçura, Ziya Gökalp ile birlikte politik Türk milliyetçiliğinin iki kurucu babalarından birisidir. 20. yüzyılda Türk milliyetçiliğinin, politik bir nitelik kazanmasında, mevcut siyasi usuller karşısında alternatif hale gelmesinde ortaya koydukları eserler ve alternatif arayışlar ile bu iki düşünür önemli rol oynamıştır. İki ismin ilk dikkat çeken ortak yönü aynı sene, 1976 yılında yılında doğmuş olmalarıdır. Akçura ve Gökalp kültür merkezli eserlerden sonra politik düşünceleri ile Türk milliyetçiliğinin iki ayrı prototipi olacaktır. Kazanlı Yusuf Akçura, Rusya Türkçülerinin; Diyarbakırlı Ziya Gökalp ise Osmanlı Türkçülerinin tipik birer temsilcisidir. Fakat Niyazi Berkes’in ifadesi ile Yusuf Akçura “unutulan adam” olurken Gökalp, cumhuriyet rejiminin kurucu ismi Mustafa Kemal tarafından “fikrimin kurucusu” yakıştırmasını kazanarak popülerleşecek ve unutulmayacaktır. Bu yakıştırma, Gökalp’i eşitler arası bir konuma sokarken, Akçura gibi birçok kurucu milliyetçi ismin geri plana düştüğü görülmektedir. Halbuki cumhuriyet rejimine katkısı bakımından Akçura’nın dahli, yeni rejimin kurulmasından bir sene sonra vefat edecek olan Gökalp’e kıyasla oldukça fazladır. Akçura’yı “unutulan adam” pozisyonuna iten sebeplere geçmeden önce Gökalp hakkında bir notun düşülmesi gerekmektedir. Berkes’in de yerinde tespiti ile Gökalp, tali ya da geçici fikir eğilimleriyle tanınmaktadır. Erken sayılabilecek ölümü nedeniyle, Kemalist rejim ile olan ihtilafı gün yüzüne çıkmadan, romantik bir düşünür, kurucu bir figür olarak Türk düşünce hayatında yerini almıştır. Geç sayılabilecek dönemde ortaya konulan çalışmalarda Kemalist rejimin milliyetçilik anlayışı ile olan ihtilafı teorik düzlemde ortaya konulmuştur. Buna karşın, Kemalist rejim ile olan uzun teşrik-i mesaisine rağmen neden Akçura gözden düşmüştür?

Akçura’nın teorik perspektifini belirleyen şey “coğrafyanın bir kader” olmasıdır. Akçura’nın teorik perspektifinin özü, doğduğu, ömrünün bir kısmının geçtiği kapitalizmin ve modernizmin hızla yayıldığı, sahip olduğu kimliğin Rus otoritesi tarafından baskılandığı Kazan’da şekillenmiştir. Akçura’nın bulunduğu coğrafya, 18. yüzyıldan itibaren Rus kentleri ile Türkistan şehirleri arasında kalan aracı bir pazar yeridir ve önemli bir burjuvaziye sahiptir. Kazan şehri, iktisadi güç, eğitim, girişimcilik ve Panslavizme karşı geliştirilen modernize edilmiş din anlayışı ile İslam coğrafyası için ender örneklerden birisidir. Gökalp’in gelgitli, soyut fikirlerine karşın Akçura, milliyetçiliğin Batıdaki gelişimine paralel bir perspektifi oldukça erken bir zamanda ortaya koymuş ve bunun olabilirliğini tartışmıştır. Coğrafyasında oluşan iktisadi, siyasi ve dini varoluş, teorik düzeyde milliyetçiliğin modernite ile olan ilişkisini kurmada ona önemli bir kolaylık sağlamıştır.

Akçura küçük yaşlardan itibaren itibaren modern okullarda eğitim almıştır. Yabancı dil olarak Fransızcayı öğrendi ve bu dil üzerinden epistemolojik olarak aydınlanma düşüncesinin tesiri altına girdi. 1892 yılında Harbiye Mektebi’ne kayıt yaptırdı, Jön Türklerle bir ilişkisi olmamakla beraber bu gerekçeyle tutuklandı, sürgün amacıyla Trablusgarb’a sürüldü; ilerleyen dönemde serbest kaldı ve rütbesi iade edildi. 1899 Yılında Tunus’a oradan da Paris’e geçti ve Siyasal Bilgiler Okulu’na kayıt yaptırdı, Albert Sorel’in öğrencisi oldu ve 1903 yılında eğitimini tamamladıktan sonra Kazan’a geri döndü. Burada aldığı eğitim aracılığıyla başta Gökalp olmak üzere dönemin aydınlarının aksine siyasal tarihe odaklanarak çözümlemeler geliştirdi. Milliyetçilik teorisini bir tarafta yaşadığı coğrafya diğer yanda Batı dünyasının yaşadığı evrim üzerinden tetkik etti ve Osmanlı İmparatorluğu için milliyetçiliğin tatbikatını sorguladı.

Akçura’yı özgün kılan husus, başta Gökalp olmak üzere tüm II. Meşrutiyet aydınlarının üzerinde etkili olan “telifcilik” düşüncesinin aksine “saf” politik bir teorinin uğraşını vermiş olmasıdır. Akçura, ortaya koydu siyasi alternatifleri terkip etmeden, müstakil ve ilmi açıdan tartmak suretiyle ne düzeyde bunların siyasi arenada gerçekleşebileceğini ele almıştır. Bu bağlamda da en dikkat çekici eseri, Türkçülüğün müstakil bir ideoloji olarak ortaya atıldığı Üç Tarz-ı Siyaset’tir.

1904 yılında Kahire’de Türk gazetesinde yayınlanan bu yazıdan sonra Akçura ilgisini Rusya Türklerine verdi ve II. Meşrutiyet’in ilanına kadar doğduğu coğrafyada ikamet etti. Cedidcilik hareketi içerisinde yer aldı, hareketin dergisi Tercüman’da çalıştı, muhtelif eserler verdi ve Meşrutiyet ile birlikte İstanbul’a geri döndü. Bu süre zarfında Akçura’yı etkileyen en önemli isim “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını benimsemiş olan  İsmail Gasprinski’dir. Gasprinski’ye göre Türk ve Müslüman kimliğinin Ruslara rağmen korunmasının en önemli yolu, Rus İmparatorluğu içerisinde yaşayan diğer Müslüman halklarla daha sıkı bir işbirliğinin kurulmasıdır. Akçura, Gasprinski’nin “sadık” bir öğrencisi olmakla birlikte İslam ve Türk kimliklerine karşı öncelikleri farklıydı; Akçura için en önemli kimlik Türk milliyetçiliğiydi ve İslamiyet bu tarihten itibaren Türk varoluşuna hizmet etmeliydi. Akçura, farklı ideolojik konumlanışların siyaset etme biçimlerini; imkan, eksiklik ve faydalarını, yukarıda belirtilen Üç Tarz-ı Siyaset adlı çalışmasında tartışmaya açmıştır. Akçura’nın yazısında ele aldığı üç ideoloji, Osmanlıcılık (Vahdeti Milliyet-i Osmaniye), İslamcılık (İttihad-ı İslam) ve Türkçülük (Tevhid-i Etrâk)  siyasetidir. Eserin özüne bakıldığında “hasta bir adamı” kurtarmak için üç yol vardır: Osmanlı ulusu meydana getirme siyaseti, İslamcılığa dayanan bir devlet yapısının kurulması ve Türklüğe (ırka) dayanan bir milliyetçiliğin inşası. Çalışma, esas olarak krizin aşılması için bu üçünün ne ölçüde yararlı ve tatbik edilebilir olduğunu tartışmaktadır. Akçura için “mahkum” edilen temel ideoloji Osmanlıcılık düşüncesidir; İslamcılık ve Türkçülük siyasetleri, pratik düzlemde artı ve eksileri ile bir karşılık oluşturmaktadır. Akçura, İslamcılık düşüncesinin işlemesi ile birlikte Avrupavari bir meşruti yönetimin terk edileceğini; öteden beri devletin tebaasından var olan ayrılıkların şiddetlenmesine ve sonuç itibariyle Türklüğe olan düşmanlığın artmasına neden olacağını ileri sürmektedir. Akçura için “ırk üzerine müstenid bir Türk milliyet-i siyasiyyesi husule getirmek fikri” şu ana kadar Osmanlı devletinde ve diğer Türkler arasında mevcut olmadığı gibi bu fikir oldukça yeni ve “ilmi” bir nitelik taşımaktadır.

Üç Tarz-ı Siyaset adlı yazıda hakim olan “usul” faydacılık düşüncesidir. Akçura, hangi siyasi usulün takip edilmesine mukabil ortak bir faydanın netice vereceğini tartışmakla beraber bu konuda çok da iyimser değildir. Her bir siyasi usul, bazı kesimler için fayda sağlamakla beraber bazıları için aleyhte neticeler doğuracaktır. Akçura, faydacılık düşüncesinde büyük oranda J. S. Mill’den esinlenmesine karşın, adalet ve erdem gibi unsurların ilişkiler ağına dahil etmediği gözükmekte, bu da çözümlemesinin mekanik yönünü ele vermektedir. Dolayısıyla “hangi cemiyetin menfaatine çalışmalıyız?” sorusu için Akçura’nın mutlak bir cevabı yoktur. Türkçülük siyaseti dahi müspet ve menfi neticeleri ihtiva etmektedir. Fakat burada önemli olan daha önce uygulama alanı bulan ve menfi neticeler vermiş olan  Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesine kıyasla yeni bir siyasi usulün ortaya atılması, dillendirilmesi, muhakeme edilmesi ve olabilirliğinin tartışılmasıdır. Eserin yazıldığı zamana kadar bir kültür hareketi olarak ancak yeşerebilen ya da Gökalp’te var olan “İslam milleti” ya da Jön Türk düşüncesinde bir çatı olarak muhafaza edilen “Osmanlı Milleti” düşüncesinin aksine Türk milliyetçiliği “müstakil” politik bir düşünce olarak ilk kez ortaya konulmuştur. En önemlisi, François Georgeon’un ifadesiyle, imparatorluğun milliyetleri arasında artık geri dönülemez bir noktaya varmış ulusal duygunun gelişimi tarafından engellenen Osmanlı Milleti tasarısının işlevsizliğini göstermektedir. Böylece “unutulan adamın” “hatırlanan adamdan” daha önce Türk milliyetçiliği özelinde siyasi bir kavrayışa vardığını görmekteyiz.

Akçura ile Gökalp arasında bir kıyaslama yaptığımızda Akçura’nın daha gerçekçi, akılcı ve ılımlı olduğu söylenebilir. Gökalp ise radikal, mitleştirmeye yakın ve bürokratik bir anlayışı gütmüştür. Siyaset ile olan ilişkide, Gökalp’in İttihat ve Terakki ile rabıtası bulunmakta; fırkanın ideoloğu olarak çalışmaktadır. Akçura ile Gökalp arasındaki en önemli farklardan birisi de siyasete olan mesafedir; Akçura elinden geldiğince “bağımsız” bir figür olarak yaşamış asla ilişkide bulunduğu kişi, grup ve ya da iktidar odaklarına angaje olmamıştır. Gökalp’in ilmi yolculuğunun merkezinde sosyoloji ve pozitivizm vardır; Akçura ise tarihin ve siyaset biliminin kavramlarını kullanmaktadır. Akçura hem metot hem de yetiştiği toplumsal yapı açısından bürokratik modernizmin karşısında yer almıştır. Kitleleri dönüştüren seçkinci anlayışa bulaşmamış, tersine kitlelerin desteğinin kazanılmasını savunmuştur. Burada halkçılık anlayışı, aradaki farkın anlaşılması açısından işlevsel bir nitelik taşımaktadır. Gökalp’in sınıfsal çözümlemesinde organik anlamda iki yapı bulunmaktadır: seçkinler ve halk. Halk, “yaşayan milli kültür müzesi” olarak donuk, tarihsel ve seçkinler karşısında aşağı bir seviyededir; fakat sahip olduğu “milli” seciyeler sebebiyle uğranılması gereken bir noktada bulunmaktadır. Akçura’nın popülist söyleminde halka Gökalpvari bir “milli” nitelik atfedilmediği gibi seçkin-halk düalizmi de yoktur. Bir tespit olarak halk, yoksul sınıfları ile hayatın bir gerçekliğidir; onlara “gidilmesi” ancak bu yoksulluklarının kaldırılması ile olacaktır. Akçura’nın çözümlemesinde, Kemalist dönemde görülecek olan “estetize” ile “elitizmin” bir arada bulunduğu çelişik bir halkçılık değil “gerçeklik” sunumu vardır.

Akçura ile Gökalp’i farklılaştıran temel hususlardan birisi de, ekonomik yapının hangi mecrada işleyeceğidir. İttihatçılığa ve Kemalizm’e renk veren anlayış, milli bir iktisat ve genel anlamda bir devlet kapitalizmdir. Türkiye’de, kapitalizmin motoru sayılabilecek burjuvazi ise kaynağını toplumdan alan değil, devlet tarafından inşa edilen “fiktif” bir sınıftır. Avrupa deneyiminin aksine Türk milli burjuvazisi toplumsal, kendi mecrasında şekillenen ve siyasi niteliği bulunan bir sınıf olmaktan bir hayli uzaktır; varlığını siyasi merkez ile olan mücadelesi üzerinden değil devlet ile olan dirsek temasından edinmiştir. Akçura’nın ortaya koyduğu modelin gerisinde ise, uluslaşma ile kapitalizm arasından doğrudan bir bağ kuran, bolluk endüstrisini tolere eden Cedidcilik anlayışı yer almaktadır. Rusya Müslümanları arasında gelişen bu hareket, sadece ekonomi alanında sınırlı kalmayarak toplumsal ve dinsel alanda da yenileşme emareleri göstermekteydi. Medreselerin ıslahı, okuma yazmanın kolaylaştırılması, kadının toplumdaki yerinin yükseltilmesi ve tıp alanının geliştirilmesi gibi konularda önemli yenilikler getiren Cedidciler için dönüşümü sağlayabilecek tek güç, ulusal burjuvazidir. Akçura’ya göre halka modern uygarlığı götürecek ve ondan milli kültürü alacak bir seçkinler zümresi yerine; vurucu gücü, taşıyıcısı burjuvazi olan bir toplumsal düzen inşa edilmelidir. Akçura’nın politik çözümlemelerinde Çarlık düzeninin sarsan, kapitalist gelişme ve ona eşlik eden sosyalist hareketler önemli bir yer tutmaktadır. Toplumsal yapıyı sınıfsız ve organik bir bütünlük içerisinde gören Gökalp’in aksine Akçura, Türk toplumunda büyüyen farklılaşma ve sınıf çatışmasını merkeze alan bir tahlil ile karşımıza çıkmaktadır. Akçura’nın “tarih” ve “siyaset” merkezli analizlerinde Çarlık Rusya’da 19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişmeye başlayan sermaye birikimi, sınıf mücadelesi ve neticesinde vuku bulan 1905 Devrimi’nin önemli payı vardır. Akçura, devrimin ürettiği sonuçlardan teorik çıkarımlar yaptığı gibi Tatarların başını çektiği Pantürkist eğilimleri de muhalefet saflarına kanalize etmede belirgin bir rol oynamıştır.

Akçura, gerek Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde gerekse 1905 sonrası verdiği mücadele ile cumhuriyetin kuruluşuna kadar politik Türk milliyetçiliğine dair iki “yüzü” olan somut bir proje sunmaktadır. Siyasi projenin bir tarafında pantürkist söylemleriyle Tatar burjuvazisi diğer yanında dağılma ile karşı karşıya olan Osmanlı İmparatorluğu bulunmaktadır. Osmanlı imparatorluğu için Rus coğrafyası, üzerinde var olan Türk ve Müslümanlar üzerinden yeni bir dayanışma ilkesi ve toprak kayıplarını telafi etmek adına bir imkan verirken; Tatar burjuvazisi için imparatorluğun pazarı önemli bir iktisadi ve siyasi güç sağlayacaktır. Fakat, milliyetçilik siyasetinin II. Meşrutiyet sonrasında İttihat ve Terakki iktidarına geçmesi ile amaçlanan proje akim kalmış ve Akçura bu tarihten Milli Mücadeleye kadar faaliyetlerini ancak entelektüel bir düzlemde sürdürebilmiştir.

Akçura, yürüttüğü eğitim ve sivil toplum faaliyetlerinden sonra 1919 yılında Milli Türk Fırkası’nın kuruluşuna katıldı ve iktidar ilişkilerine dahil oldu. İlk “Türk” ismini taşıyan bu fırka kendisini milliyetçi ve demokrat olarak tanımlamaktaydı. Akçura, Milli Mücadelenin başlaması ile birlikte “yedek kurmay yüzbaşı” sıfatıyla orduda görev aldı ve Sakarya muharebesine katıldı. Maarif ve Hariciye Vekaletinde görev aldı; Türk-Sovyet ilişkilerinde Türk tarafına danışmalık yaptı ve Mustafa Kemal ile yakın teşrik-i mesaide bulundu. Cumhuriyet Halk Fırkasına dahil oldu,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne İstanbul milletvekili olarak girdi ve on yıla yakın bu görevini sürdürdü. Akçura, 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’na dönüşecek olan Türk Tarih Cemiyeti’nin kuruşuna katıldı ve 1932 yılında toplanan ilk Türk Tarih Kongresi’ne başkanlık etti. Tüm tazyiklere rağmen iktidar ilişkilerinden ısrarla uzak duran Akçura’nın cumhuriyetin kuruluşu sonrası bu tavrını büyük ölçüde gevşettiğini, yeni siyasi aktör ve düzen ile önemli ölçüde yakınlaştığı ifade edebiliriz. Akçura’nın siyasi söylemindeki daralmada, Bolşevik Devriminin önemli bir payı vardı ve bu dönüşüm Misak-ı Milli üzerinden ilgi alanını “kıstıran” Kemalizm ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Türk milliyetçiliğinde emperyalist Türkçülük ve demokratik Türkçülük olarak ikiye ayıran Akçura’ya göre kendisini durduğu yer ikincisiydi. Bu çözümleme aynı zamanda emperyal bir siyaseti ve İttihatçılığı mahkum ederken Kemalizm’e de görece göz kırpmaktaydı.

Akçura’nın milliyetçilik düşüncesi, büyük oranda Kemalist hareketin inşa olmasından önce değişikliğe uğradı ve bu değişim onun Kemalizm’e entegrasyonunu bir hayli kolaylaştırdı. Kendisinin de hizmet ettiği, içerisinde bol miktarda “pantürkist” ismin bulunduğu ve Osmanlı’dan itibaren sivil toplum vazifesi gören Türk Ocakları’nın iktidar tarafından kapatıldığı hesaba katıldığında aksi bir milliyetçilik düşüncesinin Kemalist dönemde bulunmasının söz konusu olamayacağı Akçura için aşikardı; doğal olarak 1928 yılında bahsettiği Rusya Türkleri için bir daha yazı kaleme almadı. Fakat Akçura ile Kemalist milliyetçilik anlayışının mutlak anlamda örtüştüğü söylenemez. Kişisel yakınlığa, siyasi teşrik-i mesaiye rağmen milliyetçilik düşüncesi ve modernitenin tesisinde resmi ideolojinin merkeziyetçi, otoriter, monolotik ve buyurgan yapısına kıyasla Akçura toplum merkezli, demokratik, sınıflı ve çoğulcu bir anlayışı benimsemiştir. Akçura’ya göre Türk milliyetçiliğinin esas sorunu ekonomik kalkınma ve girişimcilik ruhunun tesisidir. Milliyetçi düşünür, Kazan coğrafyasında gördüğü piyasa ekonomisi ve girişimci sınıf ile Batı dünyasından edindiği tarihsel ve teorik gözlemi yeni kurulan cumhuriyetin ana ilkeleri olarak tasavvur etmiştir. Fakat Kemalizm’in ortaya koyduğu pratikleri ile Akçura’nın telakkileri arasındaki fark bizlere neden ilerleyen yıllarda kendisinin “unutulduğu” hakkında  önemli ipuçları vermektedir.

Sonuç adına, Akçura’nın “unutulan adam” olduğu tespiti dönemin koşulları -doğumunun yüzüncü yılı- açısından anlamlı olmakla beraber o tarihten günümüze yapılan çalışmalar ile aradaki farkın önemli ölçüde azaldığını ifade edebiliriz. Buna karşın, Gökalp’in siyaset merkezleri ile yaptığı ilişki ve ona atfedilen anlam bu farkın mutlak anlamda kapanmasını engellemektedir. Bundan daha da önemlisi, Akçura’nın çizmiş olduğu erken ve kendi içerisinde tutarlı “teorik” ve “politik” okumanın Gökalp’e kıyasla telafisi mümkün olmayan bir ilişkiyi tesis etmiş olmasıdır. Öz olarak, Akçura’yı unutan ya da unutturan amil Akçura’nın ortaya koyduğu yol haritasının Gökalp’e kıyasla resmi ideolojiye olan politik mesafesidir.

KAYNAKÇA

Faruk Deniz, “İmparatorluktan Ulus Devlete Geçişte Akçura, Gökalp ve Mustafa Kemal’in Yeni Siyaset Arayışları”, Divan Dergisi, s.21, 2006, s.35-62.

Francois Georgeon, “Ulusal Hareketin İki Lideri: Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura”, çev. Ali Berktay, Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930), İstanbul: YKY, 2006, s.91-102.

Francois Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura 1875-1953, İstanbul: Tarih vakfı Yayınları, 2005.

Niyazi Berkes, “Unutulan Adam: Yusuf Akçura”, Felsefe ve Toplumbilim Yazıları, İstanbul: Adam Yayınları, 1985, s.209-216.

Nuri Yüce, “Yusuf Akçura”, DİA, 1989, c.2, s.228-229.

Taha Akyol, “Cedidcilik”, DİA, 1993, c.7, s.211-213.

Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara: Lotus Yayınları, 2005.

Ömer Baykal, (1985, Ankara), Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. “Türk Siyasetinde Refah Partisi Deneyimi: Gelenek, İdeoloji ve Politika” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Halen Bartın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments