Ana Sayfa 3. Sayı 1960’lardaki Türk Düşünüşüne Dair Bazı Dikkatler

1960’lardaki Türk Düşünüşüne Dair Bazı Dikkatler

Author

Date

Category

Türk entelektüel dünyasında dönem dönem yükselen bazı trendleri tespit etmek mümkündür. Türk siyasi hayatındaki kategorilendirmeler kadar çok ve keskin sınırlarla ayırt edilemeyecek kadar olsa da Türk düşüncesi içinde de bazı dönemlendirmeler yapılabilir. Genellikle 1961 Anayasasının sonrasındaki ortamda neşv-ü nema bulan düşünsel gelenek ağırlıkla sol hegemonyası altındadır. Diriliş Dergisi ve Nurettin Topçu’nun Hareket Dergisi de bu yıllarda çıkmaya başlar/çıkmaya devam eder. Ancak o dönemde siyasal hareketliliğin de getirdiği dinamikle daha baskın olanı sol düşüncedir. Öte yandan Türkiye’de Meclis’e girebilen ilk ‘İslâmcı’ parti ancak Necmettin Erbakan’ın 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak Meclis’e girmesi sonrasında teşekkül edebilmiştir.

‘60’lardaki sol düşünceden genel bir kategori olarak söz edilse de aslında farklı düşünsel fraksiyonlardan söz etmek daha yerinde olur. Fikrî düzeydeki bu ayrılıklar ‘60’ların sonuna doğru siyasal planda da kendini gösterecek ve ‘70’lerde Türk solu sabah erken kalkanın kendine yeni bir parti ya da örgüt kurduğu bir parçalılığa evrilecektir. Soldaki bu ayrılıklar genelde Milli Demokratik Devrim (MDD), Yön Dergisi çevresi (kısaca Yön) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) şeklinde tasnif edilmektedir. Daha sonra MDD hareketinde ve TİP’te esaslı bölünmeler olmakla beraber, Mustafa Şener’in deyişiyle, ‘Türk Solunun bu üç tarz-ı siyaseti’ temel analiz birimi olarak ele alınmaktadır.

Ancak bu üç kategorinin genelleyici olduğunu tespit etmek gerekir. Zira TİP kesinlikle ne siyasal stratejiler açısından ne de içerisindeki düşünüş tarzları açısından bir bütünlük arz eder. Mehmet Ali Aybar TİP’le özdeşleşen bir isim olsa da, parti içerisinde Türkiye Komünist Partisi(TKP) geleneğinden gelen ve partide en başından beri bu çizginin etkisi altında olan Behice Boran, Nihat Sargın, Sadun Aren gibi isimler de vardır. Nitekim bu kanat Aybar’ın partiden istifasına yol açan sürecin mimarı olacak ve Behice Boran da genel başkanlığa seçilecektir. TİP içerisinde yine Doğulular grubundan da söz etmek gerekir. Doğulular grubu genelde Aybar’a yakın olmakla beraber bu grubun kendilerine ait bir gündemleri her zaman olmuştur. Onlara göre TİP Kürt Sorununa sunduğu katkı ya da verdiği önem üzerinden değerlendirilmesi gereken bir partidir. Doğulular Türk solu geleneği içindeki isimlerin aksine Türkiye’nin nasıl bir toplumsal yapıya sahip olduğu, sosyalist düzene ya da devrime giden süreçte kadroların nasıl olacağı, işçi sınıfının öncü mü önder mi olacağı gibi meselelerle ya ilgilenmemişler ya da çok az ilgilenmişlerdir. Onlara göre bunların hepsi için başlangıç noktası Kürt sorununun esaslı bir şekilde ele alınması ve soruna dair Solun çözüm önerileri sunarak somut çareler üretmesidir. Doğulular TİP içerisinde sendikacılar ve aydınlardan müteşekkil zümrelerden sonraki etki düzeyi açısından üçüncü zümre olarak kabul edilseler de esasında partide hayli güçlüdür. Hem Doğulu delegeler ve partinin Doğu örgütlenmesi güçlüdür; hem Tarık Ziya Ekinci Aybar ayrılana kadar parti sekreterliği yapmıştır; hem de Aybar’ın istifasından sonra kısa bir süre de olsa Doğulular grubundan Mehmet Ali Aslan parti genel başkanlığı yapmıştır. Dolayısıyla bu üç tarz-ı siyasetten en harmonize yapı olarak görülebilecek TİP’te bile farklı siyasal ve düşünsel fraksiyonlardan söz etmek gerekir.

Benzer şekilde Yön ve MDD içinde de esaslı farklılaşmalar vardır. Yön içindeki kopuşlardan birisi 1965 seçimlerinden sonradır. Açık bir fikrî tartışma olmasa da seçim sonuçlarını ve bu sonuçlardan çıkarılacak dersleri Mümtaz Soysal ve Doğan Avcıoğlu ayrı ayrı yorumlamış, Mümtaz Soysal yine halkın aydınlatılması ve parlamenter sistem içerisinde bir mücadele çerçevesi çizerken Avcıoğlu’nun parlamenter sistemden iyice uzaklaşmaya başladığı ve farklı arayışlara yöneldiği görülmektedir. MDD içerisinde de Aydınlık ekibinin 1969 yılında ayrılması Türk solunun en dramatik kopuşlarından birisidir. Özellikle Maoculuğu Türk sol literatürüne kazandıran bu hareket daha sonra da kendi içerisinde bölünmeler yaşayacak ve bir anlamda devletle, istihbarat örgütleriyle içli dışlı olan eksantrik bir yapılanma halini alacaktır.

Dolayısıyla ‘60’lı yıllar sol düşünüşü için şöyle bir yol izlenebilir; Üç tarz-ı siyaset gibi daha sınırları belirli tasniflere girmemek ve fakat bu dönemdeki düşünsel atmosfere hâkim olan genel ve temel temaları tespit etmeye çalışmak. Bu yazıda da, sınırlar dahilinde, böyle bir girişim amaçlanmaktadır.

Türk düşüncesindeki ‘60’lı yılların karakteristik özelliklerinden birisi Türkiye üzerinde durması ve Türkiye özelinde bir fikrî ameliye geliştirmiş olmasıdır. Türkiye’nin mevcut toplumsal yapısı, Türkiye’deki sınıflar, Türk modernleşmesi, çoğunlukla olumlu olmak üzere Kemalizm tecrübesi, özellikle Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir gibi isimlerde Osmanlı’nın mirası gibi konular sıklıkla tartışılan meselelerdir. Bu meselelere yaklaşım da salt oryantalist yaklaşımların etkisi altında ya da Osmanlı’nın tukaka edilmesi veyahut da Cumhuriyet’in methedilmesi saikiyle malûl değildir. Mevcut durumun anlaşılması için geniş bir tarihsel ve sosyolojik tahlillere ihtiyaç duyulmuş ve hatta ‘60’ların Türkiye’si için sunulan çözüm önerileri büyük oranda tarihe, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e hatta 27 Mayıs’a bakış üzerinden şekillenmiştir. 27 Mayıs’ın devrim mi darbe mi olduğu gibi sığ bir tartışma yerine Hikmet Kıvılcımlı ve Mehmet Ali Aybar, ilk başlarda olumlu yaklaşsalar da, 27 Mayıs’ın sınıfsal ve toplumsal bir analizini yapmışlar, özellikle 27 Mayıs’ı yapan kadronun sınıfsal yapısı üzerinden bir eleştiri çerçevesi çıkarmışlardır. Yine Doğan Avcıoğlu, kendi Cumhuriyet ve Osmanlı okuması doğrultusunda 27 Mayıs’ı temel sosyal reformları yap(a)mamakla suçlarken, MDD kanadı da 27 Mayıs yapıldığı zaman onlara yardım edecek ara tabakaların  yani sivil ve asker bürokratik kadroların olmamasından dolayı 27 Mayıs’ın başarısız kaldığını ileri sürmektedir.

Osmanlı ve ATÜT

1960’ların hararetli tartışmalarından birisi de Asya Tipi Üretim Tarzı(ATÜT) meselesidir. O dönem düşünsel atmosferi ve düşünsel parametreleri göz önünde tutmaksızın yapılacak bir değerlendirme ATÜT’ün bambaşka ve bağlamından hayli kopuk olarak ele alınmasına sebep olabilir. Söz gelimi, 2010’ların Türkiye’sinden bakıldığı zaman, ATÜT tartışmaları değersiz girişimler olarak kodlanabilir. Ancak bu indirgemeci bir yaklaşım olur çünkü en nihayetinde ATÜT tartışmaları Osmanlı üzerine düşünmenin, Türkiye’nin mevcut toplumsal ve sınıfsal yapısını tahlil etmenin, devletin Türk toplumunda yerini tayin etmenin bir düşünüş aracı olarak kodlanmıştır. Yani ATÜT zaten bizatihi ya da salt Marx’ın ikincil metinlerinde geçiyor olmasından ötürü önemi haiz bir kavramsallaştırma değildir; Osmanlı toplumsal yapısını anlama ve anlamlandırma noktasında bir pencere açtığı düşünüldüğü için itibar görmüştür. Şüphesiz bu tespit ATÜT’ü ele alan her isim için aynı derecede geçerli olmayabilir ve o dönemde de bu meseleyi sadece Türk düşünürleri de ele almış değildir. Söz gelimi Maurice Godelier’in o yıllarda Türkçe’ye çevrilen Asya Tipi Üretim Tarzı kitabı bu tartışmaların ana metinlerinden biridir. Ancak Kemal Tahir gibi isimlerin ATÜT’e yaklaşımı ise daha bilinçlidir ve nitekim Kemal Tahir ATÜT’ün Osmanlı’yı açıklamakta yetersiz kalacağı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla ATÜT tartışmaları bu arayış ara uğraklarından biri olarak değerlendirilmelidir.

ATÜT’le de bağlantılı olarak ve fakat ondan daha geni bir şekilde ilgilenilen alanlardan birisi de Osmanlı’dır. Osmanlı’nın feodal bir toplum mu, ATÜT toplumu mu olduğu tartışması da yapılmıştır. Osmanlı’nın nasıl kodlandığı ve Osmanlı mirasının Cumhuriyet Türkiye’sinde devam edip etmediği, ettiyse nasıl ve ne şekilde devam ettiği gibi konular ‘60’lardaki sosyalist düşünüş ve stratejilerin temel arkaplanını oluşturmaktadır. MDD’nin tezlerine göre Türkiye 1960’larda hâlâ feodal bir toplumdur ve bu yüzden devrim stratejisinde milli burjuvaziyle de işbirliği yapılmalıdır. Çünkü Türkiye’de henüz sosyalist devrim yapabilecek bir işçi sınıfı yoktur; bunu ancak sivil ve asker ilerici kadrolar, yani zinde kuvvetler, milli burjuvaziyle beraber yapabilir. Doğan Avcıoğlu ise esasen Osmanlıyı ne tam olarak ATÜT ne de feodal toplum olarak niteler; feodalizmle benzer özellikleri olmakla beraber Osmanlı’yı kendi iç dinamikleriyle kapitalizme geçebilme potansiyeli olan ve fakat özellikle dış emperyalist gelişmelerle ve içeride de 1838 Balta Limanı Antlaşması gibi emperyalistlerin işini kolaylaştıran hadiselerle bu potansiyeli engellenen bir ‘pre-kapitalist düzen’ olarak tarif eder. Avcıoğlu’na göre Cumhuriyet’le beraber iç ve dış sömürü zinciri değişmemiş; dışarıda Amerika gibi devletlere bağlılık içeride de bu devletlerin çıkarlarını kollayarak kendi menfaatini kovalayan ağa-eşraf ve komprador burjuvazi hâlâ varlığını devam ettirmektedir. Dolayısıyla Avcıoğlu için sosyalizme geçmeden önce ilk olarak bu toplumsal yapının köklü bir dönüşüme uğratılması gerekir. Bunu da ancak, MDD’yle büyük oranda ortaklaştığı nokta burasıdır, zinde kuvvetlere dayalı bir iktidar yapabilir. Öte yandan Aybar ise, Osmanlı ve Cumhuriyet arasında bir devamlılık görmekle beraber bunu Avcıoğlu gibi iktisadî ve sosyal şartlar bağlamında değerlendirmemektedir. Aybar’a göre, hem Osmanlı’da hem Cumhuriyet’te yönetime hâkim olan bir ‘Bey Takımı’ vardır. Bu Beyler takımı, yönetici elit zümreleri oluşturmaktadır ve bunların karşısında da ezilen işçi ve köylü kitleleri vardır. Aybar kendi stratejisini bu ezilen sınıflar üzerinden kurmaktadır ve örneğin işçi sınıfın önderliği gibi katı bir ilkeyi kabul etmemektedir. Ona göre, Bey takımı ve ezilen halk Türkiye’nin Osmanlı’dan devşirdiği kendi realitesidir ve sosyalizm de ancak bu realiteyi dikkate alarak ve bu realite üzerinden kurulabilir. Aybar’ın ‘Türkiye’ye özgü sosyalizm’ kavramsallaştırmasının özü budur. Bu yüzden de, örneğin, işçi sınıf önderliği yerine, işçi sınıfı öncülüğünde ezilen kitlelerin aşağıdan yukarıya sosyalizmi inşa etme çabasını öne çıkarır.

Kemalizm ve Kalkınma Büyüsü

Sol düşüncenin ‘60’lardaki temel kurucu bileşenlerinden biri de Kemalizm’dir. Kemalizm sol mahfillerde anti-emperyalist yönüyle öne çıkarılır. 1960’ların sömürge sonrası dünyada ulusal kurtuluş hareketleri dönemi olduğunu akılda tutmak gerekir. Ulusal kurtuluş hareketleri ise temelde sosyalizmle milliyetçiliğinden eklemlenmesinden beslenen hareketlerdir. Ulusal kurtuluş devrimi deyimini bizzat kullanan Doğan Avcıoğlu’na göre, Kemalizm bir ulusal kurtuluş hareketidir. Bunun en karakteristik özelliği ise siyasal bağımsızlığın yanı sıra ekonomik sömürü düzenine de son vermek ve böylece ulusal sanayii inşa etmektir. Ancak Avcıoğlu’na göre Kemalizm bu şiarla yola çıkmış olsa da, ‘60’larda tamamlanmamış bir hareket olarak durmaktadır. Yani Kemalizm tamamlanmamış bir ulusal kurtuluş hareketidir ve ‘60’lardaki Solun görevi de bunu tamamlamaktır. Benzer şekilde Aybar da, Kemalizm’i solda, sosyalizme açık bir ideoloji olarak tanımlamaktadır. Aybar Kemalizm’in emperyalizme karşı ilk kurtuluş mücadelesini veren hareket olduğunu vurgulamakta ve ‘60’lardaki anti-sömürgeci sol ve milliyetçilik üzerinden Kemalizm’le bir rabıta kurmaktadır. Hem Aybar hem de Avcıoğlu’nun Kemalizm’e yaklaşımlarında da kısmî değişimler vardır. Avcıoğlu Yön’de genel olarak Kemalizm’in başarısız kalmasından dolayı Kemalist elitlere karşı daha eleştirel bir tavır içinde olmasına karşın Türkiye’nin Düzeni ve özellikle Devrim’de Kemalizm’e nerdeyse tamamen olumlu yaklaşmaktadır. Aybar ise, TİP’in ilk yıllarında Kemalizm’e ve hatta 27 Mayıs’a gayet olumlu yaklaşırken, ’65 seçimlerinden sonra, biraz da câri politik gelişmelerle bağlantılı olarak, Kemalizm’e ve özellikle CHP’ye karşı daha eleştireldir. MDD ve türevleri için ise Kemalizm daha kutsal bir hüviyet arz eder; zira Kemalizm ilk anti-emperyalist mücadeleyi vermesinin yanı sıra, feodal ve gerici unsurları da temizlemek suretiyle sosyalizmin gelişmesine büyük katkıları olmuştur. MDD hareketi açıkça kendisini Kemalizm’in kendi dönemlerindeki güncel versiyonu olarak tanımlamaktadır.

Solun ‘60’lardaki düşünsel parametrelerinden son olarak kalkınma kavramı üzerinde durmak gerekir. Kalkınma ‘60’ların ulusal ve uluslararası kabul gören efsunkâr kelimelerinden biridir. Özellikle sömürge dünyasındaki üçüncü dünya ülkelerinin hızla siyasal bağımsızlığını kazandığı bir vasatta bu siyasal bağımsızlığın iktisadî bağımsızlık ve kalkınmayla perçinlenmesi gerektiği düşüncesi hâkimdir. O dönemin hâkim sol temasına göre de, Türkiye henüz kalkınmasını tamamlayamamış bir ülkedir ve bunu da kapitalist yoldan başarması mümkün değildir. Kapitalist kalkınma özel sektör eliyle yapılmaya çalışıldığı için yine sonuçlarından özel sektör faydalanmakta ve bu da dış sermayeye bağımlı komprador burjuvazinin daha da güçlenmesi anlamına gelmektedir. Kalkınma meselesinin özellikle Yön dergisi çevresinde daha baskın olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim derginin birinci sayısında yayımlanan Yön Bildirisi şöyle başlıyordu; “Atatürk devrimleriyle amaç edilen çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmanın, eğitim davasını sonuçlandırmanın, Türk demokrasisini yaşatmanın, sosyal adaleti gerçekleştirmenin ve demokrasi rejimini sağlam temeller üzerinde oturtmanın, ancak, iktisadi alanda hızla kalkınmakta, yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmekte göstereceğimiz başarıya bağlı olduğuna inanıyoruz”. Ancak bu kalkınma özel sektör eliyle kapitalist yoldan değil, devlet eliyle ‘kapitalist olmayan yoldan’ yapılmalıdır. Buradaki kapitalist olmayan yol özünde aslında sosyalizm demekti; hatta sosyalizm büyük oranda bir kalkınma ideolojisi olarak anlaşılmıştır. Kemalizm’in de kalkınma hamlesini başlatmış ve fakat tamamlan(a)mamış bir hareket olarak görüldüğünü hatırlarsak, Kemalizm, sosyalizm, anti-sömürgeci üçüncü dünyacılık ve milliyetçilik gibi farklı kavramların esasında birbirini tamamlayıcı bir tarzda ele alındıkları rahatlıkla söylenebilir. Bunlar sol hareketleri besleyen ve etkileyen temel faktörler olarak zikredilebilir ancak özellikle Doğan Avcıoğlu, Kemal Tahir, Mehmet Ali Aybar gibi isimlerin düşünce merkezinde, bu kavramlardan etkilenmek ve beslenmekle beraber, esas olarak Türkiye, Türk Modernleşmesi, Osmanlı-Türk sosyal yapısı gibi unsurlar vardır. Niyazi Berkes üzerinden söyleyecek olursak bunlara, din-devlet ilişkileri daha doğrusu laikleşme sürecini de hassaten bunlara eklemek gerekir.

Toparlamak gerekirse, 1960’larda sol özelindeki Türk düşüncesinin temel özelliği Türkiye özelinde ve Türkiye üzerinden hareket eden bir düşünce olmasıdır. Bu düşünüş tarzının öne çıkan karakteristiği başka memleketler özelinde gelişen akımları ya da Türkiye dışındaki sol düşünürlerin fikirlerini Türkiye’nin sorunlarına adapte etme, Türkiye’nin sorunlarını Batılı düşünce parametrelerine göre teşhis ve tedavi etme gibi bir durumun sonraki dönemlere nazaran daha tali olmasıdır. Ancak bu Türkiye/Osmanlı üzerine düşünüşün Şerif Mardin tarzı bir düşünüşten farklı olduğunu belirtmek gerekir. Zira Mardin düşüncesi büyük oranda ‘yokun, olmayanın’ incelenmesidir adeta. Yani Osmanlı’da burjuvazi niye yoktu; niye felsefî düşünce gelişmedi; niye sivil toplum yok gibi yoklar etrafında dönen bir tahlil anlayışı söz konusu Mardin’de. ‘60’lar düşüncesi ise olmayanın niye olmadığını araştırmaktan ziyade olanın nasıl ve ne şekilde cereyan ettiği, bu tarihi geçmiş ve o döneme bıraktığı göz önünde tutularak kendi düşünceleri çerçevesinde nasıl bir strateji geliştirilebileceğini incelemektedir.

Oysa ‘70’lerden ve özellikle ‘80’lerden sonra soldaki Batı Marksizmi etkilenmelerinin hayli fazla olduğu görülmektedir. Hatta anlatıldığına göre, Murat Belge’deki Althusser etkisini anlatmak için espriler bile yapılmaya bile başlanmış. ‘Althusser 1980’de karısını boğazlayınca acaba Belge de karısı Taciser Belge’yi boğazlar mı, Taciser Belge korku içinde’ diye Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri arasında espriler yapılırmış. Yapılan esprinin soğukluğunun farkındayım ama Belge ve genel olarak ‘80’ sonrası sol düşünüş için maalesef bu denli bir beynelmilelciliğin ya da daha doğru bir ifadeyle Türk düşünüşünden kopukluğun hâkim olduğunu söylemek gerekir. Bunun günümüzde karşılığı ise, bambaşka siyasal zeminde cereyan eden popülizm tartışmasını Türkiye’ye adapta etme teşebbüslerinde görülebilir. Solun ‘80’ sonrası düşünsel konumunu göz önünde tutunca ‘60’larda yapılmaya çalışılan teşebbüslerin daha ‘yerli ve milli’ karakterinin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak ilginçtir, son dönemde hayli popüler olan yerli ve milli retoriğe karşın, Kemal Tahir ismi kısmen gündeme gelmekle beraber, Doğan Avcıoğlu, Mehmet Ali Aybar ve Hikmet Kıvılcımlı gibi isimler ‘yerlilik ve millilik’ bağlamında pek dikkate alınmamaktadır.

Yunus Şahbaz, (1991, Yozgat) Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Halen Kırıkkale Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam etmekte olup, aynı üniversitenin Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments