Ana Sayfa 3. Sayı Besim F. Dellaloğlu ile Aydın Kavramı Üzerine Söyleşi

Besim F. Dellaloğlu ile Aydın Kavramı Üzerine Söyleşi

Author

Date

Category

H.İ.G: Türkiye’de manasında bir türlü uzlaşılamamış bir kavram var: Aydın. Kimilerine göre entelektüel ile aynı, kimilerine göre farklı. Aydın nedir? Aydın, aynı zamanda entelektüel midir, entelektüel aynı zamanda aydın mıdır? Yoksa bunlar birbirinden apayrı kavramlar mıdır? Hem Türkiye Notları dergisi için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşinin çerçevesini çizmiş olalım, hem de ilk sorumuz bu olsun.

B.F.D: Aydın Yeni Türkçedeki münevverin yerine düşünülmüş. Münevver ise Batı’daki entelektüelin karşılığı. Dolayısıyla gündelik dilde her üçünü de kolaylıkla birbirlerinin yerine kullanıyoruz. Ancak ben Tanpınar çalışmaya başladığım dönemden beri yavaş yavaş bu tercihin pek de doğru olmadığı yönünde bir hissiyata sahibim. Özellikle Türkiye tecrübesinde aydın ve entelektüelin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Merak bizi ayakta tutan şey! Bu konuyu biraz araştırdım. Intellect’i dilimize akıl diye çeviriyorlar, ama bu doğru değil. Intellect Kant’ın Verstand dediği şey. Akıl ise onun Vernunft dediğine karşılık geliyor. Verstand’a eski felsefe hocaları anlama yetisi demişler. Bu aslında eskilerin idrak dediği şey. Yani entelektüel demek aslında çok akıllı değil, çok idrakli demek.  Kant’ta idrak, aklın dünyayla ilişki kurmasını sağlayan yeti. Dolayısıyla idrakli kişi yani entelektüel dünyayı çok geniş bir açıdan gören, okuyan, hisseden biri. Veri kaynakları, beslenme kaynakları çok geniş olan kişi. Beslenme deyince aklıma geldi. Bugün hekimler artık iyi beslenmenin çok çeşitli beslenme olduğunu söylüyorlar. Hep aynı şeyleri yemenin sağlıklı bir beslenme tercihi olmadığı ifade ediyorlar. Aydın da elbette birçok açıdan entelektüele benziyor ama aydın özellikle Türkiye tecrübesinde bence çok daha siyasi ya da mahalli bir figür. İdrak kapasitesi, veri ve beslenme kaynakları entelektüel kadar geniş ve çeşitli değil. Bir ideolojinin, bir dinin, bir tarikatın, bir siyasi hareketin okuma yazma kapasitesi belirli bir seviyenin üzerinde olan kesimine aydın diyoruz. Yani aydın biraz tek yönlü beslenen biri gibi. Hâlbuki aydının mahalli olmayanına, dünyaya bir bütün olarak bakabilenine entelektüel diyoruz. Örneğin, mahalli entelektüel çok çelişkili bir ifade olurdu. Dolayısıyla belli bir mahallenin verisiyle, yerel bilgiyle yola çıktığın zaman zaten entelektüel olmamayı baştan tercih etmiş oluyorsun. Bu şu demek değil, entelektüel bir siyasete bulaşmasın, Sartre’ın dediği gibi bir angajmana sahip olmasın. Ama bunu bile demin ifade ettiklerimi terk etmeden yapsın. Düşünme, fikir üretme sürecinde tek değişkenlik eninde sonunda kısırlık üretir. Kısacası mahallenin dışına çıkmadan, dışarıda ne olup, bittiğinin farkına varmadan entelektüel olamazsın. Entelektüel olmak bir ölçüde mahallelerarasılık gerektiren bir şey.

Bir de şu var. Entelektüel sonuçta Avrupa tecrübesinde ortaya çıkmış bir figür. Avrupa kültürel kamusal alanında yetişmiş bir ürün. Mekân ve zaman çerçevesine bakalım. Entelektüelin yetişmesi için güçlü ve derin bir kültürel, estetik, poetik, sivil kamusal alan olması lazım. Düşünce özgürlüğü diyoruz mesela. Düşünmenin özgür olmaması mümkün mü? Evinde oturup düşünürken kim kime karışabilir. Bunun doğrusu düşündüğünü ifade edebilme özgürlüğüdür. Bu ancak kamusal alana çıkarak olabilir. Farklı görüşlerin bir arada yaşayabileceği geniş bir ilişkiler ağı gerekir. Sen bir yazarsın diyelim ve bütün okurun aynı mahalleden, aynı ideolojik kamptan. Sen şimdi onların kafasını karıştıracak bir şey yazabilir misin? Kitabını almazlar, dışlanırsın, hatta aç kalırsın. Ama bu aslında senin formasyonunda ötekiyle ilişki tecrübesinin olmamasıyla ilgili bir şey. Batı’nın tecrübesinde Rönesans’tan itibaren bir kültürel kamusal alan olması çok önemli. Orada sanatçı, yazar, entelektüel figürünün gücü bu alanın genişliği ve derinliğiyle ilgili. Erasmus 16.yy’da kitaplarının geliriyle geçinebiliyor. Türkiye’de benim bildiğim ilk Aziz Nesin kitaplarıyla geçinen kişidir. Neden Türkiye’de fikir sahibi sadece aydın kalıyor, entelektüelleşemiyor? Bu sorunun cevabı işte burada. Bunun tarihsel, sosyolojik sebepleri var. Meseleyi sadece bireysel cesaret ya da ahlakla açıklamaya kalkmak insafsızlık olur. Fikrini bütün dünyaya önerebiliyorsan, sözünün bu güneşin altında her yerde bir karşılığı varsa eğer entelektüellikten söz edebilirsin.

-Türkiye’nin modernleşme serüveninde bir aydın hareketinin izlerini sürebilmek mümkün müdür? Veyahut o serüvenin devamındaki tecrübede aydın etkisi haiz midir?

Türkiye’de neden entelektüelden ziyade aydın formatından söz ediyoruz? Çünkü Tanzimat’tan beri burada değişim devletin kendini yenileme ihtiyacı üzerinden anlam buluyor. Fikir devlette ve onun yakın çevresinde birikiyor. Dolayısıyla aydında memuriyet, kamu görevliliği çok daha belirleyici oluyor. Düşünce sahibi kişi merkezin ve onun geniş çevresinin kaynaklarıyla kendisine bir yaşama alanı buluyor. Sivillik eksikliği dediğim işte tam da bu. Bir tür fikri kapıkulluğu diyebileceğim yapılanma bu şekilde ürüyor. Daha yeni dönemde, çok partili dönemde, sandık gelince durum biraz değişiyor. İlginçtir, 50’lere kadar sağ-sol kavramı pek yok Türkiye’de. Bu dönemde karşıt olan kampların aydınları, o zamana kadar aynı dergilerde yazmışlar mesela. Demokrat Parti dahi CHP’nin içinden çıkıyor. Yani devletin içinden. Kamplaşma seçim sandıklarının gelmesiyle başlıyor. Ben seni yanıma alıyorum, o başkasını alıyor ve bir siyasal-toplumsal işbölümü böyle işliyor. Aslında demek istediğim şu: Türkiye’de önce devletten, sonra ana siyasi hatlardan ayrı bir sivil aydın/entelektüel hareketi yok. Olsa bile çok dönemsel ve belirleme gücü çok sınırlı. Dolasıyla genelde düşünce akımlarını hâkim siyaset belirliyor. Şöyle bir soru akla gelebilir: Başka nasıl olur ki? İşte bu tam Türkiyeli bir soru aslında. Batı’ya baktığımızda 68 hareketi mi devlet merkezli, post yapısalcılık mı, Ansiklopedi Hareketi mi devlet merkezli? Bu hareketleri katılırsın katılmazsın başka mesele ama bunları olgusal olarak değerlendirmek lazım. Bunlar ciddi düşünce hareketleri, elbette siyasetle bir ilişkileri var ama asıl olarak bağımsızlar. Ansiklopediyi çıkarmak için ne mücadeleler veriyorlar. Türkiye’de ise, dergiler, etkinlikler, konferanslar hep kamu fonları, bakanlık fonları, belediye fonları ya da onların etrafında şekillenmiş vakıflar vb. çerçevesinde dönmüyor mu?

Daha önce de birkaç kez bu konuya değindim ama burada da adını anmak isterim. Hem de hocam hiç mi yok şeklindeki muhtemel sorunuza sormadan cevap vermiş olurum. En azından İkinci Yeni var. Tabi ikincisi varsa bir de Birinci Yeni! Türkiye’deki en sivil düşünce, sanat, estetik hareketlerinden bir tanesi İkinci Yeni.  Zihni ve poetik kapsamları azımsanamaz boyutta. Marjinal bir hareket muamelesi yapamayız, nüfuz etme kapasitesi oldukça güçlü düşünceye, şiire. Sadece şiirin de ötesinde, estetik düşünce formlarını etkiliyorlar. İkinci Yeni’yi ana akım bir siyasetle özdeşleştirebilir misin? Farklı siyasi görüşlerden gelseler de kültürel kamusal ortaklıklarla bir adım atıyorlar. Hatta o kamuyu, okuru kendileri üretiyorlar, yetiştiriyorlar. Ansiklopedistler gibi diyeceğim ama demeyeyim şimdi.

Ben bunun Türkiye’de akademik düşüncenin sınırlarını da bir ölçüde çizdiğini düşünüyorum. Elbette özellikle sosyal bilimlerden söz ediyorum. Alanı üretemiyorlar, inşa edemiyorlar. Mesela sosyal bilimcilerin çok geniş meslek örgütleri var mı? Varsa eğer neyle iştigal ediyor? Türkiye’de hukukçuların bir barosu var mesela. Tabipler Odası var. Mimarlar Odası var. Bunlarla karşılaştırılabilir bir sosyal bilim yapılanması var mı? Çünkü başından beri bunlar devletin, ana akım siyasetin arka bahçesi. Mesela Türkiye’de öncelikle sosyolog olmak çok zor. İslamcı sosyolog ya da solcu sosyolog olmak ise daha kolay.  Böyle olunca alan üremiyor. Alan üremeyince de sivil, bağımsız düşünce, fikir, kavram güdük kalıyor. İşte bu nedenle Türkiye’de güçlü entelektüel/aydın hareketleri pek yok.

-Düşünce dünyamızda eleştirinin yerini de konuşalım, nihayetinde aydın ve entelektüel kavramlarını neresinden tutarsak tutalım, elimizde bir eleştiri nosyonu kalması beklenir…

Başka önemli bir nokta eleştiri kurumu. Türkiye’de nitelikli eleştiri kurumsallaşamıyor. Bu da yine, daha önce belirttiğim kültürel kamusal alanın darlığıyla ilgili. Eleştiriler fikirleri törpüleyen ama aynı zamanda o fikrin kalitesini arttıran bir şey. Türkiye’de olan eleştiriden çok mahalleden mahalleye top atışı yapmak şeklinde işliyor. Kendi mahallesi eleştirmek pek yaygın değildir. Bu da fikri cereyan haline getiremeyen bir şey aslında. Mahalleler kendi içlerinden eleştiri üretemiyorlar. Yaşanan mahallerlerarası bir savaş. Onlar kötü, biz iyiyiz! Topyekûn. Bir bütün olarak. Ayrıntılar önemli değil.  Metin, yapıt, performansa bakılamıyor. Bakılsa da görülemiyor.

Türkiye’de eleştiri genellikle  “o şucu”, “o proje” sınırlarında nefesini tüketiyor. Sen Orhan Pamuk’un bir kitabını okudun mu? Beğenmediğin, proje dediğin sinemacının bir filmine gittin mi? Kişi için söylediğin, onun bir ürünün üzerine yoğunlaşarak yaptığın yoruma dayanıyor mu? Sen kendi mahallenden duyduğun sözlerle öteki mahalleye top atıyorsun. Metne, yapıta odaklanamamak diyebileceğimiz işte bu. Her şey şahsa yöneliyor ve mahallileşiyor. Şunu diyebiliyor musun: “Orhan Pamuk’un şu kitabı iyi, şu kitabı kötü”. Diyemiyorsun, çünkü ya toplu halde beğeneceksin, bütün eserlerine hayran olacaksın ya da bütün eserlerini çöpe atacaksın. Oradan bir şey seçip yorumlayamıyorsun, eleştiri olması için bir standart olması gerekir, iyiyi kötüden ayırt etme, kurumsallaşma gerekiyor. Bu sadece Türkiye’de eleştirmen yok demek değil benim söylediğim. İşte “Batı’da var bizde yok” söylemi değil sadece. Ki bu da bir eleştiridir aslında. Ama farkındaysan ben bunun neden böyle olduğunu da elimden geldiğince göstermeye çalışıyorum.   

-Bu söylediklerinizden yola çıkarak, bir mesele aklıma geldi. İsmet Özel medeniyet tasavvuruna dair fikirlerini ifade ettiğinde, düşüncelerini söylediğinde aşina olduğumuz bir duruma şahit olduk, sükut suikastine. Bu söylemlerinden sonra artık televizyon programlarına davet etmiyorlar. Mesela şiirle az çok ilgili olan kimi çevrelerde şöyle bir söylem de var; “İsmet Özel’in şiirlerini seviyorum ama düşüncelerini sevmiyorum.”

İsmet Özel de şikâyetçi aslında bundan. Şiirlerinin, şiir gibi okunmadığını ifade ediyor. Yani aslında beni okumuyorlar, benim ne dediğimi, şiirde ne dediğimi de anlamıyorlar derdinde. Aslında İsmet Özel onu takip edenlerden de şikâyetçi, onu sahiplenenlerin de yazdıklarına derinlemesine nüfuz edemediklerinden dem vuruyor. Herkes kendi mahallesini anlıyor gibi gözüküyor ama aslında o bile yetersiz. Benim metne odaklanma dediğim mesele bu işte. Aklıma bir şey geldi. Anneannemi hatırladım. 90 yıl yaşadı. Şöyle bir şey derdi; “Evladım ben radyoda Zeki Müren’i çok severdim ama televizyonda görünce pek içim almıyor.” Zeki Müren’in sesi ve yorumunu beğeniyorsun ama görüntüyle birlikte o görüntü sana tuhaf geliyor. Yazarın gölgesinden metnine odaklanamamak da işte böyle bir şey. Bizimle aynı ideolojiye sahip olmadığını bildiğimiz birinin yapıtıyla karşılaştığımızda ne yapacağız? Topyekûn ret mi edeceğiz? İşte mahallileşme dediğim bu. Bütünü görememe ya da tek yönlü beslenme. Neden aydın entelektülleşemiyor? Bunun hem üretici tarafı var, yani yazar kısmı. Hem de tüketici tarafı var, yani okur. Bu ikisinin birbirini desteklemesi lazım. Yazar yola çıkıp da cevap alamazsa iş zor. İşte bütün bunlarını birleştirince kültürel kamusal alan oluşuyor. Sakın çok kötümser olduğumu sanma. Ben sınıfta, çevremde Türkiye’deki tüm bu gerginliğe rağmen genç kuşaklarda göreli olsa da bir rahatlama olduğumu da seziyorum. Okuduğu romanı seçerken, seyretmek istediği filmi seçerken, sosyal medya gençliği dediğimiz kesimde belirli bir siyasi motivasyonu olanlar dahi, göreli olarak daha yapıt odaklı yaklaşabiliyorlar.

Türkiye’deki kültürel kutuplaşma dediğimizin bir kısmı da aslında, siyasal kutuplaşmanın tercümesi. Siyasetin her şeyi örtmesi gibi bir şey. Hiçbir şeyin hakkı kendi alanında verilemiyor. Ama bence Türkiye’de, 2000’lerde bütün bu top-tüfek ortamına rağmen okur düzeyinde bir kamusal alan oluşuyor. Başka türlü Tanpınar’ın nasıl bu kadar çok okunduğunu, Sabahattin Ali’nin bu kadar fazla sattığını açıklayamayız. Birçok yazar artık en başta söylediğim mahallelerarası konuma geldiler. Kanonlaşma başladı. İtiraf edelim, bu geçişkenlik biraz da kapitalizmle oldu. Kültür endüstrileşince, sektörleşince, para kazanma alanı haline gelince bu sanatçıyı, yazarı da göreli olarak bağımsızlaştırdı. Ama burada asıl sorun daha önce belirttiğim gibi Türkiye’de siyasetin her şeyi belirlemesi.  İçeride düşünülen ile dışarıda söylenen arasındaki mesafede artıyor tabi böyle dönemlerde. Örtü biraz açıldığında, Türkiye rahatladığında bu dönemin köklü bir etki bırakmamış olduğu görülebilir belki.

-Türkiye’de bir kültürel kamusal alanın oluşmaya başladığını, farklı mahallelerin de birbirini okumaya başladığını, aynı mahalleden insanların birbirini eleştirmeye başlayabildiğini söyleyebilir miyiz?

80’lerden sonra yavaş yavaş da olsa aslında kültürel kamusal alanın oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Bunun bir darbe sonrası olması bir paradoks elbette. Frankfurtcuların Kültür Endüstrisi dediği şey oluşuyor. Burada meslek bazında baktığımızda istihdam edilen insan sayısı, televizyonlar, iletişim sektörü, yayınevleri, dergiler ciddi bir ivme kazanıyor. Ummadığın bir yazardan, ummadığın kitaplarla, ummadığın gelirler ortaya çıkıyor ama bu aynı zamanda daha mahalli bir alışveriş içerisinde gerçekleşiyor. Mahallelerarası, karşılıklı bir şekilde takibin olması, sektör dediğimiz şeyi bir kültürel kamusal alan haline dönüştürecektir. Ama bu da yetmeyecektir bir açıdan. Nitelik/nicelik dengesi de gerekli. Bunun için de nitelikli eleştiri gerekiyor. Bu da özellikle genç akademisyenlerden gelmeye başladı aslında. Yoksa sadece belli bir mahalle içinde, devri daim şekilde kültürel üretim olduğu zaman iş biraz esnaflaşıyor, loncalaşıyor. Hâlbuki bu alan biraz patlamalarla, sıçramalarla, illa deha gibi romantik şeyler söylemek istemiyorum ama daha önce hiç düşünülmemiş bir şeyi söylemek, yapılmamış şeyi yapmakla da büyür. Öteki türlüsü “şimdiye kadar hep bu gitti, böyle yapmaya devam edelim” olur ve yeterli değildir.

-Türk aydını meselesine değinelim, Türk aydını kavramı, yerli aydın kavramı bugün ne anlam ifade ediyor?

Türk aydını gibi bir kavrama pek katılmıyorum. Bu çağda hiç katılamıyorum. Biraz fazla “biz bize benzeriz”, “yerlilik”, “burası farklı” gibi sürekli evrensel/yerel ikiliğine gönderme yapan bir tercih gibi geliyor. Benim dediğim yereli önemsemek değil. Eğer Rize’de doğduysak ömür boyu sadece çay mı içeceğiz. Kahve içmeden mi öleceğiz. Dünyanın bütününe bakarak düşünmek lazım, çünkü Türkiye de bu dünyanın içinde. Türkiye’de her gün doğan ve batan güneş farklı değil. Elbette bir takım tarihsel, coğrafi, kültürel farklılıklar var ama bunu abartarak, zihni yatırımı buraya gömerek çok büyük bir kavramlaştırma yapılamaz. Zaten çok üretilememiş olması da bunun göstergesi değil mi? Buradan bir Apple, bir Samsung çıkmaması ile iyi bir filozof, antropolog vb. çıkmaması birbiriyle ilişkili. Bunlar arasında bir denge var çünkü fikir üretmekle inovasyon, marka üretmek farklı sektörlerde ama birbirine paralel şeyler. Aşırı yerelleşmeyle, mahallileşmeyle, biz bize benzeriz gibi sözlerle, örneğin iyi bir sosyal bilimci olmazsın. Sosyal bilim kavramlarla işler. Kavramlar da genellik içerir. Sonuçta sosyoloji de, roman da, sinema da önce Batı’da düşünülmüş ve Türkiye’ye gelmiş. Bugün Batı’da iyi sinema var kötü sinema var, Türkiye’de de iyi sinema var, kötü sinema var. Bunlar Batı’dan geliyor diye roman yazmayacak mıyız, film yapmayacak mıyız? Ayrıca bunu söyleyenlerin bir alternatif form üretmesi gerekir, bir mecra oluşturması gerekir. Üstelik bu yeni formu bütün dünyaya önermeleri gerekir. Dediğim gibi gözleme gerçekten bir lezzettir ama ömür boyu gözleme yenmez.

-İlgili olduğunuz için soruyorum, bana en ilginç gelen aydın topluluklarından biri 1920’lerin Dergahcılarıdır. Yahya Kemal, M.Şekip Tunç çevresinde, Tanpınar’ın da merkezinde olduğu bu topluluğu bir aydın hareketi olarak görebilir miyiz?

Başlangıçta belki. Ama sonradan ana akım çizgilere oturuyorlar. Ayrışıyorlar. Çünkü orada sadece Yahya Kemal, Ahmet Haşim yok. Aynı zamanda Nurullah Ataç var. Hasan Ali Yücel var. Ben o sürecin dönemsel olduğunu düşünüyorum, Dergâh işgal döneminde ortaya çıkıyor. Ama ardından yeni bir düzen kurulduktan sonra çoğunluk yani oluşan ana hatlara oturuyorlar. Dergâhtan 20 yıl sonra Mustafa Şekip ile Nurullah Ataç’ı aynı çekmeceye koyabilir misin? Evet bir dönem kadro hareketi vardı, Yön hareketi, ATÜT üzerinden bir konumlanma vardı ama Türkiye’de bir de kurumlaşma, kurumsallaşma sorunu var.

-Yol belirli olunca, aydınlar da kendi yolunu çizince birbirlerine rakip haline geliyorlar ve zaten olmayan kamusal alanın esamesi hiç okunmuyor diyebilir miyiz?

Evet, ana akım çizgiler netleşince herkes kendi trenine biniyor. Çünkü o kendi alanını yaratamıyor. Özerkliğini kurumsallaştıramıyor. Türkiye’de kurumsallaşmış dergilerin sayısı azdır mesela. Dergi kurulur, ama kolay yıkılır. Yayınevi kurulur, yayınevi yıkılır. Tabi işin iktisadi, hayatın gerçekliği tarafı da var ama mesele sadece bununla açıklanabilir mi? Bir fikri süreklilik, eleştirellik, sürekli inşayı da sağlamak gereklidir.  İlginçtir, bir cemaat toplumu imajı vermesine rağmen Türkiye’nin aslında kolektif eyleme yatkınlığı zayıftır. Belki de kolektiflik için önce bir bireysel konumlanma ve sonra bir araya gelme söz konusudur. Derginin, hareketin, ekolün içindeki kavga da önemlidir. Yeni oradan türer. Hareket olması için kendi içerisinde bir devinim üretmesi lazım, bunun da uzun soluklu olması lazım. Hareket içi demokrasi! Türkiye’de cemaat yapılanması daha belirgin. Şeyh ve müritler! Demin belirttiğim siyasetin örtüsünün katkılarından yararlanmak da kolayımıza geliyor. Nereden ne fon alalım. Kimle bağlantı kuralım. İnsanları ahlaki olarak yargılamak için söylemiyorum. Brecht’in Galileo oyununda bir bölüm vardır. Galileo dünya güneşin etrafında dönüyor dediği için yargılanır. İdamdan kurtulması için Enginizasyon mahkemesinin tek şartı Galileo’nun bunu inkâr etmesidir ve o da inkâr eder. Galileo’nin yamağı bu inkârı görünce “kahramanları olmayan topluma yazıklar olsun” der. Galileo ise şöyle cevap verir: “asıl kahramanlara ihtiyaç duyan topluma yazıklar olsun”. Yapıyı çözümlemeye çalışıyorum. Bir de elbette zamanın ruhu var. Bu devir böylesi büyük akımlara, hareketlere uygun bir devir mi? Bilemiyorum! Bunun için özerklik, alanı yaratma ve savunma, istikrar, irade, ısrar, inat, isyan lazım. Büyük ekoller, büyük akımlar kolay değil. Örneğin üniversitede, fakültede, bölümde dört beş kuşak dönen bir ekolleşme bile kolay değil.

-İlber Ortaylı bir programda üniversitelerdeki geleneklerden bahsederken İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden bahsetti, orada Türkiye’yi “sui generis” olarak yorumlayan bir gelenek var dedi. İstanbul Sosyoloji’de ya da başka sosyoloji bölümlerinde gerçekten var mı böyle bir gelenek?

Evet öyle söylüyorlar ama gelenek yapıtla, ürünle olur. Ne üretildiğine bakmak gerekir. Birbirine benzer insanların sürekli içinde gelenek geçen cümleler kurmasıyla gelenek olmaz. Burada köşe taşı kitaptır, makaledir, tezdir, araştırmadır, eleştiridir. Her 10 yılda bir kaç tane kitap, kaç araştırma, sempozyum çıkmış. Bunlar alana ne etki yapmış, alanın nasıl değiştirmiş? Hem biraz kafadengi, ama hem de gerektiğinde kavga etmesini bilen dört, beş kişi bir araya geleceğiz, ideolojik kodlarımızdan bağımsız bir şey üreteceğiz. Yanımızda iyi öğrenciler yetiştirerek yapacağız bunu. Ben sana devredeceğim, sen ötekine. Hegel’in Aufhebung dediği bu işte. Sen beni içereceksin ve aşacaksın. Devam edeceksin, ama değişeceksin. Gelenek böyle oluşur. Asgari bir hukuk, hukukun her gün değişmesinden iyidir çoğu zaman. Her sabah kalkanın yeniden devrim yaptığı bir ortamda süreklilik olmaz. Suyun başına ben oturdum. Bundan sonra böyle. Yerse. Sonuç: Ürün ne? Kalite nerede? Bir akademik bölüm düşün. 40 yaşında profesör olmuş ve bölümün başına geçmiş. 67 yaşında emekli oluyor, 27 yıl bölümü yönetiyor. Bu zaten bir sorun. Üstelik emekli olana kadar arkasında doğru dürüst bir kişi yetiştirmemiş. Böyle kapanan bölümler var. Neden akademi vasatlar ülkesi? Evet bunda siyasetin doğrudan bir etkisi var. Ama mesele sadece bu mu? Ben elbette sosyal bilimler tarafından konuşuyorum. Potansiyelli asistan adayı, doktor adayı değil daha uyumlu insanlar tercih edilir. Araya karışmış birkaç tanesine de hayat zindan edilir. 25 senedir üniversitedeyim. Kendi çevremde bölümlere kimlerin alınıp, kimlerin alınmadığını biraz biliyorum. Kadroya alınanlardan daha iyileri alınabilirdi. Bugün çok daha kaliteli bir akademiden bahsedebilmemiz mümkün olabilirdi. Sen yetenekliysen bir kere sınava girersin, iki kere girersin, üçüncüsünde bırakırsın, ömrünü burada mı çürüteceksin? Sonra ben gelip seni suçlayabilir miyim “sen de çaba göstermedin, inat etmedin” diyerek. Burada mahalleleşme ideolojik olabiliyor, kliksel olabiliyor, ahbap çavuş nizamında olabiliyor. Bu çark beş on kere döndüğünde vasatlık kaçınılmaz. Akademide belirleyici olan akademik değil, entelektüel alanda belirleyici olan entelektüel değil. Öncelikle senin siyasi görüşünü, duruşunu değil, akademik başarını hesaba katacağız. Elbette birlikte çalışmak için bazı kriterler vardır ama öncelik akademik kriterler, ürettiği tez, yazdığı makale, hem nicelik açısından hem de nitelik açısından bakacağız. Ondan sonra gerekirse jüride aramızda kavga edeceğiz. İkna olup öyle alacağız, bölümlerde gelenek olacaksa böyle olacak. Neden Türkiye’de böyle ekoller yok, kurumsallaşma yok, bu yüzden yok. Bölüme kendi klonlarını doldurarak gelenek oluşturamazsın.

-Yalçın Küçük’ün Aydın Üzerine Tezler’inde geçen bir pasaj var; Tanpınar, “bizde sınıf olmadığından roman yoktur ve yine bizde sınıf olmadığından aydın kendi başına bir sınıf gibi hareket eder” diyor. Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aydın, entelektüel aslında daha çok bir zümredir ama Türkiye’de sınıf karakteri oynadığı dönemler olmuştur. Çünkü toplumu analiz etme hep bir olması gereken üzerinden tasarlandığı için, toplumun hep bir ideal hali olduğu için, toplumun aslında ne olduğu, toplumun bilgisi o kadar da önemli değil. İktidarlar değişse de bu pek değişmiyor. Birincil iş düşünmek, kavramsallaştırmak, çözümlemek, anlamak, açıklamak değil. Asıl iş toplumu belli bir hale getirmek. Aydın, akademisyen öncelikle toplumsal aktör. O gömleğini hiç çıkartmıyor. Çıkartırsa kendini çıplak hissediyor sanki. Devrimcilik de böyle, muhafazakârlık da böyle. Hem ideali tanımlayacaksın, hem de sokağa çıkıp devrimi yapacaksın. İşte sınıflaşma tam da bu. Türkiye’yi kurtarmak, bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri dönüştürmek elbette önemli ama bu aynı zamanda aydını, yazarı kalitesizleştiren bir şey. Tekdüzeleştiren, basitleştiren bir şey. Riskli bir şey söylediğimin farkındayım. Ama artık bu derinlikte de tartışabilmeliyiz. Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” sözü bence bu anlama geliyor. Bu yük yazarı, düşünürü eziyor. Ona, kendisi olabilme imkânını vermiyor. Aslolan yapıt, ürün değil çünkü. Hep bir kriz var. Hep bir seçim var. Hep bir devrim var önümüzde. Asıl iş hep ondan sonra. Kimse marjinal olmak istemiyor. Marjinal hep bizim tersimiz olan. Oysa marj aslında kenar demek, sınır demek. Kimse kenarda olmayı göze alamıyor, hep merkezde olma çabası var. Ama bunun da bir bedeli var. Faust boşuna yazılmamış. Marjda kur kendine bir hayat, fikir üret, yapıt üret. Ve dünyayı oraya çağır. Takip edenler, önemseyenler olacaktır, neden olmasın? Merkez marja geldiğinde dünyayı değiştirmişsin demektir. İşte ancak böyle sivilleşebilirsin. Vesayet kavramını dillerine pelesenk edenler nasıl bir vesayet altında olduklarını göremiyorlar. Bugün Türkiye’de vesayetin zirvesi yaşanıyor aslında. Ama şu da doğru: Bu hep böyleydi. Bir vesayeti yıkan yeni bir vesayet. Aklıma Heidegger geldi ama artık oralara da girmemeyeyim. Metafiziğin kendisi de bir metafizik olmayan eleştirisi deyip geçeyim. Onun ötesi bir dozaj tartışması olabilir ancak. Sivil deyince de liberal diyorlar. Hayır kardeşim ben liberal değilim, sen fazla mahallisin.

-Değerli yorumlarınız için çok teşekkürler. Son sorum da ikiyüzyıllık bocalamada cevabı bir türlü bulunamamış sorulardan birisi olsun, aydın kültürü ile halk kültürü birbiriyle çelişiyor mu?

Açık konuşalım. Gerçekten otantik bir halk ve onun halis bir kültürü var mı gerçekten günümüzde? Bu zamanlarda üstelik. Buna kültürün antropolojik anlamı diyebiliriz. Sosyal medya çağında anatopolojik anlamda kültür mümkün müdür sahiden? Bir halk var ve onun kendi kültürü mü var, yoksa kültür dediğimiz aynı zamanda bu halkın böyle oluş hali mi, hatta Bildung anlamında halkın üretilmesi mi? Yoksa kültür sanat, estetik ürünleri mi? Ne o, ne o, ya da hem o, hem o diyebiliriz. Kültür dediğimiz, biraz da köylünün toplum haline getirilmesi değil mi? Yine gözlemeye dönmeyelim. Tamam, doğru bir ayrım var. Sol aydın kesim açısından bir kültürel mesafe var toplumla. İslami aydın kesim için ise böyle bir mesafe çok daha az. Sol kesim için böyle bir kültürel mesafe olması, bunun gündelik konuşma diline kadar, kullandığı kelimelere kadar sirayet etmesi, solun siyasi anlamda kitleselleşmesine engel olmuş olabilir. Ama İslamcılara avantaj getiren kültürel benzerlik aslında o antropolojik kültürün dışına çıkamamalarını ve fikri sınırlılıklarını, sığlıklarını da  beraberinde getiriyor. Siyasette kazanırken, kültürde neden kaybettiklerini soruyorlar. İşte cevabı burası. Geniş anlamda kültür, baş harfi büyük kültür, olmayan bir şeyi, yeni bir şeyi söylemekle olur. Aslında siyaseten avantaj gözüken, entelektüel olarak, kültürel olarak, estetik, poetik olarak bir dezavantaja dönüşüyor. Solcuların da siyaseten dezavantajı olan şey dik kafalı olmaları, birbirini yemeleri, eleştirel olmaları aslında onların fikri kültürel avantajı. Neden Türkiye’de iyi romanları, iyi filmleri hala solcular üretiyor? Bamteli burası. Bu elbette sonsuza kadar böyle olmayacak, bunu da söyleyeyim. Bir iki kuşak sonra her kesimden benzer şeyler çıkacak. Ben şimdinin analizini yapıyorum. Şimdinin nedenselliğini ifade etmeye çabalıyorum. Bütün zihni yatırımlarınızı siyasete yapmak kısa vadede kazançlı olabilir ama uzun vadede belli olmaz. Bir de tabi şu öncelikler meselesi. Yol, su, elektrik kara gibidir. Çabuk ısınır, çabuk soğur. Kültür ise deniz gibidir, geç ısınır, geç soğur. Bildiğim kadarıyla dünyada deniz, karadan daha fazla yer kaplıyor. Dolayısıyla denize çıkmadan dünyayı keşfedemezsin.

Besim F. DELLALOĞLU,  (1965, İstanbul) 1984’te Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde sosyoloji alanında yaptı. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998) ve Paris VIII Üniversitesi’nde (2002) doktora sonrası araştırmalarda bulundu. Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi, Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin 2013-2016 yılları arasında dekanlık görevini sürdürdü.

Halil İbrahim GÜREL, (1988, İstanbul) Muğla Üniversitesi’nde Sosyoloji lisansını tamamladı. Marmara Üniversitesi’nde Sosyoloji, Sakarya Üniversitesi’nde ise Kültürel Çalışmalar alanlarında yüksek lisans tez çalışmaları devam etmektedir. İlgi alanları Türkiye’nin toplumsal yapısı, edebiyat sosyolojisi, modernlik ve muhafazakârlık tartışmaları, dijital kültür, yeni toplumsal hareketlerdir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments