Ana Sayfa 3. Sayı Bir Aydın Olarak Metin Erksan

Bir Aydın Olarak Metin Erksan

Author

Date

Category

Sinema tarihimiz birçok yazar tarafından birçok şekilde tasnif edilmiştir. Kimileri sinemamızı 1914 olarak ki hiçbir yerde bulunmayan Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışıyla başlatır. Kimileri ise 1900’lerin başına gidip Osmanlı sınırları içinde film yapan Manaki Kardeşlere dayandırır. Manaki Kardeşlerle sinema tarihimizin başlaması daha anlamlı olacaktır. Zira edebiyatımız da, resim sanatımız da, mimarimiz de Osmanlının, Selçuklunun hatta daha eski dönemlerin mirasıyla şekillenmiş ve bu tarihlerde üretilmiş sanat verimleri günümüz sanatının geçmişini oluşturmuştur.

Esen (2010), sinemasal benzer özellikleri taşıdığından Türk sinemasını altı döneme ayırmış ve bunlara: İlk yıllar (1914-1922), Tiyatrocular Dönemi (1922-1939), Geçiş Dönemi (1939-1950), Sinemacılar Dönemi (1950-1970), 1970ler Karşıtlıklar Dönemi (1970-1980), 1980 Sonrası Darbe Dönemi (1980-2010) başlıklarını vermiştir. Lakin görülen sınıflandırma sinemamızın değişimini net bir şekilde ifade edememektedir. Başkaca örnekleri alanda çokça tartışılan sinemamızın tarih yazımı bir başka çalışmanın konusu olabilir lakin bu meseleyi dert edinen bir sinemacı olan Metin Erksan üzerinden kurulacak metinde bu konuya da değinmek istedik. Çünkü Metin Erksan bir aydın hassasiyetiyle bütün ömrü boyunca doğru bir “Türk Sineması Tarihi” yazımını mesele edinmiştir. Söyleşilerinde, gazete yazılarında, televizyon mülakatlarında bu konunun büyük önemini vurgulamıştır.

Dünyadaki birçok gelişmeyi geriden takip etmemize rağmen; sinemamız Lumiere Kardeşlerle dönemdaştır dersek yanlış olmaz. Osmanlı sarayına icadından bir iki yıl sonra (1896’ın sonu 1897’in başı) giren sinema Manaki Kardeşlerin de 1900lerin başlarında film yapma girişimleriyle müthiş bir hızla coğrafyamıza yayılmıştır.

Birçok sinema kronolojisi kitabının ortak fikri ise ilk denemelerin ardından ülkemizde “tiyatrocuların” sinema yaptığı ve ardından üç yönetmenle “sinemacılar” devrinin başladığıdır. Muhsin Ertuğrul tekelinde işleyen “müsamere” sineması Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad ve Atıf Yılmaz’la yedinci sanat olma yoluna girmiştir.

***

Sinemamızın yüz yılın üzerindeki tarihine dönüp baktığımızda sinemamızı sinema yapan ilk isimlerden birinin Metin Erksan olduğunu söylemek abes değildir. Belge-film dediğimiz ilk denemelerin ardından uzunca bir süre “tiyatrocular”a emanet edilen yedinci sanat Metin Erksan’ın eliyle sinema hüviyetine “gerçek”ten kavuşmuştur.

Bir senarist, bir yönetmen, bir tarihçi, bir sanat felsefecisi; kısacası bir entelektüel ve sanatçı olarak Metin Erksan Türk sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. Hem kişiliği hem ürünleriyle her dönem konuşulan lakin günümüz haricinde çoğu dönem “kasıtlı” olarak üstü örtülmeye çalışılan büyük ve ilk auterümüz Metin Erksan sinemasında yine çok tartışılan ve özellikle çekildikleri dönemde yönetmenin topa tutulmasına neden olan ama bugün baktığımızda hem sinemamızda hem televizyon hayatımızda büyük öneme sahip Erksan’ın filmleri bir aydının arayış çabalarıdır. Filmlerin çekildiği yıllarda hem sinema eleştirmenlerince hem kültür adamlarınca adeta yuhalanan ürünleri sinemamızın altın çağını yaşadığı bugünlerde bile erişilemeyen hem estetiğe hem hikâye derinliğine sahiptir. Yine günümüz yaratıcı sinemasının temellerini atmış olan Metin Erksan’ın filmleri hem sanatçı olarak hem de bir aydın hassasiyetiyle sanat dünyasına sunulmuştur. Lakin aydınların birçok ülkede yaşadığı kaderi Metin Erksan da Türkiye’de yaşamış, sürekli göz ardı edilmeye çalışılmış; resmi ve gayrıresmi sansürle fikirlerinin önü kesilmeye çalışılmıştır.

***

Metin Erksan 1929 yılında Çanakkale’de doğar. Babasının bir vefa ziyareti sırasında doğduğu Çanakkale’den birkaç ay sonra ömrünü geçireceği İstanbul’a getirilir (Gündoğdu, 2017). Metin Erksan önemli bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmiş olmanın avantajlarıyla ilk öğrenimlerini iyi okullarda alır ve ardından sinemasını ve hayata bakışını derinden etkileyecek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimini tamamlar. Yönetmenin yedinci sanata geçmeden “sanatın neliği” üzerine aldığı eğitim şüphesiz sanat eseri üretirken kendine doğru bir arka plan oluşturmuştur. Erksan, üniversitede Sanat Tarihi Bölümüne bile isteye gittiğinin altını çizer, öz yaşamını anlattığı röportajlarda. Bu entelektüel bilinçle yapılmış bir hamledir. Geleceğin aydınına dair bize büyük bir ipucu verir. Sanat tarihi eğitimiyle eleştirmen olarak bulunduğu sinema ortamına senaryo yazarı olarak fiilen girer. Ardından ilk filmi Karanlık Dünya’yı (1952) çeker. Metin Erksan’ın sinemadaki sıra dışılığı ilk filminden itibaren görülmektedir. Karanlık Dünya o güne kadar bir Anadolu köyünde çekilen ilk filmdir ve bu ilk filmiyle Metin Erksan sansürle karşılaşır.

Karanlık Dünya’nın ardından 1950’li yıllarda edebiyat uyarlamalarının da olduğu birçok film yaparken kendi sinema dilini kurmaya başlar 1958 yılında gösterime giren Dokuz Dağın Efesi Metin Erksan sinemasının müjdesini verir. Hicran Yarası (1959), Gecelerin Ötesi (1960), Şoför Nebahat (1960) gibi filmlerle artık Metin Erksan Türk sinemasındaki yerini oluşturmaya başlamıştır. 1962 yılında Metin Erksan Yılanların Öcü filmiyle kendisini hem Türkiye’de hem de uluslararası arena kabul ettirecektir. Türk sinemasında bir dönemi kapatıp bir dönemi açan Metin Erksan bugün artık herkesçe yaratıcılığı kabul edilen bir auterdür. 1964 yılında ilk kez uluslararası ödüle layık görülmüştür bir Türk filmi: Susuz Yaz. Berlin’den Altın Ayı’yla dönen Erksan yine başka bir başyapıtıyla, Yılanların Öcü’yle, Kartaca Film Festivalinden en iyi film ödülünü alır. Suçlular Aramızda ile 1965’te Milano Film Festivali’nde En İyi Sosyal Konulu Film Ödülünü alır. Moskova Film Festivali’ne giden ilk Türk filmi de onundur, Los Angeles Film Festivaline davet edilen de o.

***

Metin Erksan sinemamızın öncülerindendir. İlk filmiyle sinemamızın mekânını değiştirmiştir. Belgesele yakın bir kurguyla müsamere filmlerinin atmosferini yıkmıştır. İlk filminin ardından çektiği onca filmde klasik sinemanın içerisinde yer alabilecek filmler de çekse hep bir arayış içinde olmuş hep yenilikçi fikirler getirmiştir sinemamıza. Şeytan (1974) gibi korku filmi çeken de odur, Hamlet gibi bir klasiği iğdiş ederek Kadın Hamlet’i (1976) yaratan da. Preveze gibi müthiş bir savaşı anlatmaya maddi gücünün yetemeyeceğini bilen sinemamızda Preveze’den Önce (1981) dramatik-belgesel filmi çekerek savaşın her detayını anlatmaya çalışan da yine Metin Erksan’dır. Bu açıdan bakıldığında 1975 yılında TRT için yaptığı ve sanat dünyasını olduğu gibi halkı da ayağa kaldıran beş farklı öykünün (Müthiş Bir Tren, Sazlık, Bir İntihar, Geçmiş Zaman Elbiseleri ve Hanende Melek) filmini çekmesi ancak Metin Erksan’a yakışırdı. Her daim kolaçan eden, sorgulayan, farklı bakan, yoran, düşündüren bir “aydın” yönetmen bu beş filmle birlikte kendi filmografisinde de aslında tamamen kendini bulduğu bir sanat dili yakalamıştır. Metin Erksan’ın filmlerinde ayrı ayrı görülebilen tutkulu ve saplantılı tipleri, sıra dışı mekânları, seyirciyi rahatsız eden öykü yapısı ve klasik başrol takıntılarını umursamayan tavrı bu beş filmde bir araya gelerek Metin Erksan’ın sanat dilinin toplamını oluşturmuştur.

***

Metin Erksan yine “cins” bir kafa olduğunu kanıtlayarak birçoğu yaşayan hatta günümüzde çok popüler olsa da o günlerde pek kıymet verilmeyen Ahmet Hamdi Tanpınar gibi çağdaş ve derinlikli yazarların uç ve zor hikâyelerini uyarlamak için yola çıkar; lakin hem kanal hem de halk tarafından büyük bir yaygara koparılacağından haberi yoktur.

Metin Erksan TRT için yaptığı bu filmlerde aslında oldukça özgür davranarak, herhangi bir maddi kaygı gütmeden sanatını icra etmenin rahatlığıyla kamera arkasına geçiyor, aslında bugünün bağımsız yönetmenlerinin yaptığı gibi. Yönetmen ilk filmlerinden itibaren kurmaya çalıştığı film dilini televizyon filmleriyle taçlandırıyor adeta. Çünkü Metin Erksan’ın birçok söyleşisi ve mülakatı okunduğunda/dinlendiğinde “o film yarım kaldı”, “film içime sinmedi”, “bu film eksiktir” gibi ibareler görülecektir. Lakin yine de yönetmen her filmine aynı düşünce ve meseleyle başlıyor.  Çünkü Metin Erksan hangi dönemde hangi şekilde film yaparsa yapsın iç bütünlüğünü sürdürmüş, kendi dilini devam ettirmiş, güncelin savrukluğundan etkilenmeyerek kendi yolunda ilerlemiştir (Gündoğdu, 2017).  Zaten kendi de “ (…) sanatçı zaten bir tane şeyin peşine düşüyor. Her filminde onu yapıyor” diyor Kesal’ın (2018) kitabında.

Metin Erksan’ın televizyon filmleri yayınlandıktan ve bugün sinema duayeni olarak kabul edilen birçok isim tarafından da ağır bir şekilde eleştirildikten, bir sürü gürültü kopardıktan sonra sinemamızın tarihinde yerini almıştır. Özellikle 1980 sonrası yaratıcı sinema denemelerinde ve sonrasında ayağa kalkan sinemamızda özellikle bağımsız yönetmenler verimleri ortaya çıkardıkça Metin Erksan’ın ve bu “öncü” filmlerinin değeri daha çok anlaşılmaktadır.

Metin Erksan’ın TRT için yaptığı filmler televizyonda gösterildikten sonra herkes bir köşeden Metin Erksan’a ağır hakaretler içeren yazılar yazar. Bütün bu olumsuz eleştirilerin temelinde ise yönetmenin halkın paralarını yediği ithamı var. Sadece sinemadan değil edebiyat camiasından da büyük eleştiriler yükseliyor, Türkiye Yazarlar Sendikası çok ağır ithamlarda bulunuyor lakin Erksan cevap vermemezlik yapmıyor; bununla birlikte görülüyor ki o zamanlar yadırganan ses “klasik” oluyor bugün (Kayalı, 2004).

Tüm bu olup bitenler aslında halk nezdinde anlaşılmayan bir sanatçının durumu. Çünkü o döneme kadar Türk sinemasının belli kalıpları vardı. Yeniliğe ve düşüncesi yoğun olan sinemaya alışkın değildi izleyici. Ayrıca tek kanallı devirde tüm Türkiye’nin akşam belli saatte ve belli bir içeriği izleme mecburiyeti bu “anlaşılmaz” filmlerle karşılaşınca zihinleri alt üst etti. Bu ister istemez sanatçı halk için, onun seveceği işlerle mi hemhal olmalıdır, sorusunu akla getiriyor. Elbette bu soruya Erksan’ın bir cevabı oluyor:

“Bazıları sanatı, sanat, toplum ya da insan için yaptıklarını söylüyorlar. Bence bu sözler boş iddialardan başka bir şey değildir. Evet, Buna kesin olarak inanıyorum. Her insan, her şeyi önce kendisi için yapar. Bunu namuslu olarak söylemek gerekir. Bir takım totemlerin ardına saklanmak bana göz boyayıcılık gibi geliyor. Çünkü bir sanat yapıtını tek bir kişi meydana getirir. Bunun sanat, toplum ya da insan için mi olduğunu seslendiği kitle değerlendirir. Her şeyin yanıtını ortaya konan yapıtlar verir.” (Erksan’dan aktaran Altıner)

Türk sinemasında edebiyat uyarlamaları ilk filmlerimizden itibaren görülmektedir. Bu uyarlamalar genellikle klasik anlatıda ve kurgudaki roman ve/veya hikâyelerin uyarlamalarıdır. Klasik anlatı ve kurgu tekniğiyle monoton ve dramatik öğeleri içeren bu tarz uyarlamaların yanında Metin Erksan’ın giriştiği iş oldukça farklıdır. Uyarlama eserlere de baktığımızda da net bir şekilde anlaşılmaktadır. İlk dönemlerde tiyatro uyarlamaları ardından Reşat Nuri, Halide Edip, gibi klasik hikâye anlatımını benimseyen uyarlamalar bunun yanında halen daha Peyami Safa’nın hemen hiçbir romanı,  Ahmet Hamdi’nin hiçbir eseri, Oğuz Atay’ın hiçbir romanı filmleştirilememiştir. Bunun sebebi yazarların hem postmodern öğeler seçmesi hem katmanlı bir anlatımı benimsemesi hem de klasik kurgunun dışında yer almalarıdır. Metin Erksan ise seçtiği hikâyeler göz önünde bulundurulduğunda oldukça cüretkâr bir hamle yaptığı aşikârdır. Zira seçilen eserler kolay kolay yorumlanamayacak öyküler değildirler. O dönem anlaşılmayan bir aydın olan Erksan ve televizyon filmleri için için Onaran (1994) şunları söyler:

“Kendisine tanınan bu imkânı piyasadaki yapımcılarda bulamayacağı için gereğince değerlendirmek istedi. Ve kendi sinema anlayışını ortaya koyan başarılı filmler yaptı. Ancak bu kısa hikayelerin 45’er dakikalık filmlere dönüştürüldüğü sırada psikolojik yoğunluğu elde etmek üzere ağır ve yineleyerek yaptığı çekimler, geniş seyirci kitleleri tarafından gereğince kavranamadı.”

 Metin Erksan bir aydın hassasiyetiyle her filminde ve her çalışmasında derinlikli çalışmalar

yürütür. Her filmi için uzun mesai harcar. Farklı bakış açısıyla o günkü klasik sinemanın mekânları dışında tek mekânlar,  kapalı stüdyo havasında geniş ve boş alanlar, sonsuzluk hissi yaratan atmosferlere Erksan sanat dilini şekillendirir.

Birçok filminde gerçeklik, rüyalar, bize gösterilen gerçeklik, fotoğraflar, anlatılan yaşanan gerçeklik gerçeküstü mekânlar, devasa yapılar, ters duruşlar, yansımalar, zıtlıklar açılar dener. Aydının görevi halka etki etmenin yanında uğraş verdiği meselenin de üzerine çıkmak, geliştirmek ve farklı kapılar açmaktır. Metin Erksan filmlerinin birçoğunda özel besteler kullanır. Sinemamızın pek alışkın olmadığı senfonik tınıları Erksan filmlerinde duyarız. Yine bazı filmlerinin jeneriklerine baktığımızda bu müziklerin Metin Erksanca derlendiğini görürüz. Filmin başından sonuna kadar her evresinde yönetmenin dokunuşunu, mekân ve sanat yönetimi detayları da yine yenilikçi ve aydın bir yönetmenin imzalarıdır.

***

Metin Erksan birçok filminde klasik jön ve aktris kullanmaktan hep uzak durmaktadır. Yine seyircinin alışık olmadığı yüzler kullanarak beklentileri yine alt üst etmektedir. Burada yine bir entelektüel tavır yer almaktadır. Minimalist oyuncu tercihiyle Metin Erksan daha çok filmlerin anlatısına ve sinematografisine yoğunlaşmıştır. Oyuncu yönetimi konusu Metin Erksan için büyük önem taşır. Birçok röportajında oyunculardan dem vurarak yapmak istediği filmi anlamadıklarından yakınır. Yönetmene göre oyuncular taşıyıcılardır asıl önemli olan filmin temelidir. Oyuncular sadece aracıdır. Bu yüzden yönetmen filmlerdeki oyuncu tercihlerinde rol yapabilme kabiliyetlerinden değil çehrelerinden yola çıkar. Bir konuşmasında oyuncu tercihi sorulduğunda “onun yüzü bu karaktere uyuyordu” diye bir yanıt verir muhabire. Yani yönetmen için büyük oyuncu diye bir şey yoktur daha çok tipi karşılayacak yüzlere ihtiyaç vardır. Bu anlamda da Metin Erksan’la beraber ilk film deneyimini yaşamış birçok aktör ve aktris bulunmaktadır.

***

Metin Erksan bir aydın olarak sanatını önceler ve sanatın hiçbir şeye boyun eğmemesi gerektiğini vurgular:

“Kendime neyi anlatmak istiyorsam kamerayı bir kalem gibi kullanarak onu anlatırım.”

“Ne demek rejisör nereden geliyor rejimantasyon, reji, inhisar, tekel.. tanrı kral demek tanrı kral, diktatörlük değil (…) efenim sinema kolektif bir iştir, hayır efenim kolektif iş değildir, sinema bir tek kişinin iradesi ve isteği dahilinde yapılan bir sanattır.”

Yukarıdaki cümlelerden anladığımız gibi Metin Erksan hep sıra dışı ve kendine hastır. Sinemasının dışında kaleme aldığı çalışmalar, (kitap olarak: Mare Nostrum Bizim Deniz / Yunan Sorunu, Avrupa Topluluğu, Atatürk Filmi) gazete yazarlığı, sendika/dernek kuruculuğu ve hiç dilinden düşürmediği “ben siyasi yetkeye selam bile vermem” tavrı bir aydın olarak Türk sinemasındaki yerinin kanıtıdır. Ülkenin güncel meselelerine kafa yoran ve bunlara çözüm üreten, kanunlarımızdaki problemleri irdeleyen ve dile getiren, tarımdan su kullanımına, reform hareketlerinden köy kalkınmasına kadar birçok alanda ülkesinin iyileşmesini arzulayan ve bunlar için kendini hırpalayan bir yönetmen sadece “sinemacı” olarak düşünülemez şüphesiz.

Sanat tarihi temeliyle bütün sanat dallarına duyduğu merakıyla, özellikle bir edebiyat “hastası” olan, Metin Erksan söyleşileri ve mülakatları okunduğunda / izlendiğinde fark edilecektir ki hep zihninde birçok projeyle Türk sinemasının eksiklerini ve Türk sinemasında yapılması gerekenleri dert edinerek düşünür, okur, yazar ve üretir. Sinemasında yarattığı tutkulu kahramanlar gibi Metin Erksan da Türkiye ve sanatımız için tutkulu ve hiç yılmadan çalışan, düşünen, üreten bir aydın olarak bu dünyadan göç etmiştir. Arkasında onlarca film, farklı meseleler üzerine yazılmış telif eserler, sayısız bitmemiş proje ve proje fikri, birbirinden farklı sebeplerle ortaya çıkan tartışmalar bırakarak ve en önemlisi Türkiye sanat ve fikir hayatına damga vurarak aramızdan ayrılmıştır.

Günümüz sanat ve özellikle sinema dünyasının en önemli eksiklerinden biri şüphesiz Metin Erksan gibi kendine has ve sıra dışı karakterlerin bulunmayışı, Erksan gibi güçlü ve tutkulu, yenilikçi ve kapı açan, döneminin çok ilerisinde ve açık fikirli olan, araştıran ve mesele edinen sanatçıların sayısının bir elin parmaklarını geçmeyişidir. Metin Erksan’ı minnetle anarak ve eserleri üzerinde daha fazla düşünülmesini ve çalışma yapılmasını ümit ederek yazıyı sonlandırıyorum.

KAYNAKÇA

 Altıner, B. (2005). Metin Erksan Sineması. İstanbul: Pan Yayıncılık.

Batur, E., Madra, Ö. ve Türker, Y. (2017). Metin Erksan Aşkta, Ölümden Başka Bir Şey Kalmadı (Metin Erksan’la Söyleşiler). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Esen, Ş. K. (2010). Türk Sinemasının Kilometre Taşları. İstanbul: Agora Kitaplığı.

Gündoğdu, M. (2017). Metin Erksan ‘Kuyu’da Bir Yönetmen. Ankara: Cümle Yayınları.

Kayalı, K. (2004). Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek. Ankara: Dost Kitabevi.

Kayalı, K. (2015). Metin Erksan, Lütfi Akad ve Yılmaz Güney Türk Sinemasından Öte Türk Kültürünün Deli Dahisi, Bilgesi Ve Gündelik Hayattan Fırlayıp Gelen Efsanesidir. Doğu Batı (Sinema Tutkusu I), 72, 11-26.

Kesal, E. (2018). Kendi Işında Yanan Adam. İstanbul: İletişim Yayınları

Onaran, A. Ş. (1994). Türk Sineması I. İstanbul: Kitle Yayınevi.

Muhammet Safa Karataş, (1988, Sivas) Türkçe Eğitimi Bölümünde lisans, Türkoloji Anabilim Dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Radyo, TV ve Sinema Anabilim Dalında doktora eğitimine devam ediyor. 2009’dan beri çeşitli dergi, gazete ve kitap eklerinde yazıları ve şiirleri yayımlanıyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments