Ana Sayfa 3. Sayı “Bir Yanım Kurt Kuş Yemiş Bir Yanım Bihaberdir”: Türk Aydınlarından Türk Okumuşlarına

“Bir Yanım Kurt Kuş Yemiş Bir Yanım Bihaberdir”: Türk Aydınlarından Türk Okumuşlarına

Author

Date

Category

“Ben çocukluğumda fes giymiştim, ilkokulda Kuran dersi gördüm, yazıp okumayı Arap abecesiyle öğrendim, sonra şapka giydim, gramafon çıktı, derken radyo kuruldu, resim sergileri yonutlar gördüm. İçinde yaşarken insan anlayamıyor. Şimdi yazdıkça şaşıyorum.”[1]

1915 doğumlu Melih Cevdet Anday, 1982 yılında yazıyor bu satırları. 2002 yılında, bunları yazdıktan 20 yıl sonra da ölüyor. Yani bilgisayar teknolojisinin gelişimini, özel TV’leri, cep telefonunu, interneti, e-posta ile iletişimi ve daha birçok teknolojik yeniliği de görüyor. Ayrıca Türkiye’nin doksanlı yıllarına dair siyaset ve kültür ortamını da bizzat içinde yaşayarak izliyor. Bir on yıl daha yaşayabilseydi, bugün artık insanlığın bir parçası hâline gelen olan sosyal medyayı ve “sanatçıların”, “akademisyenlerin” “like”lanma yarışını da, 2002’den beri epeyce değişmiş olan siyasi ve kültürel ortamı da görecekti.

Cumhuriyet dönemi Türk aydınları, gelişmiş ülke aydınlarından farklı olarak teknolojinin baş döndürücü hızla ilerlemesi ve bunun hem bireysel hem de toplumsal hayatı ve düşünceyi tepeden tırnağa yeniden şekillendirmesi, yani bireysel gurbet duygusu ile değil, Osmanlı’daki öncülerinden daha şiddetli olarak bir kültürel gurbet duygusu ile de savaştılar. Cumhuriyet’in öncü kadrosunun son sürat gerçekleştirmeye çalıştığı Batılılaşma hamleleri, Doğu’ya doğan ve Batı tipi bir eğitim alan aydınların, hangi sınıf veya klana ait ailelere sahip olurlarsa olsunlar, içine doğdukları toplumla içinde yaşlandıkları toplum arasında her geçen gün açılan büyük bir kültürel ve toplumsal fark oluşmasına sebebiyet verdi. Genç Türkiye Cumhuriyeti hızlıca şekil açısından modernleşirken Türk aydını da farkında olarak ya da olmayarak gurbette kalmaya başladı. Aydının, annesi ve kızı, babası ve oğlu arasında ilk bakışta küçük görünen, ancak hepsi üst üste konulunca günlük yaşamın sürdürülmesinde büyük farklar oluşmasına sebebiyet veren çeşitli detaylar doğal olarak “bu ülke”ye has bazı patolojilere yol açtı. Cumhuriyet aydını çoğu zaman varlığını, arasında kaldığı iki kuşak ve anlayışı salimen birbirlerine çıkarabilecek bir köprü hâline getirmek ve bunu yaparken de akıl ve ruh sağlığını korumak zorundaydı. Esasında dönemin aydını, öncülerinden devraldığı fikirlerle tarihsel olarak olmak istediği yerdeydi belki, ama ait olmak istediği yer ile gerçekten ait olduğu yer arasında bazen baş döndürücü bir uçurum vardı. O, bugün kurulu ve dinamikleri azdan çoktan belli bir toplumsal düzene doğmuş olan bizlerin hiç tecrübe etmediği duygular barındırıyordu. Bulunduğu yere bir türlü tam ait olamıyordu Türk aydını. Hep kenarda kalma duygusu ve olduğu yere yakışmadığını düşünmenin trajedisi vardı.  Batılı aydınların taklidi olmaktan da öte kendi kendisinin taklidi, hatta bazen halkın gözünde taklidin bir parodisiydi.

Her keskin dönüşümde olduğu gibi radikaller, muhalifler ve de tabi ki bir de sentez arayanlar ortaya çıktı. Bir öncüye, Ziya Gökalp’e “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ı yazdıran sebeple, daha az parlak bir aydına, Örneğin Mümtaz Turhan’a “Garplılaşmanın Neresindeyiz” i yazdıran sebep değişmedi.  Yoksul Cumhuriyet’in bin bir emekle yetiştirdiği Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve benzeri  “sentezci” aydınlar Batılılaşmaktan vazgeçmenin ne demek olduğunu, nelere mâl olacağını iyi biliyorlardı. Ama diğer taraftan içleri de rahat değildi. Hem ruh dünyalarında bir kaos vardı hem de toplumu izliyorlar, işlerin pek de iyi gitmediğini, ortaya bir ucube çıkmakta olduğunu görüyorlardı. Öyle bir noktaya vardılar ki, Batılılaşmayı da gelenekselliği de birlikte savunmak zorunda kaldılar. Çünkü hangisini inkâr etseler kendilerini inkâr etmiş olacaklardı. Sentezci aydınların ömürleri düşüncelerinin zamanla toplumda da oldukça çarpıtılmış, -hatta artık onların fikirleri olmaktan çıkmış- bir halde karşılık bulduğunu bizler kadar iyi görmeye yetmedi.[2] Siyaset de ve zamanla devlet de sentezcilerin lehine dönüştü ve çalıştı.  Özellikle Necip Fazıl gibi bir ikonun çıkardığı derginin üslubuyla işi tabiri caizse avamlaştırması bir dönüm noktası oldu. Sessiz çoğunluklar yavaş yavaş harekete geçmeye başladılar. Batılı eğitim alan ama geleneksel olan ve de özünde ne Batılı ne de geleneksel olan yepyeni bir kuşak türedi. Ortaya daha büyük bir karmaşa çıktı. Bugün bu kuşakların devamı Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturmakta ve de toplumsal yaşam dinamiklerini belirlemekte.

Türk halkı Genç Cumhuriyet’in tüm çabalarına rağmen millet olamadı. Türkiye’de rejimin ve de devletin dayandığı temel sâiklerde bile büyük çoğunluklu bir uzlaşı hiçbir zaman sağlanamadı. Bugün gelinen noktada en azından metot olarak yanlış uygulandığını ve yaklaşık iki yüz yıldır uygulayanların bile kafalarının epeyce karışık olduğunu gördüğümüz Batılılaşma ve esasında özünde Batılılaşma’ya anti tez olarak ortaya çıkan gelenekten beslenme düşüncesinin karşılıklı olarak bazen bilinçsiz ama çoğu zaman bilinçli olarak yanlış anlaşılması, aktarılması, siyaset lehine hoyratça kullanılması Türk halkının kalbini ve kafasını karıştırdı. Türkler, kafaları oldukça karışık, bu yüzden fikirleri kolaylıkla değişebilen ve toplumsal dinamikleri oldukça gergin, güvensiz ve dolayısıyla buluttan nem kapan bir toplum hâline geldi. Bütün ideolojilerin yerli savunucuları bu halkın içerisinde yaşamaktadırlar ve dolayısıyla bu büyük gerilim ve tahribattan paylarına düşeni almaktadırlar.

Doğu-Batı sentezciliği toplumu izleyen sanatçıların gözünde haklı olarak Doğu-Batı çelişkisine dönüştü. Giderek büyüyen, yerleşen ve varlığına, varlığını unutturacak kadar alıştırarak Türkiye’nin Ruhu hâline gelen bu büyük gerilim en güzel örneklerini Türk Edebiyatında gösterdi. Modern Türk Şiiri ve Türk Edebiyatı her zirveye çıktığında merdiveni bu açmaz ve gerilimdi. Her şeyden önce mesele sahiciydi. Toplumsaldı. Sokağa çıkınca gözlemlenebilecek kadar sarihti.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Tarık Buğra, Kemal Tahir, Yahya Kemal, Orhan Kemal, Edip Cansever, Yusuf Atılgan, Turgut Uyar, İsmet Özel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Reşat Nuri Güntekin, Attilâ İlhan, Oğuz Atay, Orhan Pamuk ve daha niceleri hep bu gerilimden beslendiler. Tabi bu gerilime baktıkları yerler ve de duygulanımları farklıydı. Kısa bir şekilde özetlenmesi mümkün olmasa da, Yakup Kadri aydının halkı ile karşılaşınca duyduğu hayal kırıklığını ve kuşaklar arası uyumsuzluğu, Sait Faik bireye dönüşümü, Oğuz Atay Türk aydınının acıklı sefaletini anlattı. Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur’da bu gerilim üzerine uzun uzun düşündü. Orhan Pamuk ise Türk burjuvazisinin hamlığını içerden gözlemledi. Türk sinemasında, Gurbet Kuşları, Vesikalı Yarim, Ah Güzel İstanbul gibi üç kült film bile, o dönemin toplumsal yapısı ve dönüşümü üzerinde ne denli düşünüldüğünün bir göstergesi. Söylediğimiz gibi, duygusal ve toplumsal bir gerçek vardı ortada. Bir açmaz. Günden güne büyüyen göç dalgası ve çarpık kentleşmenin iyice su yüzüne vurduğu bir kültürel olmamışlık. Her gün içine uyanılan, içinde yaşanılan, bürokrasisinden camisine, akademisinden sosyal yaşama değin hayatın her ânında olan bu gerilim bir türlü bir çizgiye oturamadığı gibi iyice belirginleşti ve bugün artık Türkiye’nin Ruhu hâline geldi.

Türk aydını en azından sanatçıları bakımından[3] anlatıla geldiği ve hep çoğu zaman küçümsendiği, alaya alındığı gibi halktan kopuk değildi ve hiçbir zaman olmadı. Halkın dünyasına, gündelik yaşamının içine sinen köşe dönmeciliğe ve küçük numaralara uyum sağlayamayan herkesin halka tepeden bakmakla itham edilegelmesi bu peşin hükme sebep oldu. Türk aydını halkı ile çoğu zaman uyumsuzdu, ama onu çok iyi izledi ve anlattı. Tarihte Cumhuriyet dönemi Türk aydını kadar kendi halkını ve toplumsal meselelerini, -üstelik kendi tarihlerinin en büyük dönüşümüne doğmuş olmalarına rağmen- bu kadar iyi gözlemleyen aydınları bulmanın zor olduğuna inanıyorum. Jön Türklerden bugüne her dönemde Türkiye’nin Ruhunu ortaya koyan, onu ince ince çözümleyen ve anlatan şairler, yazarlar ve sonrasında da sinemacılar hep olmuştur. Sayıları her zaman azdır. Ama nitelikleri ve gerçekleri görme, bu gerçekleri aktarabilme kabiliyetleri yüksektir. Halktan ve halkın derin ve gerçek gündeminden kopuk bir aydın türünün Tehlikeli Oyunlar, Yaban, Bereketli Topraklar Üzerinde, Huzur, Cevdet Bey ve Oğulları -ve daha niceleri- gibi her biri toplumun farklı bir kesimini başarıyla anlatan derinlikli roman, başta Refik Halit Karay, Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve  Sabahattin Ali’nin öyküleri olmak üzere halkın adeta “ciğerini okudukları” metinler yazabileceğine inanmak mümkün değildir. Ayrıca Yeşilçam olarak adlandırılan Klasik Türk Sinemasının ortalama yapımlarında bile çoğu zaman dönemin gerçekliğini ve de ruhunu yansıtmakta başarılı olduğunu söylemek durumundayız.

Yenilik ve gelenek gerilimi, üstelik yeniliğin de geleneğin de hep yanlış anlaşılması, bir türlü ne olduklarının tam olarak bilinememesi, bunun sosyal hayata yer yer yer gülünç şekilde ve genellikle de trajedi olarak yansıması, İslâm’ın özellikle de yanlış kentleşmenin bir sonucu olarak gecekondu yorumlarının yayılıp bugünkü inanç anlayışına hâkim duruma gelmesi, bir yandan devam eden yoksulluk, gelir dağılımdaki uçurum ve geçim sıkıntısı, çirkin ve içinde yaşamanın can sıktığı, yaşam enerjini alıp götüren kentler ve kasabalar, gösteriş budalalığı, avam siyasetin her şeyi saran pespayeliği, adalet ve de toplumsal, bireysel güvenlik duygusunun zayıflaması ve daha niceleri. Bugün Türkiye’nin Ruhu telafisi kısa vadede mümkün görünmeyen bu büyük açmazdır. Peki bugün Türkiye düşünce ve kültür dünyası bu durumun farkında mı?

Bugün kültür dünyamızda ve edebiyatımızda en basit anlatımla bir sebepsizlik var. Yukarıda anlatageldiğimiz kültürel gerilim sokakta, siyasette ve de her alanda devam etse de buna bakacak göz, bunu anlatacak dil yok. Sosyal medyanın gücü ve insan olma hâlinin tuzaklarından birisi olan beğenilme tutkusu düşünce ve kültür dünyamızı da eline geçirmiş durumda. “Takipçi sayısı” diye bir olgu var. Kültür hegemonyasının “sağında” yer tutan kesimler kendilerine ait dergilerde hepsi birbirinin aynısı olan ve sonsuza kadar uzatılabilecek bomboş merhamet, iyilik, nostalji temalı sözde şiirler, metinler, öyküler yazıyorlar. Kendilerine yakın yayınevlerinden kitaplar çıkıyor, kendilerine yakın TV’lerde bu zatlar yine birbirlerini ağırlayıp iyilik ve merhamet üzerine konuşuyorlar.  Belediyelerde üçüncü sınıf kültür adamlarına methiyeler düzülüyor. “Solda” yer alan kesimler ise havanda su dövmeye, ithal acılar çekmeye ve kendi dillendirdikleri dışındaki her şeyi gerçek dışı görerek klanları içerisinde kalan ve bu toplumla büyük oranda alakasız tez ve söylemlere devam ediyorlar. Gerçeklikten ve toplumsal olandan en uzak olanın en nitelikli kabul edildiği sol klanın, nitelikli yayınlar yapmakla iftihar eden çeşitli ”liberal sol” yayınevlerinin nedense sadece “Türk” söz konusu olunca, Türk aydını veya mesela Türk Felsefecisi yerine “Türkiyeli aydın”, “Türkiyeli felsefeci” vs. şeklinde ibareler kullandıkları ve bu maksatlı sefilliği bir hümanizma sandıkları biliniyor. Geleneksel olarak siyasetin kontrolünde ve dolayısıyla rüzgâr ne tarafa eser ve dünya nimetlerini ne tarafa savurursa orada pozisyon almakta mahir sağ kültür klanının da bu tarz sefilliklere kesinkes kapalı olduklarını söyleyemeyiz tabi ki. Arada kalıyormuş gibi görünen, ama aslında yok sayılan nitelik ve derinlik kaygısındaki insanlar ise çoğu zaman seslerini bile duyuramadan yitip gidiyorlar.  Bugün Türkiye kültür ortamında taraf olanın hissizleşip niteliksizleştiğini, taraf olmayanın ise bertaraf olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin gerçek gündemine dair bir şeyler söylenmesi yerine gerçek gündemi unutturacak çeşitli narkozlarla günler geçiriliyor.  Kötü şiirler, berbat romanlar, uzun metinler yazan ancak hiçbir şey anlatmayan çeşitli yazarlar, akademisyenler ve “düşünce adamları” hiçbir şey söylemeyen dergiler çıkarıyorlar[4], komiklikler ya da abuk sabuk tespitler içeren tweetler atarak takipçi “kasmaya”, İnstagram’da beğenilmeye çalışıyorlar. Herhalde Türk Okumuşu[5] yaklaşık iki yüz yıllık tarihinin hiçbir döneminde bu kadar gülünç durumlara düşmemiş, bu denli beğenilme meraklısı olmamıştır. Tıpkı tarihin hiçbir döneminde gerçeklerden bu kadar uzakta olmaması gibi.

Yazımının tezine geldik. Bu yazının tezi şu: Bugün Türk okumuşu daha önce hiç olmadığı kadar halktan kopuk. Üstelik “sağın” bütün yerlilik, millilik, halka yakın olma, “solun” geleneksel tezi olan halkın ve ezilen kitlelerin yanında olma söylemlerine rağmen. Bugün Türk okumuşu halktandır. Büyük çoğunluğunun bırakın dedesini ve/veya babasını, bizzat kendisi köyde, kasabada veya bir Anadolu kentinde alt-orta gelir grubuna mensup olarak doğup yetişmiş tipik bir taşralıdır. Ancak kendisini ve dolayısıyla içinden olmakla, yerlisi olmakla övündüğü halkını anlayabilmekten, anlatabilmek uzaktır. Türk okumuşu aynaya bakınca gördüğünü yorumlamaktan aciz bir hâldedir ve sıfırı tüketmiştir.  Bugünkü Türk okumuşlarının halka uzak olmakla, seçkin olmakla itham ettikleri Türk aydınlarının ise büyük bir kısmı “Beyaz Türklerden” gelmekle birlikte bugün halkın içinden çıkmakla iftihar eden okumuşlarımıza oranla, Türk toplumu ve onun damarlarında dolaşan büyük kültürel gerilimimizi çok daha iyi tanımış ve anlatabilmişlerdir.

Yaklaşık iki yüz yıllık Türk aydın geleneği artık can çekişmektedir. Tamamen ölümü çok yakındadır. O gün geldiğinde, “beyaz” Türk aydının salasını “yerli” Türk okumuşu verecektir.

[1]Yazdıkça Şaşıyorum”, 9 Ağustos 1982 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

[2] Doğu-Batı sentezciliğinin burada yer verilmesine gerek olmayan pek çok türü ve teorisyeni oldu. Ancak bu düşünce yapısı her somutlaştığında ve bir şekilde sahneye çıktığında hüsranla sonuçlandı. Bu hüsranın sebebi ne olabilir? Gerçeklik hissi vermemesi mi? Doğuluların gözünde Batılı, Batılıların gözünde Doğulu olmak mı? İddia edildiğinin aksine bu halkın yapısına uymaması mı?  Günün sonunda gülünç duruma düşmek mi?

[3] Türk aydın tarihinin leitmotivi her zaman Türk sanatçısı olmuştur.

[4] Hiçbir şey anlatmayan metinler neden yazılır ve hiçbir şey söylemeyen dergiler neden çıkar? Bunun bir açıklaması olmalı herhalde. Türkiye kültür ve düşünce dünyasında, hiçbir şey söylememeyi ama yine de bir şeyler söylüyor görünmeyi seçmişsen, muhakkak ki bir amacın vardır. Bu, çoğunlukla direkt olarak maddi (bir şeyler söylüyor görünmenin sana başka alanlarda getirdiği avantajın parasal bir gelire dönüşmesinden bahsediyorum), bazense parasal olarak ölçülebilecek “ayni” bir amaçtır.

[5] Bu kesimlere Türk aydını demeyi, Türk aydın geleneğine bir hakaret olarak gördüğümden bu şekilde adlandırmayı seçtim.

Onur Bayrak, (1988, Erzurum) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Şairi Öldürdüler (2014) ve Buhrannâme (2017) isimli iki şiir kitabı vardır. Ankara’da yaşıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments