Cavit Bey

Author

Date

Category

Giriş

Türk siyasi hayatında Cavit Bey olarak bilinen Mehmet Cavit Bey, devrin şartlarına göre iyi bir eğitim almış; Fransızca okuyup yazabilen ve İktisat dergilerinde yazıları yayınlanan entelektüel bir kişidir. İktisadî konulara hâkimiyetiyle bilinen Cavit Bey, Selanik’te bir süre öğretmenlik yapmış; bu esnada İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleriyle tanışmış ve cemiyete girmiştir. Yahudi dönmesi olan Cavit Bey, Türk siyasî hayatında hızla yükselmiş ve uzun yıllar İttihat ve Terakki’nin Maliye Nazırlığını yapmıştır. Bu yükselişinde iktisadî bilgisinin ve hatipliğinin büyük bir rolü vardır. Onu tanımlamaya ya da anlatmaya çalışan devrin yazarları genellikle Cavit Beyin, zekâsını, gururunu ve korkaklığı dillendirmektedir. Eleştiren muarızları ise onun Yahudi dönmesi olduğunu hatırlatmak amacıyla David ismini kullanmış; Masonluğunu sürekli gündeme getirmişlerdir. Ancak Cavit Bey hitabetiyle ve bilgisiyle bazı rakiplerinin takdirini de kazanmıştır. Her başı sıkıştığında soluğu yurt dışında alan Cavit Bey, I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle birlikte yine yurt dışına çıkmış ve uzun bir süre İsviçre’de kalmıştır. İstiklal Savaşının kazanılmasıyla birlikte ve yurt dışındaki İttihatçıların dönmesine Anadolu’ hükümetinden izin çıkınca İstanbul’a dönmüştür. İzmir Suikastı çıkıp hesaplaşmalar başlayınca, yine yakınları yurt dışına çıkmasını önermişler, ancak artık kaçmaktan usanmış olan Cavit Bey, bu öneriye uymamış ve idama giden yolun kararını vermiştir. Cavit Bey, entelektüel kişiliğe sahip mülayim bir adamdır. Hiçbir zaman sertlik yanlısı olmamıştır. Ancak, paşaların hesaplaşmasının bir kurbanı olmuş ve hayatı İstiklal Mahkemesi kararıyla, Ankara’da noktalanmıştır.

A. Selanik Günleri

1875’de Selanik’te doğan Cavit Bey, Dönme[1] camiasından tüccar Recep Naim Efendi’nin oğludur. On yaşında babasını kaybeden Cavit Bey; annesi Fatma hanım tarafından yokluklar içinde yetiştirilir.[2] İlk tahsilini, Selanik’te Şemsi Efendi Mektebinde, Orta öğrenimini de, Feyzi Sübyan Rüştiyesi’nde yapar. Daha sonra İstanbul’a giderek İstanbul Lisesi’nde ve Mülkiye de okur. Mülkiye’den 1896 senesinde pekiyi (aliyyülâlâ) dereceyle mezun olur. 1902’e kadar İstanbul’da birkaç okulda görev yapar ve bu tarihte siyasî gayelerle görevinden ayrılarak, Meşrutiyet taraftarı muhalefetin gelişip güçlendiği bir merkez olan Selanik’e döner. Ve yeni kurulan Mekteb-i Fevziyye adlı lise seviyesindeki bir okulun müdürlüğünü üstlenir.[3] Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin teşkilatlanmasında ve Selanik mason locasında aktif rol alan Cavit Bey, cemiyetin İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmesiyle 1907’de bu cemiyetin üyesi olur ve faaliyetlerini burada sürdürür.[4] Artık, çekirdeği Selanik’te oluşturulan örgütün içindedir.[5] Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte İttihat Terakki’nin ileri gelenleriyle İstanbul’a gelir ve Cemiyet içinde aktif olarak çalışır. Ve Mektebi Mülkiye’de İlm-i İktisat ve İstatistik dersleri vermeye başlar; ancak 1909’da bırakır.[6]

B. İstanbul Günleri

  1. Meşrutiyetin ilanından sonra yapılan seçimler sonunda Meclis-i Mebusan’da I. (1908–1912) ve II. (1912) dönem Selanik Mebusu, Selanik’in Balkan Savaşı sonunda Yunanistan sınırları içinde kalması üzerine de, III. dönemde (1914–1918) Kal’a-i Sultani (Çanakkale) sancağı mebusu olur. Ayrıca 1916 ve 1917 yıllarında İttihat ve Terakki’nin yönetici kadroları içinde yer alır.[7]

Cavit Bey, ilk defa Tevfik Paşa kabinesinde (14 Nisan–5 Mayıs 1909) Maliye Nazırlığına getirilir; ancak kendilerinden izin alınmadığı gerekçesiyle, İttihat ve Terakki bu atamalara karşı çıkar. Cavit Bey istifa etmek zorunda kalır.[8] 25 Haziran 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa’nın kurduğu kabinede Maliye Nazırlığı’na getirilir.[9]

31 Mart Ayaklanmasında Selanik’e kaçan Cavit Bey, Harekât Ordusunun duruma hakım olmasıyla birlikte yurt dışındaki İttihatçılarla birlikte başkente döner. Maliye Nazırlığı döneminde sürekli borç para bulmak için Avrupa başkentlerini (Paris, Londra ve Berlin) dolaşır.

Cavit Bey, İbrahim Hakkı Paşa hükümetinde de (12 Ocak 1910 – 29 Eylül 1911) aynı görevi sürdürür. 9 Mayıs 1911’de malî ve idarî alanda önemli reformlar yapmaya çalıştığı bir dönemde,[10] Mahmut Şevket Paşa’nın desteklediği parti içi muhalefete ( Hizb-i Cedid ) direnemeyerek istifa eder.[11]

Balkan bozgunu sonucu 30 Ekim 1912’de iktidara gelen Kamil Paşa Kabinesi’nin ilk işi, koyu bir İttihatçı avını başlatmaktır. Baskılar artınca Fransızların yardımıyla Avrupa’ya kaçar. İttihat ve Terakki, Kabil Paşa Hükümeti’nin Edirne’yi Bulgarlara bırakmasının yarattığı havadan yararlanır ve 23 Ocak 1913’te Enver Bey’in liderliğini yaptığı İttihatçı bir grup “Babıâli Baskını”nı gerçekleştirir. Bunun üzerine Cavit Bey İstanbul’a döner. Kabinede Maliye Nazırı olmasına karşın Almanya ile yapılan ittifaktan ve Savaşa dâhil olunduğundan sonradan haberdar olur ve bunun üzerine istifa eder. Talat Paşa kabinesinde Maliye Nazırı (1917) olarak tekrar görev alır. Mondros Mütarekesi imzalanır ve her şey bitmiştir artık.

3 Kasım’da Talat, Enver ve Cemal Paşalar ile diğer Cemiyet ileri gelenleri yurt dışına kaçmıştır. Sait Halim ve Talat Paşa kabinelerinde görev alanlar Divan-ı Âliye sevk edilir. Meclisin Aralık ayında dağıtılmasından sonra, İttihatçılar üzerindeki baskı yoğunlaşmaya başlar. Çok sayıda önde gelen Cemiyet üyesi tutuklanır. Tutuklanacaklar arasında Cavit Bey’de vardır; önce arkadaşı Hüseyin Cahit’in kaçma ve saklanma önerisine sıcak bakmaz. Cavit Bey teslim olmak ister; ancak dostları Avrupa’ya gitmenin mümkün olabileceği düşüncesiyle, buna engel olurlar. Cavit Bey, İstanbul’da 106 gün bir dostunun evinde saklanır. Nihayet Fransızların yardımıyla Avrupa’ya kaçar. Bir müddet Fransa’da kalan Cavit Bey, İsviçre’nin Lozan şehrine geçer. Cavit Bey, otuz dört ay evvel terk ettiği İstanbul’a 3 Temmuz 1922 Pazartesi günü döner.

Milli Mücadele devam ederken içerde İttihatçılar arasındaki iktidar mücadelesi de devam etmektedir. İlk Millet Meclis farklı görüşlere sahip birkaç gruptan oluşmaktadır. Meclis üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek için Mustafa Kemal, Mayıs 1921’de, güvendiği yandaşlarından Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu oluşturur. 6 Aralık 1922’de Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu “Halk Fırkası”na dönüştürme niyetini ilk kez açıklar. Önde gelen bazı gazetecilerle olan görüşmelerinde halifeliğin kaldırılması ve Cumhuriyet kurulmasından ilk kez söz eder. 1923 Mart ayı sonunda İkinci grup liderlerinden Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’in muhafız kıtası komutanı Topal Osman tarafından öldürülür. 1 Nisan’da Mustafa Kemal Meclisi dağıtma ve yeni seçimlere gidilmesi niyetini açıklar. Bir hafta sonra da, yeni parti için dokuz umdelik (ilke) bir beyanname sunar. 15 Nisan’da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na ilişkin değişiklik meclisten geçer ve ertesi gün meclis dağıtılır.

Ankara’da bütün bunlar olurken İstanbul’da ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son kongresi yapılmaktadır. Kongreyi toplantıya, İttihat ve Terakki’nin eski İstanbul patronu ve Karakol kurucularından Kara Kemal Bey çağırmıştı. Kara Kemal, Mustafa Kemal’le Ocak ayında İzmit’te, İttihatçıların gelecekteki rolüne dair gizli müzakereler yapmıştır. Kongre, kendi dokuz maddelik programını kaleme almış ve yeniden canlandırılmış İttihat ve Terakki’nin liderliğini Mustafa Kemal’e önermiştir. Mustafa Kemal ise bu onurlandırmayı nazikçe geri çevirmiştir. Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında yeni bir meclis için iki dereceli seçimler yapılır. Adayların nitelikleri ve geçmişleri bizzat Mustafa Kemal tarafından adamakıllı bir incelemeye tabi tutulmuş olduğundan, İkinci Grup’tan hiçbir üye yeni Meclise girememişti. Yeni meclis ilk olarak 11 Ağustos 1923’te toplanır. Müdafaa-i Hukuk Grubu kendini Halk Fırkası adıyla yeniden yapılandırır ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün varlığını devralarak, kendisine bir hamlede ülke çapında örgüt sağlamış olur.[12]

İsmet Paşa (İnönü) kendisi dâhil kimsenin beklemediği şekilde Lozan’daki Türk heyetinin başkanlığına atanır. Bu göreve seçilme nedenlerinden biri Mustafa Kemal’in onu kendisine sadık ve güvenilir bir destekçi olarak görmesidir.[13] Gece İsmet Paşa şerefine, Fatih Belediyesi’nde verilen ziyafette, Cavit Bey, İsmet Paşa ile konferans hakkında sohbet eder; İsmet Paşa, gitmeden evvel, kendisiyle mutlaka görüşmek istediğin söyler ve İsviçre’den bir telgraf gönderecek olursa gelip gelemeyeceğini sorar. Cavit Bey, o gece İsmet Paşa ile bir saat görüşür.[14]

İsviçre’den, Duyun-u Umumiye dayinler vekili seçilerek, yurda dönen Cavit Bey, I. Lozan Müzakerelerinde Türk heyetinin, malî müşaviri olarak görev alır.[15] Cavit Bey, Lozan’a gitmeden evvel olduğu gibi; gittikten sonra da, bir hayli eleştirilir, suçlanır ve saldırıya uğrar.[16] Cavit Bey, Türk delegasyonuna yaklaşık bir ay sonra katılır. Osmanlı Borçları işi görüşüldüğü sırada, (12 Aralık 1922) Lozan’a varır. Onun Maliye Nazırlığı sırasında, Fransa’dan alınan borçlar konusunda, görüşüne başvurulur.[17] Burada Fransızlar lehine çalıştığı iddia edilen Cavit Bey, verilen emir üzerine arkadaşlarıyla birlikte Lozan’ı terk eder. Cavit Bey, eşiyle birlikte İsviçre’de bir dağ oteline çekilir.[18]

İsmet Paşa’nın beyanatında da fazla izahat bulunmamasından dolayı, Cavit ve Hamit Bey’lerin, hangi hususlarda ecnebiler menfaatine çalıştıkları meçhul kalmaktadır; diyen Himmetoğlu şöyle devam eder:[19]

Ne Cavit Bey’in, ne de Hamit Bey’in, ecnebiler menfaatine, yani memleket aleyhine, herhangi bir harekete geçmelerine imkân olamaz. Bu beyanat, Hamit Bey’in dediği gibi, kendilerini çekemeyen ve çekememesi de mümkün görülen, Rıza Nur’un ve belki de, ona iştirak eden diğer bazı zevatın, İsmet Paşa üzerinde yaptıkları tesir ve telkinlerden mütevellit olsa gerek

20 Kasım 1922’de başlayan Konferansta ilk iki ay içerisinde hiçbir sorunda anlaşma sağlanamaz ve görüşmeler kesilir. Görüşmeler ancak 23 Nisan 1923’te yeniden başlar. Antlaşma uzun müzakerelerden sonra 24 Temmuz 1923’te Lozan’da imzalanır.[20] Meclis barış antlaşmasını oybirliğiyle olmamakla birlikte kabul ve Ekim 1923’te son İngiliz askeri İstanbul’u terk eder.[21]

  1. İzmir Suikastı ve Cavit Bey

İzmir Suikastı,[22] Türk siyasî tarihinde önemli bir yere sahiptir. Mustafa Kemal Paşa’nın siyasî rakiplerini temizlemek için, İstiklal Mahkemelerini kullandığı iddiasıyla birlikte günümüze kadar tartışıla gelen bir konudur. Bu olay bir çeşit İttihatçıların hesaplaşması olup, birçok İttihatçı gibi Cavit Bey’in de hayatına malolmuştur.

İstiklal Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması üzerine, İttihatçılar kendilerini boşlukta bulur. Dışarıdakiler geri dönmüşlerdir. Savaş yıllarını İsviçre ve Fransa’da geçirmiş olan Cavit Bey ise, Düyun-u Umumiye’ye Dâyinler Vekili seçilerek dönmüştür. Kara Kemal Bey, yeniden şirketlerinin başına geçmiş; eski arkadaşlarıyla Mes’adet Hanı’ndaki yazıhanesinde buluşmakta, işsiz kalan arkadaşlarını kollamaktadır. İttihatçılardan bazıları yeni kurulan devletin çeşitli kademelerinde siyasetçi ya da bürokrat olarak faaliyette bulunmaktadır. İçlerinden bir grup, siyasî hayattan beklentileri gereği Halk Fırkası’nın 1923 genel seçimleri için ilan ettiği “9 umde”sine karşılık onlar da “9 maddelik” bir program taslağı hazırlamıştır. İlk çatışmalar İstanbul ve Ankara gazeteleri arasında başlamış; zaman-zaman başgösteren karşı devrim hareketleriyle de sertleşmiştir. İstanbul, Ankara’nın attığı her adımı alaylı ve küçültücü bir muhalefetle karşılamaktadır. Bu tutum çoğulcu ve hürriyetçi bir siyasî hayatın koşulları altında yapılabilmektedir. En büyük çatışma Ağa Han’ın, İsmet Paşa’ya gönderdiği, Saltanatın kaldırılmasını kınayan mektubunu bazı gazetelerin yayınlamasıyla başlamıştır.[23]

Her başı dara düştüğünde, siyaseti bırakıp köşesine çekileceğini söyleyen Cavit Bey, İstanbul’a döndükten sonra bu sözlerini unutup, yavaş-yavaş siyasî çalışmalarına başlar. Bu gözü kara, cesur ve teşkilatçı insanların Cavit Bey gibi, güzel konuşma yeteneğine sahip, bir entelektüele ihtiyaçları varadır. Bu nedenle onu rahat bırakmazlar.

Halk Fırkası mebusları olarak meclise giren Şükrü ve İsmail Canbulat Beyler, meclisteki gelişmeler hakkında Cavit Bey’e düzenli rapor göndermektedir.[24] Mektuplar, böyle olağanüstü dönemlerde rapor olarak nitelenebilmektedir. Mecliste, yaklaşık seksen dolayında İttihatçı milletvekili bulunmaktadır. Milli Mücadele önderleri de, zamanında Cemiyetin üyeleridir. Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve İsmet İnönü bunlar arasında yer almaktadır.[25] Mustafa Kemal 1923’de Hâkimiyet-i Milliye gazetesine verdiği demeçte bu gerçeği: “Hepimiz İttihat ve Terakkinin azasıydık” diyerek ifade eder.[26]

1924 yılında muhalefet, TBMM içinde oluşmuştur ve eski geleneklere bağlı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Yeni fırkada Ali Fuat ve Kazım Karabekir Paşalar ile Rauf ve Dr. Adnan Beyler gibi ünlü isimler yer almaktadır ve Mustafa Kemal Paşa karşısında ağırlığı olan bir muhalefet oluşmuştur. Yeni fırkada eski İttihatçılar ile eski İkinci Grup üyeleri vardır. Fırkanın örgütlenmesinde, eski Ankara Valisi Abdülkadir, I. Dönem Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, İzmit Mebusu ve İttihat ve Terakki’nin eski Maarif Nazırı Şükrü Bey yer almıştır. Fırka Mecliste enerjik bir muhalefet yapmaktadır.[27]

İttihatçılar arasındaki bu iktidar mücadelesi sürekken, 1925 yılının Şubat ayında, Doğu illerinde Şeyh Sait İsyanı başlar. Hükümet Doğu illerinde sıkıyönetim ilan eder. 25 Şubat’ta Meclis yeni bir yasa çıkararak, dinin siyasete alet edilmesinin suç olduğunu ve vatana ihanet sayılacağını, “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na ekler. Ayaklanma ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasında, ilişki kurulmuştur. Muhalefet partisinin programında yer alan, partinin “dine saygılı olacağı” ifadesi, gericilik olarak yorumlanır. Bu sırada 1924 Anayasası’na göre devletin resmî dinî İslam’dır. Fethi Bey, Cumhuriyet Halk Fırkası Meclis Grubu’nda güvensizlik oyu alınca, 2 Mart’ta istifa etmek zorunda kalır ve 11 Mart’ta Paris Büyükelçiliği’ne atanır. Yeni Hükümet 3 Mart 1925’te isyanın bastırılması için sert önlemler alınması gerektiğini düşünen, İsmet Paşa tarafından kurulur. 4 Mart’ta güvenoyu alan hükümet aynı gün, Meclise “Takrir-i Sükûn Kanunu”nu sunar ve kabul edilir. Yasaya göre hükümet, gericiliğe, ayaklanmaya, memleketin huzur ve sükûnunun bozulmasına neden olan, bütün yayınları ve kuruluşları kapatabilecektir.[28]

Cavit gelişmelerden endişelidir. Oğlu Şiar için tuttuğu günlüğüne (5 Mart 1925 Perşembe) şunları kaydeder: “Korkulan tahakkuk etti. Cumhuriyeti ilan edenlerin en iyi icraatı basın serbestliğiydi; bunun dışında bütün yaptıkları fena idi. Şimdi onu da kendi elleriyle yırtıyorlar. Cumhuriyetin bu en ayırt edici alâmetine, bir seneden fazla tahammül edemediler.”[29] Huzursuzluğu artan Cavit Bey, korkmaya başlamıştır. Siyasî iktidar hakkında ki duygu ve düşüncelerini, (8 Martı 1925 Pazar) şöyle kaydeder:[30]

“Çok fena günler yaşıyoruz, Şiar’cığım. Annen çok üzülüyor. Cahil beyinlerine, hak ve adalet mefhumları girmemiş adamların teşkil eyledikleri, İstiklal Mahkemesi’nden korkuyor. Bu memlekette bizim gibi samimi ve hakiki bir cumhuriyetçi, ideal namına Cumhuriyetçi, belki bir iki düzine adam bulunamazken, biz korkuyoruz. Çünkü muhataplarımızda vicdan olmadığını, siyasî ihtiras ile her fenalığı yapmaya müsait olduklarını düşünüyoruz.”

Endişesi gittikçe artan ve korkuları günlüğünde, bariz bir şekilde görülür Cavit Bey, tevkif edilmekten korkmaktadır. 9 Mart 1925 Pazartesi günü mektuplarını gözden geçirir; mana verilebilecek olanları yırtar. Hatırat defterini emin ellere vermek için hazırlar. “İnsanı mahkûm etmek için, öyle manasız şeylere mana veriyorlar ki” diye yakınır.[31] 1925 Mart’ında Ankara ve Doğu Anadolu da çalışmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi[32]daha kurulur.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla ilgili haberi nedeniyle, H. Cahit’in Tanin’i kapatılır.[33] Cavit Bey, arkadaşının başına gelen bu olaydan dolayı üzüntülüdür. (16 Nisan 1925 Perşembe) Defterine: “Bu Demokrasi ve Cumhuriyet dedikleri devirde, en müthiş ve menfur saltanat istibdadından, daha elim günler yaşıyoruz”[34] diye yazar. Cavit Bey, hesaplaşmanın ayak seslerini duymaktadır. En yakın dostu H. Cahit Bey tutuklanmıştır. Üzüntüden hastalanır. Canilerden mürekkep olan mahkemenin bile, Cahit’i mahkûm edebileceğine inanmak istememekle beraber, içi titremektedir.[35] Hâkimiyet-i Milliye Bayramı (23 Nisan 1925 Perşembe) dolayısıyla da defterine şunları yazar:[36]

“Bu, memleketin kamusunda, bir sahtekarın kendisine basamak yaptığı gün demektir… Hâlbuki bu Cumhuriyet en berbat istibdada basamak oldu. Dünyaya Hâkimiyet-i Milliye dersi vermek küstahlığında bulunanların, bugün en bayağı bir askeri diktatörlük tesis ettiklerini anlamayan kalmamıştır.”

Cavit Bey’in endişesi gittikçe artmaktadır. 29 Nisan 1925 Çarşamba tarihiyle defterine şu notu düşer: “Âtî çok karanlık, sabah uykudan kalkıp kalkmayacağımı bilmiyorum; fena günler ve geceler geçiriyoruz. Müthiş bir terör devri yaşıyoruz.”[37] Cavit Bey, memlekette her gün bir kazaya uğranabileceği endişesiyle, tedirgindir.[38] Ankara İstiklâl Mahkemesi Nisan ayında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, İstanbul’daki şubelerinde aramalar yaptırır. Bu arada isyan ile ilgili olarak, bazı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyeleri de yargılanır ve mahkûm edilir.[39]

Cavit Bey, 7 Mayıs 1925 Perşembe günü akşamı yediye doğru, arkadaşı Hüseyin Cahit’in Çorum’a sürgün edildiği haberini alır. Aynı tarihte defterine şunları kaydeder: “Hiçbir müstebit Sultan’ın, bu kadar az zamanda, bu derece müthiş bir umumî husumeti tevlit etmemiş olduğunu ve nihayet bir gün bir umumî feveran ile mukavvadan yapılmış, mesnetsiz, yalnız tepesindeki bayrağa istinat eden binalarının, tarumar olacağını hatırlarına getirmiyorlar.”[40]

Cavit Bey’in beklediği bu umumî feveran, hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına yönelik tutuklamalar devam etmektedir. Cavit Bey ve Eşi Aliye Hanım, sabaha kadar uyuyamazlar. Aliye Hanım, eşi için endişelenmektedir. Sabaha kadar, kapı ne zaman çalınacak ve tevkife gelecekler diye düşünür ve tedirgin beklerler.[41] Şark İstiklal Mahkemesi, ayaklanma da rol oynadığını ileri sürerek, 25 Mayıs’ta görev alanına giren bölgelerdeki, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın şubelerini kapatır. Nisan ayının ortalarında isyanın bastırılmasından sonra, Şey Sait ve arkadaşları (toplam 29 kişi) 28 Haziran’da idama mahkûm edilir. Karar 29 Haziran’da infaz edilir. Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri’nin verdiği güçle, hükümet 3 Haziran’da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapatır. Şeyh Sait İsyanı’nın siyasal sonuçları, tek parti diktatörlüğünün kurulması sürecinde, önemli bir dönüm noktasıdır.[42]

  1. Tutuklanışı ve İzmir İstiklal Mahkemesi Duruşmaları

Bu siyasî çalkantılar yaşanırken, bu havadan endişeleri artan, eşi Aliye Hanım, Cavit Bey’in yurt dışına gitmesi için ısrar eder. 11 Mayıs 1925 Pazartesi günü, seyahate karar verirler; ancak, pasaport vereceklerinden emin değillerdir.[43] Eski İttihatçı Cavit Bey’in muhalif fırka ile bağlantısı vardır.[44] 27 Mayıs gününe kadar, müsaade edeceklerini bilmedikleri için, müracaat etmez. 30 Mayıs’ta, seyahatleri için bir engel olmadığını öğrenir ve haftalardan beri devam eden kâbus, bu iyi haberle sona erer.[45] Böylece Avrupa seyahatini erteler ve adaya taşınmaya karar verir. Geçen sene oturdukları Devlet Bey’in evini, tekrar kiralar (11 Haziran, Perşembe).[46] Böylece, Cavit Bey’in korkuları biter ve rahatlar. Çünkü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla, siyasî muhalefet sona ermiş; o sayfa şimdilik kapanmıştır.

Yurtdışındaki sıkıntılı günlerinin etkisiyle olsa gerek, tekrar yurtdışına çıkmayı göze alamaz. Kâbus bitmiştir. Rahatlayan ve kendisini çalışmaya veren Cavit Bey, (11 Teşrinisani / Kasım 1925 Perşembe tarihli) defterine şunları yazar: “Bende şimdi bir Kamus hastalığı başladı. Maliye Kamusu yazıyorum. Kimin için? Bilmiyorum. Kim okuyacak? Bu suali sormakta istemiyorum. Fakat düşünmemek için yazıyorum ve günde yedi saat bununla meşgul oluyorum.”[47] Cavit Bey, 1925 İlkbahar aylarını siyasî gelişmelerden dolayı, sıkıntı içinde geçirmiştir. Tehlike bertaraf edildikten sonra, siyasî yapılanmalardan uzak durmaya çalışmakta ve kendisini, “Mali Kamus” yazmaya vermiştir. Yukarıda izlediğimiz endişelerinden ve sıkıntılarından, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilişki içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Terakkiperver Fırkası ile ilgili tutuklamalardan paçayı kurtaran Cavit Bey, üzerinde çalıştığı maliye kamusuyla uğraşarak, siyasetten uzak kalmaya çalışır. Ancak Cumhuriyet’in kök salma dönemi sancılı geçmektedir. Yaklaşık bir yıl sonra, suikast olayı bahane edilerek, ikinci temizlik harekâtı başlar ve Cavit Bey bu sefer kaçamaz. Duyun-u Umumiye’deki görevine gitmek için, akşam misafir ettiği, arkadaşı Bekir Sami Bey’le birlikte İstanbul’a giden (19 Haziran 1926) Cavit Bey, arkadaşıyla birlikte, vapurdan inip, otomobile binecekleri sırada tutuklanır. Cavit Bey, dünkü gazetelerden suikastı ve muhalif fırkanın bu konuyla ilgisi olabileceği iddialarını okumuştur. Cavit Bey, bu yüzden Bekir Sami Bey’in tevkif olunabileceğini; fakat iki seneden beri siyaseti kesin olarak bırakan kendisinin, niçin tutuklandığını anlayamadığını; bu konuyla yakından ve uzaktan hiçbir alakasının bulunmadığını yazar.[48] Cavit Bey, aynı gün serbest bırakılır. Ertesi gün akşam sekizde, Cavit Bey’i tekrar tutuklamak için gelirler. Evde bulunan dostları, kaçmasını tavsiye eder; ancak, o: “Haksız olan kabahatli olan kaçar, memlekette kanun var…” diyerek yataktan kalkar (karaciğerinden rahatsızdır) giyinir ve görevli polislerle gider.[49] Yanlışlığın anlaşılacağı ve serbest bırakılacağını zannederken, sıkıntılı bir gemi yolculuğundan sonra, İzmir’e varan Cavit Bey, Polis Müdüriyeti’nde bir odaya yerleştirilir. Tutuklananların her biri, ayrı odalara yerleştirilir.[50]

Gazi’ye yönelik suikast girişimi, 16 Haziran 1926’da gazetelerde duyurulur. Suikast tertipçileri tutuklanır, sanıkları yargılamak için, Ankara İstiklal Mahkemesi, İzmir’e getirilir.[51] İlk olarak 14 kişi tutuklanmıştır. Tutuklamalara daha sonra devam edilmiştir. İstanbul Mebusu Hüseyin Rauf Bey, Avrupa’da olduğu için tutuklanamamıştır. Kara Kemal Bey’de bulunamamıştır.[52] İstiklal Mahkemesinin Anadolu Ajansına verdiği listeye göre, aralarında Cavit Bey’in de bulunduğu 49 kişi tutuklanmıştır. Listede suikastın asıl tertipçileri, Terakkiperver Fırkası üyeleri, eski İttihatçılar ve üçüncü derecede şüpheli olanlar[53] ve TBMM 1. dönemindeki İkinci Grup üyeleri vardır.[54]

İstiklal Mahkemesi tutuklamalarda sınır tanımaz. Kurtuluş savaşının ünlü paşaları bile tutuklanır. Kazım Karabekir’in tutuklandığını öğrenen İsmet Paşa, polis müdürüne emir vererek Kazım Paşa’yı kurtarır. Polis müdürü Dilaver, durumu hemen İstiklal Mahkemesi savcısına bildirince, ortalık karışır. Mahkeme bu sefer Kazım Karabekir’le beraber İsmet Paşa’yı da tutuklamaya karar verir. Araya giden Mustafa Kemal Paşa, Başbakan ile İstiklal Mahkemesi arasında çıkabilecek çatışmayı önler.[55] Bu olay durumun ciddiyetini göstermesi açısından, son derece önemli bir ayrıntıdır. İstiklâl Mahkemesi, mebusların dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ister. Meclis Başkanı Kazım Paşa, (Özalp) ortada bir suçüstü durumu bulunduğundan, adı geçen mebusları için, dokunulmazlığın söz konusu olmadığını açıklar ve mahkemeye bildirir.[56]

Bu mahkemenin Başkanı Kel Ali diye bilinen, Afyon Milletvekili Ali Çetinkaya’dır. Üyeleri ise, Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali, Laz Ali ( Bıçak ), Aydın Milletvekili Dr. Reşit Galip Bey’dir. Savcı, Denizli Milletvekili Necip Ali (Küçüka)dir. Mahkemede, tam bir terör havası estirerek işe girişir.[57] İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya, 19 Haziran’da, basına bir açıklama yapar. Suçluların silahlarıyla yakalandığını, bu girişimin Gazi’yi öldürerek, kuvvet yoluyla iktidarı ele geçirmek amacına yönelik olduğunu söyler. Yargılamalara 23 Haziran’da Elhamra Sinemasında, bayramın dördüncü günü başlanacağını açıklar.[58] Davanın nasıl yürütüleceği iddianameden ve Ali Çetinkaya’nın basına verdiği bir demeçten bellidir. Terakkiperverliler, suikasta katılmakla suçlanacaklardır. Ali Bey, hiç acımadan, kolayca ölüm cezası veren bir yargıçtır. Başyardımcısı Kılıç Ali ise Gazi’nin yakınındakiler arasında en sertidir. Onun ne düşündüğünü iyi bilir ve vereceği bir emri, yerine getirmek için, hiçbir şeyden çekinmez. Beklenildiği gibi, eski İttihatçılardan, Gazi’nin öteden beri çekemediği, Cavit Bey’de tutuklananlar arasındadır.[59]

Cavit Bey ve diğer İttihatçılar, Gülcemal vapuruyla İzmir’e getirilir (25 Haziran 1926).[60] Yargılamaya, 26 Haziran Cumartesi günü saat 14.00’te İzmir Elhamra Sineması salonunda başlanır.[61] İlkönce kimlik tespiti yapılır,[62] sıra Cavit Bey’e geldiğinde yaşanan olayı Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde şöyle anlatır:[63]

“O aralık ben de İzmir’e gitmiştim. Sinemadaki muhakemenin bir celsesinde bulundum. Milletvekili olduğumuz için, mahkeme heyeti ile beraber, sahnede oturuyorduk. Reis Ali Bey’in, Cavit’e bir ağır muamelesi pek gücüme gitti. Cavit’in eli cepte konuşmak eski âdeti idi. Birçok fotoğrafları da böyle çıkmıştı. Şüphesiz, bir mahkemenin karşısında eli cepte konuşulmaz. Fakat başı ile oynanan bir sanık, heyecanlı anlarda, kendi kendinin kontrolünü kaybeder. Ali Bey bunu görünce, herkese saygılı ve yavaş hitap etmişken, birden bire alabildiğine köpürdü. Cavit’e haykıra-haykıra hakaret etti. Bu hakarette, eski bir geri İttihatçının, eski bir ileri İttihatçıya karşı kininin köpürdüğünü hissediyordum. Bu hakaret, Cavit’in medeniyetçilikte bizden ayrı olmayan kafasına idi…”

Aynı olayı Cavit Bey, hapishanede eşine yazdığı, 1 Temmuz 1926 tarihli on birinci mektubunda anlatmaktadır. Mahkeme saat iki gibi başlar; sinema binası hınca hınç doludur. Cavit Bey salonda, Falih Rıfkı’yı görür. Kimlik tespiti yapılırken sıra Cavit Bey’e gelir. Cevabı söyleyip oturacağı zaman, mahkeme üyesi Dr. Reşit Galip Bey, reise hitaben: “Elini cebinden çıkarsın,”der. Elini cebinden çıkaran Cavit Bey’i reis öfkeli bir şekilde azarlar. Reisin: “Bütün milleti temsil eden bir mahkemeye….” sözünden gerisini işitmediğini yazan Cavit Bey, yerine oturur. Raşit Galip dinlenecek bir şey olmamasına rağmen, ayakta dinlesin der. Cavit Bey’in söz söylerken, elini cebine koyma alışkanlığı vardır. Bu hareketinin mahkemeye hürmetsizlik gibi algılanmasından müteessir olan Cavit Bey sükût eder; hapishaneye dönünce reise hitaben durumu açıklayan bir mektup yazar.[64]

Mahkeme sorgulamalara başlar, sıra Cavit Bey’e gelir; 5 Temmuz’da mahkemeye çıkarılır. Evinde yapılan toplantılar ve cebinde buldukları mektuplarla ilgili sorular sorulur.[65] Savcı, soru soracak yerde; meselenin iki kısım arz ettiğini; birisinin Reisicumhur hazretlerine, İzmir’de suikast teşebbüsünde bulunanlar, diğeri de, memlekete suikast yapmak ve hükümeti devirmek maksadıyla kurulan, İttihat ve Terakki erkânından müteşekkil, kara çete olduğunu söyler. Bu sebeple, Cavit, Ardahan Mebusu Hilmi, Ergani Mebusu İhsan Beylerin davalarının ayrılarak, Ankara’da muhakeme edilmelerini ister.[66] Böylece, İstiklal Mahkemesi’nin çalışması: 1- İzmir Suikastı davası, 2- İttihatçılar davası, olmak üzere ikiye ayrılır.[67] Rejimi yıkmaya yönelik olaylar ve girişimlerde bulunanlar Ankara’da yargılanacaktır. Cavit Bey’le arkadaşları başkente gönderilir.[68] İzmir’de 11 Temmuz’da savcı iddianamesini okur; kısa sürede dava sonuçlanır. İzmir İstiklal Mahkemesi kararını açıklar.[69] 13/14 Temmuz gecesi, altısı milletvekili on iki kişi idam edilir;[70] 37 sanık beraat eder.[71] İzmir’de beraat eden Paşalar 5 Ocak 1927’de ordudan emekliye sevk edilecektir.[72] Bu hükümler hem Türkiye’de hem de yurt dışında, derin bir etki yaratır. Cezanın hafifletilmesi için, yurt dışından yapılan baskıların, davanın seyrine etkisi, menfî olur.[73]

Yargılama, açıkça Halk Fırkası’yla İttihatçıların hesaplaşması olmuştur. Yargılamada, özellikle eski Maarif Nâzırı Şükrü ve eski İaşe Nâzırı Kara Kemal Beyler üzerinde durulmuştur. Yargılama suikast girişimini aşarak genişletilmiş, İttihatçıların 1908-1918 dönemindeki politikalarının hesabı sorulmuştur. Reis Ali Bey, İttihatçıların on yıllık eylemlerini, zaman-zaman kızarak, hakaret ederek, alay ederek didik-didik etmiştir. Sanıkların avukat tutmalarına izin verilmemiştir. Suikast girişiminde, Cavit Bey’in evindeki toplantılar, ilk adım sayılmıştır. Bir bakıma siyasî bir nitelik taşıyan Mahkeme yargılamada değişik bir yol izlemiş ve ilk önce suikasta götüren aşamaları tespit etmiştir. İttihatçıların, ülke dışına kaçtıktan sonraki girişimleri ve çalışmaları suikastın başlangıç noktası sayılmıştır. Terakkiperver hareketinin, İkinci Grup’la ve İttihatçılarla ilişkisi kurulmuştur. Gazi, Cumhuriyet Halk Fırkası ve onun hükümetine karşı bu yolla oluşturulan muhalefetin, kanun dışı yollarla nasıl suikast aşamasına ulaştıklarını kanıtlamak istemiştir.[74]

 

  1. Ankara İstiklal Mahkemesi Duruşmaları

Cavit Bey’e yarın Ankara’ya gideceği söylenince, hayatındaki ilk ricanamesini mahkeme başkanına hitaben yazar ve ondan Ankara’da eşiyle haberleşmesine mâni olunmaması için emir vermesini ister.[75] Ancak bu ricanın hiçbir etkisi olmayacaktır. İzmir’de işini bitirip Ankara’ya gelen (18 Temmuz) Ankara İstiklal Mahkemesi, yargılamalara 2 Ağustos 1926 Pazartesi günü saat 14’de başlar.[76] 45 İttihatçı ve Terakkiperver sorguya çekilir.[77] Mahkeme görevini 31 Ağustos’ta bitirir. Yargılama 30 gün sürer. 47 duruşma yapılır. Sanıklar Ankara’da Çukurhan’da enterne (gözaltında tutma) edilir.[78] Ankara’da başlayan mahkemenin, en kuvvetli şahsiyeti ittihatçıların meşhur Maliye Nazırı Cavit Bey’dir.[79] Dışarıdaki Musevi örgütleriyle, diğer bir takım kuruluşlar, Cavit Bey’in beraat ettirilmesi için, sürekli baskı yapar.[80]

Davanın açılışıyla birlikte, siyasal bir gösteri yapılmak istendiği ortaya çıkar. Savcı açış konuşmasında, sanıkları İzmir Suikastından sorumlu tutar ve suçlamaların geri kalan kısmında, üç ana tema üzerinde durur:[81]

  • İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin, özellikle savaş zamanında, iktidarı kötüye kullanması ve sorumsuz siyasetleri,
  • 1921’de İttihatçıların Mustafa Kemal’in yerini alma girişimleri,
  • 1923 İttihatçı Kongresi.

Cavit Bey’in sorgulanması, 10 Ağustos’ta başlar.[82] Mahkeme salonu, muazzam bir kalabalıkla, dolmuş; dinleyicilere numaralı davetiyeler verilmiştir.[83] Cavit Bey, süngüler arasında sanık parmaklığına girer; rahat görünmektedir.[84] Gözüne ilişen aşina çehrelere, acı-acı gülümser; fakat her göz göze gelen, şaşkınlık anını geçirdikten sonra, görmezlikten gelir. Herkes de, hem oynanan bu müthiş oyunu gözleri ile görmek, kulakları ile işitmek merakı; hem de ne olur ne olmaz, durup dururken belaya uğramayayım korkusu vardır.[85] Biraz sonra da, mahkeme heyeti görünüp herkes ayağa kalkınca, salonun içine İstiklal Mahkemesi’nin, ürkütücü ve ağır havası çöker.[86]

  1. Savcının İddianamesi

Savcı, iddianamesinde kısaca şunları söyler:[87]

Gazi Paşa’nın İzmit’te konuştuğu Kara Kemal, bir zümre adına değil, kendi adına konuştuğunu söylemiştir. İstanbul’a dönünce Cavit Bey’in evinde ve onun başkanlığında toplantılar yapılmış;[88] bunlar dört-beş kez tekrarlanmıştır. İzmir’de aranan Dr. Nazım’ın evinde bulunan program bu toplantılar esnasında belirlenmiştir. Bu durum böyle geliştiği Cavit Bey’in itiraflarından anlaşılmıştır.

Kara Kemal Terakkiperver Fırkası’nın kurulmasında etkili olmuş, Rauf Bey delaletiyle, Çolak Selahattin ve Kara Vasıf Beylerle temas etmiştir. Yeni fırkaya girmemiş, zira girerse bu fırkanın feshedilen İttihat ve Terakkinin devamı gibi algılanacağını ve şahsiyetinin sarsılacağını düşünmüş; bu nedenle de resmen fırkaya girmeyerek, el altından çalışmayı uygun görmüştür. Fakat Terakkiperver Fırkası’nın programıyla ilgili, gayrimeşru faaliyetlerde bulunduğu muhakeme ile sabit olmuş olduğundan, fırkanın mahkeme kararıyla kapanması üzerine, gizli faaliyetlerinin hızını artırdığı anlaşılmaktadır…

Bu toplantılardan sonra Kara Kemal’in, esaslı bir faaliyete girişmesi, Şükrü, Cavit ve Cahit Beylerin teşvikiyle ve baştan çıkarmasıyla olmuştur. Bu durum İzmir’deki mahkemede anlaşılmıştır. Kara Kemal Bey’de Ziya Hurşit ve Hafız Mehmet Beylerle gayet gizli meseleler üzerinde, müzakerelerde bulunmuştur. Bu görüşmelerin, suikastla ilgili olduğu muhakkak ve açıktır. İttihat ve Terakki Fırkası’nın dağılmasından sonra, bir müddet başka isim altında çalıştıktan sonra, tekrar iktidara gelmek için, alıştıkları gibi, Babıâli baskınına benzer bir hareketle, suikastı düzenledikleri anlaşılmıştır…

  1. Cavit Bey’in Sorgusu

Reis, önceden hazırladığı asıl mahkeme konusuyla ilgisiz, bir sürü soru sorduktan sonra, İzzet Paşa kabinesinden sonraki hayatını anlatmasını ister. Cavit Bey anlatmaya başlar:[89]

Evvela; İzzet Paşa Kabinesi’nden sonra, Ferit Paşa gelmedi! Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu. Bunu müteakip de tevkifler başladı. Fakat Tevfik Paşa bu şekilde geniş ölçüde tevkifler yapılmasına razı olmadı…. Yalnız mimlenmiş bazı Merkezi Umumî azalarını tevkif ettirdi. Ben de bu sırada İstanbul’da kaldım. Damat Ferit Paşa’nın Mart’ın beşinde Kabinesini teşkil ettikten dört gün sonra, yeniden tevkiflere başlandı. Ve harp esnasında nazırlık yapanların hepsinin yakalanacakları şayi oldu. Bunun üzerine ben de saklandım ve 175 gün kimseye görünmedim; saklı kaldım. Sonra, memleketten uzaklaştım…. İsviçre’ye gittim ve hep orada kaldım…

Reisin, memlekette Milli Mücadele başlamış ve herkes bu vatanî vazifesine koşarken, siz nasıl firar edersiniz demesi üzerine Cavit Bey şunları anlatır:

İstanbul’da saklı olduğum için, kimseyle irtibatım olmadı. İstanbul’da Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin baskısı yüzünden henüz Anadolu’ya gidebilenin bulunmadığını öğrendim. Yollar kapalı ve kimsenin kimseye bir hayrının dokunmadığı bir ortamda, Hürriyet ve İtilaf Fırkası Reisi Nuri Paşa’nın evinde saklandım; Damat Ferit’in eline düşmemek için, Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldım.

Mahkeme Reisi sinirli bir tavırla, Cavit Bey’den Avrupa’daki hayatını anlatmasını ister. Cavit Bey bunun üzerine şöyle devam eder:

Eylül 1919’da İsviçre’ye gittim; bütün kış orda kaldım. Cemal Paşa’nın bir dağ köyünde oturduğunu haber aldım; fakat kendisiyle görüşmedim; Talat Paşa ile haberleştim, bir müddet sonra da İsviçre’ye geldim. İstanbul’daki arkadaşlarımla haberleşmedim, buna lüzumda yoktu, zira herkes kendi derdine düşmüştü. 1921 senesinde İsviçre’de bulundum; Şerif Paşa’yı, Malta’dan kurtulanları, İsmail Canbulat ve Hüseyin Cahit Beyleri gördüm. Hüseyin Cahit’le Bern’de birlikte bir buçuk ay oturduk; kışı Fransa’nın güneyinde, ailelerimizle birlikte geçirdik; o sırada Canbulat Bey’i ve Cemal Paşa’yı birer hafta misafir ettik; Talat Paşa’yla Berlin’de ve İsviçre’de buluştuk; Bekir Sami Bey’le Londra’ya gidinceye kadar görüşmedim. Hiçbir İngiliz’le temas etmedim; Londra’daki temaslarım da bilindiği gibi resmî bir mahiyet arz eder.[90]

Reisin siyasî faaliyetleriyle ilgili sorusu üzerine ise şunları anlatır:

İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, hiçbir siyasî faaliyette bulunmadım; İttihatçı arkadaşlarımın, büro teşkil edip kongreler yaptıklarından katiyen haberim yoktur. Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçeceğini duyunca da, Talat Paşa’ya bir mektup yazarak, memlekette ikilik çıkarabilecek, böyle bir hareketin doğru olmadığını bildirdiğim. 2 Temmuz 1921’de vatana döndüm; Duyun-u Umumiye ve okuyup yazmakla meşgul olduğum; eski İttihatçı samimi arkadaşlarımdan Hüseyin Cahit, Kara Kemal ve İsmail Canbulat’la görüştüm.[91]

Mahkeme Reisi, Cavit Bey’den, İstanbul’daki evinde yapılan toplantıları anlatmasını ister. Cavit Bey şöyle devam eder:[92]

“Birinci Lozan Konferansı’ndan sonra idi. Kara Kemal Bey, İzmit’te gitmiş, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş, biz de konferanstan avdet etmiştik. Kara Kemal Bey, İzmit’te Mustafa Kemal Paşa ile neler görüştüğünü bana anlattı. Paşa Hazretleri, İttihat ve Terakki arkadaşlarının ne yapacaklarını sormuş, o da bu hususta bir şey söyleyemeyeceğini ancak kendi şahsı hakkında hareket edebileceğini, arkadaşları hakkında bir şey söyleyebilmek için, onlarla görüşmesi lazım geldiğini ve ancak o zaman bir cevap verebileceğini, söylemiş…. Onlarla görüşeyim, size haber veririm demiş… Bunun üzerine, sırf Gazi Paşa’nın arzusunu yerine getirerek, bekledikleri cevabı verebilmek için, fikirlerini almak üzere Kara Kemal Bey, eski arkadaşlarını davet etti… Bendehanede!.. toplanıldı… İki defa, yani iki gün toplanıldı. Birinci günü öğleden evvel ve sonra, beşe kadar yani altı saat kadar sürdü toplantı… Fakat şimdi, bu toplantılarda kimler vardı, isim-isim hatırlayamıyorum. Mesela Hüseyinzade Ali Bey, Nail Bey, Hüseyin Cahit Bey… Doktor Nazım…”

Reisin, Rahmi, Canbulat, Hafız Mehmet ve Azmi Beylerin toplantıda bulunup bulunmadıklarını sorması üzerine; hayır katiyen yoklardı, cevabını verir. Mahkeme Reisi, toplantıda neler görüşüldüğünü anlatmasını istemesi üzerine, Cavit Bey; Evvela, Kemal Bey’in Gazi Paşa Hazretleri’yle görüşmesi, sonra da seçimlere katılıp, katılmama konusu, Gazi Paşa’nın suali etrafında konuşuldu. Neticede, Milli Mücadele’nin başında bulunan, büyük şahsiyetin arzularını uygun bularak, hizmetinde bulunmak kararı verildi; bu durumu Kemal Bey, Gazi Paşa’ya arz edecek, bunlardan arzu ettikleriniz emrinizde diyecekti.

Cavit Bey program işini görüştüklerini söyleyince, Reis dokuz maddelik programı Cavit Bey’e verir ve bunu ilk ifadesinde ve İzmir’de neden tamamen inkâr ettiğini sorar. Bunun üzerine Cavit Bey, aradan zaman geçtiği için hatırlayamadığını, zaten büyük bir ehemmiyetinin de olmadığını, not şeklinde yapıldığını, söyler.[93]

Reis, programın maddelerini[94] teker teker okuyarak, bunlarla ilgili Cavit Bey’e sorular sorar; o da cevaben şunları söyler:

İttihat ve Terakki bütün hürriyetlere taraftar, radikal bir siyasî fırkadır; prensibi birinci madde olarak ekseriyetle kabul edildi; çünkü zaman değişmiş hatalar anlaşılmıştı; daha iyi ve memleket ihtiyacına uygun esaslar üzerine, program tanzimi düşünüldü; bu yüzden radikal bir yaklaşım seçildi. “Hâkimiyet ve saltanat münhasıran milletindir” formülünü hep beraber yaptık; ancak, münhasıran da (özel) hiçbir maksadımız yoktu; daha ziyade mutlakıyet vermek istedik. Bir Devlet Reisi, bir Âyan ve Mebusan Meclislerinin teşkilini ve Mebusların plebisitle seçilmesini, seçiminden sonra toplanacak Meclis-i Mebusan’da, Kanun-i Esasî yapılmasını düşündük; yeni bir bina kurulurken Ayan ve Mebusan’dan mürekkep bir Meclis’in de, yeni binanın temelini atması ve şeklini tespit etmesi gayet tâbidir. Hükümet merkezinin İstanbul’da bulunmasının, her bakımdan daha elverişli olduğu ve Devlet mekanizmasının daha iyi işleyeceği fikrindeydik. Bir taraftan memlekette muntazam bir idare teşkiline gayret sarf edilirken, diğer taraftan kurtulan vilayetlerin, imar ve iskân meselesinin halledileceğine dair, dokuzuncu maddeyi, toplantıda bulunanlardan kim mebus olursa, o tatbik ettirmeğe çalışacaktı. Komite halinde çalışıldığı doğru değildir; onları toplayan ben değilim; Kara Kemal çağırdı, ben onlara evimi açtım. Cahit’in makalesinde fırka vardır, lider yoktur demesi doğru değildir; İttihat ve Terakki namına söz söylemeye, kimsenin salahiyeti bulunmamaktadır; liderlerle beraber fırka da kaybolmuştur; hep birlikteyken yapılan bu programı, arkadaşlar inkâr edemeyeceklerdir.[95]

Savcı Necip Ali, burada müdahale ederek, Cavit Bey’in ifadelerinden bir şey anlamadığını, Cavit Bey’in ele geçen programı, siyasî fikirlerinin özeti şeklinde ve Gazi Paşa’ya arz edilmek üzere yazdıklarını söylediğini; hâlbuki birinci madde okunduğunda, kurulacak değil, kurulmuş bir fırkanın prensiplerini ifade ettiğini belirtir. Cavit Bey ve arkadaşlarının fikirleri ile Gazi Paşa’nın prensipleri ve fikirlerinin çatıştığını; toplantının on, on beş kişiden ibaret olmasına rağmen, bir kongre olduğunu söyler.[96]

Cavit Bey, bu bir kelime meselesidir, üç beş kişinin arkadaşça toplantısı, bir komite sayılamaz. Gazi Paşa fikirlerimizi sormuş bulunduğundan, düşüncelerimizi bu şekilde tespit ettik, der. Bunun üzerine Mahkeme Reisi, Gazi Paşa’nın umdeleri (ilkeleri) dokuz maddedir; sizin programınız da dokuz maddeden oluşmaktadır; bunlar Gazi’nin umdelerine karşılık yazılmış bulunmaktadır; bunu kabul edecek misiniz? Diye sorar. duğunu kabul edip etmeyeceklerini sorar? Cavit Bey, bunların hangisinin daha önce yazıldığı bilinemez. Başka bir toplantının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum, kendi evim de daha rahat ve sakin olduğu için tercih edildi; alınan kararların sulh’ten sonra Kemal Bey tarafından, Gazi Paşa’ya arz edildiğini öğrendim. Gazi Paşa ise artık lüzum kalmadığı cevabını vermiştir; diyerek söze devam eder.[97]

Terakkiperver Fırka kurulurken Rauf Bey banan hiçbir şey söylemedi; siyaseti bıraktığımı bildikleri için, davet etmediler. Şükrü, Kara Kemal ve Canbulat Beylerin faaliyetlerinden haberdardım; fakat katiyen alakadar olmadım; Kara Kemal ile sık sık konuştuğum gibi başka dostlarım da bulunmaktadır; bundan hiçbir şey çıkmaz. İnsanın her sık görüştüğü kimsenin her yaptığından haberdar olamaz; Şükrü Bey’in suikast teşebbüsünü fena karşıladım; tasvip etmedim. Reis Bey; Rahmi Bey’in yazmış olduğu (Sarı Efe Edib’e) bir mektup, adını bile şimdi işittiğim bir insanla, temasımı nasıl gösterebilir? Reis, bu soruya cevap vermeden, Cavit Bey’e başka bir soru sorar. Reis, maznunlardan Kör Ali İhsan Bey’in “Kara Kemal’i bu işlere Cavit ve Şükrü Beyler sevk etti” ifadelerini okuyarak bunun doğru olup olmadığını sorması üzerine Cavit Bey; tamamen hayaldir. Dr. Nazım Bey’in faaliyeti hakkında da hiçbir şey bilmiyorum, der. İttihat ve Terakki’yi diriltmek fikrindeki bu adamlarla evinde toplanarak, program yapmanın ehemmiyetsiz olup olamayacağı sorusu üzerine de Cavit Bey; bence ehemmiyetsizdir; çünkü toplantılarda böyle bir fikirde değildim; onlar da bu fikri açıklamadılar; yalnız o günkü vaziyete göre düşüncelerimizi özetledik; program da bundan doğdu. Reisin sorusu üzerine Cavit Bey; Büyükada’daki evimde Rauf Bey, Adnan Bey ve Refet Paşa ile hiç toplanmadık, bunlar yalnızca ziyaret maksadıyla geldiler, ifadesini kullanır.[98]

  1. Savcının İthamnamesi

23 Ağustosta, Savcı Necip Ali Bey, ithamnamesini okur. Savcı, İttihat ve Terakki erkânının, milleti bir felakete sürükledikten sonra, ceplerini doldurup kaçtıklarını, tekrar iktidara gelmek için çalıştıklarını ve en sonunda dokuz maddelik programları ile siyaset sahnesine çıktıklarını, nihayet işi suikasta kadar vardırdıklarını ifade eder ve Cavit Bey hakkında şunları söyler:[99]

Avrupa’da kaldığı süre içerisinde, fiili siyasetle uğraşmadığı anlaşılmakla beraber, İsviçre’den dönüşte, İttihat ve Terakki’yi yeniden ihya etmek amacıyla yapılan toplantıların hepsi de, kendisinin Şişlideki evinde yapılmıştır. Cavit Bey, bu toplantıları, Kara Kemal Bey’in İzmit’te Gazi Paşa ile görüşmesi üzerine, arkadaşlarının fikirlerini öğrenmek amacıyla yaptığını; toplantıda seçim üzerinde müzakere edildiğini; bu dokuz maddelik programın, birtakım umumi esaslardan başka bir şey olmadığını; İttihat ve Terakki’nin ihyasının söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Cavit Bey, Kara Kemal ve Şükrü Beylerle sık sık görüştüğünü beyan etmiştir. Bu toplantıların alelâde toplantılar olmadığı, birkaç gün devam ettiği ve umumî konular üzerinde konuşulduğu; toplantıda bulunanların ifadelerinden anlaşılmıştır. Ali İhsan Bey ise ifadesinde, Kara Kemal siyaset ile uğraşmaktan vazgeçmişken, onu siyasetle uğraşmaya teşvik ve tahrik edenlerin Cavit ve Şükrü Beylerdir, diyor. Bu kadar deliller ve şahitler ortada iken, Kara Kemal’in şebekesine Cavit Bey’in dâhil olmadığını kabul etmek, mümkün değildir. Binaenaleyh, Cavit, Nail, Dr. Nazım ve Hilmi Beylerin Ceza Kanunu’nun 55.maddesi delaletiyle 17.maddesine göre cezalandırılmalarını talep ediyorum.

Savcı, ilk iddianamesindekinden daha ağır bir ceza ister. Bütün delil Kemal Bey’in dostu olmasından ibarettir. Cavit Bey, yirminci asırda böyle bir delille, fevkalade bir mahkeme tarafından bile, bir adamın mahkûm edilebileceğine inanmaz ve hâkimlerin vicdanlarının, lastikten yapılmış olmasına, ihtimal vermez.[100] Cavit Bey, son savunmasını yapmadan önce, hapishanede karısı için yazdığı ve göndermediği mektubuna (24 Ağustos 1926) şunları yazar:[101]

Ya beraat edeceğim… ya mahkum olacağım, o zaman asrın en müthiş haksızlığına kurban olmuş, bir kocan olacak. Müdafaanamemde söyleyeceğim şeyleri zihnimde hazırlamakla, daha doğrusu bir çerçeve yapmakla meşgul oldum; fakat o kadar yorgun, o kadar rahatsızım ki, ne söyleyeceğimi ve nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.

  1. Cavit Bey’in Müdafaası

Cavit Bey, ağır bir cürümle altmış üç gündür tutuklu bulunmaktayım, ileri sürülen iddia ve yapılan ithamlara karşı müdafaamı, savcının iddianamesinde olduğu gibi, ikiye (biri umumî, diğeri hususî) ayıracağım, der. Cavit Bey, Savcının biraz düşmanca bir tarzda tasvirini yaptığını; hâlbuki vaktiyle işgal ettiği mevki dolayısıyla, biraz itina etmesi gerektiğini; bir romancı gibi derin tahliller yapmak yerine, bir matematikçi gibi iddialarda bulunduğunu söyler ve müdafaasına şöyle devam eder:[102]

… Harp mesuliyetinden bana isabet edebilecek hiçbir vicdani hisse yoktur.

Hâkim Efendiler; harp yapanlara; “Mısır’ı alacağız” diyenlere, “Bizim ruhumuzda biri Adana, diğeri Irak gibi iki Mısır vardır” dedim. “Kafkasya’yı istila edeceğiz” diyenlere: “Toprak almakla ne kazanacaksınız?” dedim.

… Harbi kolaylaştırmadığım söylendiği zaman: “Bu memleketin muhtaç olduğu şey toprak değil, insandır!” dedim. “Bu zarar karşısında bunu karşılayacak hangi zafer, hangi muvaffakiyet vardır?” dedim.

Kısaca, üç sene onlar benimle, ben onlarla uğraştım. İtilaf sefirlerine gittim. “Sulh taraftarlarına davalarını müdafaa edecek kadar mühlet veriniz.” dedim…

Nihayet 24 Teşrinievvel de (Ekim) Karadeniz faciası zuhura geldi… İthamlara maruz kaldım. Beni öldürmek istediler. Hain diye gösterdiler… Kazanılması ihtimali olmayan bu harbe girilmemesi için, sonuna kadar çalıştım… Akdeniz’den Basra Körfezine kadar bütün vatanımın bir kale gibi kuşatılacağını biliyordum… Keşke ben hata etseydim de, vatan kurtulmuş olsaydı.

İkinci suçlamanın şirketlerle ilgili olduğunu belirten Cavit Bey, İttihat ve Terakki’nin iktisat uzmanı olduğu halde, bu şirketler hakkında, kendisine fikir sorulmadığını ve kendisinin de bunları teşvik etmediğini; harp zamanında bu işlerle ne yakından ne de uzaktan ilgilenmediğini söyler. Üçüncü itirazını iaşe meselesine hasreder: İaşe işlerinin hususi ellerde görülmesini doğru bulmadığım için, İaşe Nezareti’nin kurulmasını temin ettim. Hayatta hiçbir zevke (kadın ve sefahat) meftun olmadım; hayatım daima bir intizam içinde bulundu; bunları yapanlar, her fırkanın başına musallat olan asalak ve dalkavuklardır; yaptıklarının sorumluluğunu hem millete hem de fırkalarına çektirdiler; der. Savcının, borçların faziletli bir yanı vardır; sözünün yanlış olduğunu; bütçe açığının faziletli bir yanı vardır, dediğini; bu sözü de 1327 bütçesinin başına koyduğunu söyler ve sözlerine şöyle devam eder:[103]

Garip bir tecelli, ne zaman bir borçlanma meselesi çıksa, arkasından Cavit’in ismi zikrolunur. Hâlbuki bütün hayatımda iki borçlanma yaptım. Hepsi de on iki milyon liradır. Yüzde dört faizle yaptığım bu borçlanmanın, dört milyon lirasını, Abdülhamid’in bıraktığı borçların temizliğine hasrettim. Beş milyon lirasını, ordumuzun teçhizatı için Mahmut Şevket Paşa’nın emrine verdim. Üst tarafını da, ilk defa olarak memleketin mali vaziyetini ıslaha hasrettim… Bu borçlanmaları, hayatımın en büyük iftiharı olarak, Kırım muharebesinden beri görülmemiş şartlar içinde yaptım… Bu borçlanmalarda… hiçbir gayrimeşru para verilmemiştir… İşte hayatta kâğıt değil, milyonlarca altın ile oynayan benim gibi adamın, bugün dikili bir taşı yoktur. Bu iftihara şayan bir şey değildir…

Cavit Bey, hayatının Umumî Harpten sonra nasıl geçtiğini anlatmaya başlar: Harp başladıktan sonra, iki sene hiçbir şeyle meşgul olmadım; bazen arkadaşlar müşkülâta uğrayıp çağırdıkları zaman gittim, bir nefer gibi çalıştım; Alman banknotlarının Türkiye’de tedavülüne engel oldum; bu nedenle de bugünkü millî serveti kurtarmaya muvaffak oldum. Talat Paşa Hükümeti’ne girdim; o felaket günü için, sulh hazinesini yaptım; Sadrazam ve Harbiye Nazırından habersiz Osmanlı Bankası’nda on beş milyon lira biriktirdim. Nihayet o felaket dakikası geldi; ordular hudut boylarından dönmeye başladı ve ortada ne Hükümet ne de fırka kalmıştı. İzzet Paşa kabinesine ise hırs ile değil, Paşanın; “sen gelmezsen hükümet teşkil etmeyeceğim,” sözü üzerine girdim. Mütareke şartları elbette fenadır; fakat dünün o günkü şartlarını, bu günkü gözle değil, o günkü gözle görmek lazımdır; yoksa tenkit kolaydır. Biran önce sulh yapılması için, ordulardan alınan telgraflardan, Harbiye Nazırı kabineyi haberdar etmiştir; mütarekenin fenalığı, mütareke şartlarından ziyade, iktidar mevkiine gelen zevatın, düşman emellerine boyun eğişleridir. Mütareke şartları, kabinede hiçbir itiraz olmaksızın kabul edilmiş; nihayet İzzet Paşa Kabinesi, Padişah’ın münasebetsizliği, Kanun-i Esasi’ye riayetsizliği ve bir gün dediğini ertesi gün reddetmesi gibi, halleri yüzünden istifa etmiştir. Tevfik Paşa kabinesinden sonra gelen, Ferit Paşa Kabinesi zamanında, yüz yetmiş beş gün gizlendim.[104]

Reis Beyefendi, kendileri düşmana kurşun atarken, daha sonra onlara katılan arkadaşları, İstanbul kaldırımlarında dolaşmaktadır. Kimi Damat Ferit kabinesinde azadır, kimisi de o zaman mantar gibi peyda olan, fırkalara girip çıkmaktadır. Hiçbir kimsenin o zaman Anadolu’ya firar ettiğini görmedim; Temmuz ortalarına doğru, tanıdığım bir zattan aldığım tezkerede; “yarın İstanbul murahhası olarak Sivas’a gider misin” diye soruldu; o zatı nihayet aradım bulamadım.

Bu işlerle meşgul olan Dr. Adnan Bey ile Halide Hanım’a haber gönderdim; onlardan aldığım cevapta; bu işlerle meşgul çevrelerin, murahhas olarak gitmeme muvafakat etmedikleri bildirildi. İki gün sonra da, İstanbul’dan kaçtım; kaçtığım zaman, saklı olduğum ev basıldı; daha sonra Damat Ferit Paşa kabinesi beni Ermeni tehciri ile alakalı göstererek, mahkûm etti; nihayet bir gün haberim olmaksızın Duyun-u Umumiye’ ye seçildim; bunun ve dönme imkânının verilmesi üzerine, kalkıp geldim. İttihat ve Terakki’nin hiçbir kararına iştirak etmedim. Ben sulh ve selamet adamıyım. Kara Kemal dostumdur; bir şey yaptı ise bilmiyorum, bana kesinlikle bir şey söylemedi. Cavit Bey, sözlerini şöyle noktalar:[105] “Şimdi karar sizin, yüksek heyetinizindir. Vereceğiniz karar, mesut zamanlarınız da bir istifham işareti ve bir sual şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin. Sözlerime inanmış iseniz, pekala, inanmamış iseniz, ne yapayım, mukadderat!..”

Mahkeme ikide başlamış ve kırk dakika sürmüştür. Cavit Bey hapishaneye dönünce, duygularını ve yaşadıklarını eşine hitaben kaleme alır; kısaca şöyle der:[106]

Hayatımda çok muhtelif fırsatlarda, çok muhtelif muhitlerde ve çok muhtelif vesilelerle nutuklar söyledim. Ömrümde, bu derece heyecanlı olduğumu bilmiyorum. Kaç kere gözlerim yaşla doldu. Yaşlarımın döküldüğünü herkes gördü. Hele sizden ve Osman’dan bahsederken; o kadar heyecanlıyım ki, otomobilde ağlıyordum. Zabitten biraz uzun yoldan gelmemizi rica ettim, öyle yaptı.

  1. Cavit Bey’in İdamı

Savcının Cavit Bey hakkındaki hükmü şöyledir:[107]

Cavit Bey, I. Lozan Konferansı’nı takip eden günlerde toplantılar düzenlediği, evinde yaptırdığı toplantılarda, gizli karar alındığı; gizli teşkilatın başkanlığını yaptığı; çeşitli faaliyetleri bilhassa Kara Kemal eliyle sevk ve idare eylediği; yazılı ifadeler ve itiraflardan anlaşılmıştır. Cavit Bey, toplantıların şekli, mahiyeti ve kararları ile ilgili İzmir’de sorulan sorulara, kaçamak cevap vermiş ve inkar etmiş, ancak Ankara’da itiraf etmiş, Umumî Harp yıllarından beri hiç konuşmadığı, Şükrü Bey’le, Kara Kemal aracılığıyla barışmış ve bahsedilen toplantılarda iş birliği yapmış; Ali İhsan Bey’in Şişli toplantılarına; asılmış Sarı Efe Edip’in, suikast teşebbüsü için para yardımlarına dair, ifadeleri, on senelik cemiyet arkadaşlığı esnasında, pek münasebette bulunmadığı Kara Kemal ile son senelerde sık sık temas ve münasebetlerde bulunduğu, hakkındaki deliller ile kendisinin gizli heyetin başkanlığını yaptığına dair, kanaatleri teyid ve takviye etmektedir. Bu sebeple, Cavit Bey; Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen kaldırmaya ve değiştirmeye ve Büyük Millet Meclisi’ni kaldırma ve vazifesini yapmasına cebren teşebbüs edenin, idam olunacağını söyleyen, Ceza Kanununun 95.maddesi delaletiyle, 57.maddenin ilk fıkrasına göre, idamına karar verilmelidir.

Cavit Bey gece, tevkif olduğu günden beri ilk defa olarak, hep heyecanın ve asabiyetin tesiriyle kıvranır durur. Savcının iddianamesini gazetelerde görür görmez eşinin trene binerek Ankara’ya geleceğini zanneder. Nasıl olup da böyle fevkalade bir durum karşısında, kimseyi dinlemeyerek yanına gelmediğine hayret eder: “Bırakmadılar mı? Hastalandı mı?” Bir sürü cevapsız soru, beynini kemirmektedir: “Bugün hükmün tebliğ olunup olunmayacağını bilmiyorum; yoksa Cumartesi’ye kadar bekletecekler mi? Bu bekleme azabı da ne büyük; bugün tebliğ etseler de, ne olacağını anlasak” diye yazar.[108]

Cavit Bey, savunmada suçlamaları kabul etmemiştir. Ne yazık ki, Ali Bey bütün bu savunmanın, mahkeme heyetini ikna edemediğini açıklar.[109] Kılıç Ali, perde arkasındaki siyasî hazırlık kısmını, Cavit Bey’in idare etmiş olduğu kanaatindedir.[110] Mahkeme kararını, 26 Ağustos Perşembe günü saat 14’de açıklar.[111] Mahkeme, sanıklardan 37’sinin beraatına; Rauf Bey’den başka 6 kişiye de, onar yıllık sürgün cezası verir. Cavit, Nazım, Nail ve Hilmi Beyler de ölüm cezası giyer.[112] Dört idam mahkûmu, mahkemeye getirilmemiş; haklarındaki kararı ise, o gece hapishane müdürünün odasında öğreneceklerdir.[113]

Mahkeme heyeti, İzmir yargılamasından beri yaptığı çalışmayla, uzun bir tertibin varlığını tespit etmiştir. Mahkeme heyetine göre bu tertip; İttihat ve Terakki’nin, Cumhuriyet rejimi içinde iktidara getirilmesi amacıyla, beş aşamadan oluşturulmuştur. Mahkeme heyetinin ilk iddianame, talepname ve kararnamesinde dayandığı esaslar şunlar olmuştur:[114]

  • TBMM’deki Birinci ve İkinci Grupları birleştirerek, her iki yandaki İttihatçıları toplamak ve Vekiller Heyetinde etkin kılmak,
  • İttihat ve Terakki adına, on beş yirmi kişilik bir mebus listesini, Halkçı Fırka içine sokmak,
  • Doğrudan doğruya İttihat ve Terakki adıyla, 9 umdeye meydan okuyan, 9 maddelik programa dayanan bir fırka kurarak, açık savaşa girişmek,
  • Halkçı Fırka adına seçtirdiği üyelerle, Meclis’te muhalif bir fırka kurarak, Halkçı Fırkayı parçalamak. Nitekim Terakkiperver Fırkası bu amaçla kurulmuştur.
  • Fırkanın kapatılmasından ve Takrir-i Sükûn Kanununun çıkarılmasından sonra, Cavit Bey’in evinde devam eden gizli komitenin çalışmaları Gazi Paşa’yı hedef almış ve çeşitli planlamalardan sonra İzmir Suikastına karar verilmiştir.

Dün ve Bugün Mecmuası’nda İstiklal Mahkemesi başkanı Ali Çetinkaya’nın karardan bir buçuk ay önce, söylediği söz mahkemenin peşin hükmünü göstermektedir. İttihatçılardan (Bektaşi lakabıyla anılan) Hüseyin Bey (Derer) suikastla ilgili tutuklanır. Karısı hemen, komşuları olan Ali Çetinkaya’nın evine gider ve durumu izah eder. Ali Bey kendisine; sakin ol… Hüseyin Bey’i bırakacağız. Amma Cavit’i asacağız der. Hüseyin Bey bu haberi, ancak yirmi dokuz gün sonra, serbest bırakılacağı zaman öğrenir.[115]

Her vakit bu gibi işiler, sabaha karşı yapılırken, yeni Ceza Kanunu’nun Resmî bayram günlerinde, idam hükümlerinin infaz edilmesini men eden, maddesine uyulmak mecburiyetinde kalınarak; bu işin Zafer Bayramı arifesinden evvel, bitirilmesi zarureti duyulmuş olduğundan, acele edilir ve tam saat 22’de hazırlık tamamlanır. Cavit Bey hücresinden alınarak, hapishane müdürünün odasına götürülür. Odada, müdür ile İstiklal Mahkemesi Savcı müşaviri, Jandarma Kumandanı ve bir imam vardır.[116]

Kaynaklarda, hükmün özetini müşavir okurken, Cavit Bey’in gösterdiği davranış konusunda, farklı bilgiler vardır. Kandemir ve Azmi Nihat Erman’a göre, Cavit Bey hüküm okunurken sarardıkça sararır, titrer, gözlerini yumar. İdam kelimesini işitince, sarsılır ve: “Yaaaa… Demek böyle?.. Yazıklar olsun!..” diyebilir.[117] Yakın Tarih Mecmuası’nda ise, hükmü sessizce dinleyen Cavit Bey, metanetini muhafaza ederek gayet sakin bir ifade ile bahsedilen bu suçların hiçbirinden haberi olmadığını ve tamamen masum olduğunu söyler.[118] “Müsaade ederseniz, iki üç şey yazayım, istemezseniz yazmam”, diye kaleme davranır ve nedense bundan vazgeçerek, İmam Efendinin telkiniyle Kelime-i Şahadet getirir ve bu esnada üstüne beyaz gömlek giydirilir. Ancak, müdürün odasından çıkarken, renginin sarardığı görülür. Dışarıda, hapishanenin Yenişehir’e bakan cephesinin sağındaki sehpanın önüne kadar, gayet sakin, ağır ağır yürür. Bu esnada saat 23’ü çeyrek geçmektedir. Ve meydan lüks lambalarıyla, yarım yamalak aydınlanmış, buna rağmen, bir hayli kalabalıkla dolmuş bulunmaktadır. Sehpanın altındaki masanın önünde karşılaştığı, Adlî tabibe:” Sizden bir ricam var. Cahit Bey buradadır. Benden selam söyleyiniz. Çocuklarımın ve refikamın gözlerinden öpsün.” Bundan sonra, Gazi Paşa’ya ve İstiklal Mahkemesi Heyeti azalarına ayrı ayrı selam söylenmesini isteyen Cavit Bey, hakkında verilen hükmün adalet mefhumuyla hiçbir ilgisi olmadığını, zira tamamıyla masum ve bu yapılanın zulüm olduğunu ve buna Allah’ın şahit olduğunu tekrar ile sesini yükselterek:

“Zalimlere bir gün dedirir kudret-i Mevla

Tallah-i lakat aserek Allah-ü aleyna !”[119] diye bağırır.

Cavit Bey bu bağırışı müteakip, adeta dilleri tutulmuş durumda yüzüne bakakalmış olan cellatlara hitapla: “Haydi vazifenizi görünüz!..”diyerek, çevik bir hareketle, masanın üstüne çıkar ve orada ne vaziyette durması icap ettiğini sorar; ayakta durması söylenince, öylece durup, alelacele uzatılan ipin boğazına geçirilmesine, baş eğişiyle yardım ederek, hiç ses çıkarmadan kendini boşluğa bırakır.[120]

Cezalar kararların verildiği 26 Ağustos Perşembe günü saat 23.00’te infaz edilmiştir.[121] Cavit, Dr. Nazım, Nail ve Hilmi Beylerin cesetleri (yeni Ceza Kanunu’nun bahsedilen maddesine uyulmak için), öğleye kadar teşhir edilmeyerek, saat 7.30’da sehpadan indirilip gömülmeye götürülür.[122] Böylece İstiklâl Mahkemelerinin tartışmalı kararlarından birisi daha uygulanmış; ileri gelen son İttihatçılar da temizlenmiştir. Artık, iktidar mücadelesi çekişmeleri son bulmuş; İttihat ve Terakki tarihe gömülmüştür. Muhalefet edenlerden geri de kalanlar da sindirilmiştir. Bundan sonra devrimleri gerçekleştirmek ve Cumhuriyet’in temellerin sağlamlaştırmak için harekete geçilir.

İttihatçılardan Kara Kemal Bey, yakalanacağı sırada intihar etmiştir (27 Temmuz 1926). Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey, Bulgaristan’a kaçacağı sırada yakalanmış, en son olarak yargılanmış ve idam edilmiştir. Rauf ve Adnan Beyler, Avrupa’da oldukları için, haklarındaki kararlar gıyabi olmuştur. Dr. Adnan Bey beraat etmiş, Rauf Bey, on yıl sürgün cezasına çarptırılmıştır. Ankara yargılamalarında, İstiklal Mahkemesi heyeti İttihatçılara karşı, daha da sertleşmiştir. Amacı, İttihatçıların tarihsel ve güncel sorumluluğunu kamuoyu önünde belgelemekti. Mahkeme, İttihat ve Terakki’nin, 1926 yılında suçlu ve sorumlu temsilcilerinin başları olarak, özellikle Cavit ve Kara Kemal Beyler üzerinde durmuştur.[123]

Yargılama sonucunda bazı gerçekler ortaya çıkmıştır. Cavit Bey, reisin Fransız yandaşlığı iddiasını reddetmiştir. Fakat savcı, Cavit Bey’in verdiği cevapları ikna edici bulmadığını söylemiştir. Bu muhakemenin en canlı ve ilginç savunmasını, kuşkusuz Cavit Bey, yapmıştır. Meşrutiyet’in elektrikli parlamento konuşmalarındaki hitabeti ile ismi üzerinde birikmiş olan dedikodu ve söylentileri ele almış ve cevaplamıştır. Cavit Bey, savcının sorunu ele alış şeklini eleştirmiştir. Harb-i Umumiye girişte hiçbir sorumluluğu olmadığını belirtmiş, Kara Kemal şirketleriyle ilgilenmediğini ve bunlardan yana olmadığını açıklamıştır. Partilerin başına musallat olan haşarattan yakınmıştır. “Borçların terbiyet-i faziletkâranesi“ diye bir söz söylemediğini, ancak bütçe açığından söz ettiğini anlatmıştır. Yaptığı istikrazları açıklamış ve nihayet kişisel serveti, Mondros Mütarekesi ve Anadolu’ya geçmemesi hakkındaki iddiaları cevaplandırmıştır. Sözlerini şöyle bitirmiştir; “Vereceğiniz karar, en mesut zamanınızda bir istifham (soru) işareti ve sual şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin. Sözlerime inanmış iseniz pekâlâ. İnanmamışsanız, ne yapayım, mukadderatım.”[124]

Son olarak yakalanan ve Ankara’ya getirilen Abdülkadir Bey, 31 Ağustos günü, yeniden yargılanarak, ölüm cezasına çarptırılmıştır ve aynı gece saat 23.00’te idam edilmiştir. Yargılananların büyük bir kısmı beraat etmiş ve hemen serbest bırakılmışlardır. Böylece, Cumhuriyetin ilanından üç yıl kadar sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası, İttihatçıların üzerine, tarihin perdesini indirmiş olur.[125]

  1. Karar Üzerine Mülahazalar

İstiklal Mahkemesi’nin bütün kararları gibi, Cavit Bey ve İttihatçılar hakkındaki kararı da tartışılmaya devam etmektedir. Sanıklara avukat tutma hakkının verilmeyişi ve Mahkeme heyetinin sanıklarla ilgili peşin hükümleriyle onlara karşı davranışları bu tarihi davada dikkat çeken hususlardır. Bir devre damgasını vuran İttihatçıların sonunu getiren bu dava Türk siyasi tarihi açısından son derece ilgi çekici ve önemlidir. Konumuz bakımından Cavit Bey hakkında verilen kararla ilgili mülahazaların incelenmesi, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İstiklâl Mahkemesi, Cavit Bey’in evinde yapılan toplantının (3 yıl önce), ortaya çıkarılan suikast planının, başlangıç noktası olduğuna karar verir. Aralarında Cavit Bey’in de bulunduğu bazıları politikadan uzaklaşmış; çoğu yalnızca etkisi olmayan eleştiriler yapmakla ve özel toplantılarda yönetimi eleştirmekle yetinirler. Ama İstiklâl Mahkemesi’nin kesin kanıtlara ihtiyacı yoktur; suçlularla ilişkisi olmak varsayımına dayanan, kanaat yeterlidir.[126]

Sanıkların avukat tutmalarına, İzmir yargılamasında olduğu gibi, Ankara’daki yargılamada da izin verilmemiştir. Duruşmaları, büyük bir kalabalık ve yerli ve yabancı basın temsilcileri izlemiştir. Cavit Bey’in muhakemesi “salonu hınca hınç dolduran“ bir dinleyici ve seyirci kalabalığı önünde yapılmıştır. Duruşma sırasında, elleri cebinde yüksek sesle konuşan Cavit Bey, reisin sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Mahkeme heyetine göre, Cavit Bey, suikast girişimi ötesinde, “her ne pahasına olursa olsun” İttihat ve Terakki’yi ihyaya niyet etmiş bir grubun başında sayılmıştır.[127]

Şükrü Bey’in avukat tutmak istemesi üzerine mahkeme Reisinin verdiği cevap ve takındığı tavır, daha işin başında, niyetlerin açığa vurulması, adalete gölge düşürmüştür: “İstiklal Mahkemeleri avukatların cambazlığına gelmez. Mahkememizin derecatı yoktur. Millet hükme intizar ediyor, ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla falan geçirilecek vaktimiz yok.”[128]

Zürcher; Savcının bu olaylarla 1926 suikastı arasında bağlantıyı kanıtlayamamış olmasının; 23 Ağustos’taki iddialarının da temelini zayıflattığını söyler.[129] Cavit Bey’in asılmasına karar verildiği; Mahkeme Reisi Ali Bey’in, daha tevkiflere başlanırken, boş bulunup söylediği şu sözlerden bellidir: “Cavit’i, Nazımı mutlaka aşacağız.”[130]

Zürcher’e göre; İddiaların niteliğinden ve mahkemenin bunları kanıtlamaya çalışma biçiminden, bütün davanın siyasal nitelikli olduğu açıkça görülmektedir. Bu, Ankara’daki ikinci kısım için özellikle doğrudur. Burada savcı sanıklarla suikast arasında bir bağ kurmaya bile çalışmamıştır.[131] Zürcher, 1926 davalarının, kuşkuya yer vermeyecek şekilde, siyasal bir temizlik hareketi niteliği taşıdığı düşüncesindedir. Temizlik harekenin hedefi bulunan üç ayrı gurubu şöyle sıralar: “1- Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası; 2- İstanbul’da 1923’deki kongrelerinde, partilerini canlandırdıkları düşünülen İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, 3- 1921’de Enver Paşa’nın Anadolu’ya dönmesi için çaba harcayan ittihatçılar.”[132] Selek, tasfiyenin şiddetini canlandırabilmek için, idam edilenleri hatırlamanın faydalı olacağını söyler.[133]

Suikastçılara para yardımını Cavit Bey’in yaptığını söyleyen Sarı Efe Edip, bu fikrini destekleyecek somut bir kanıt gösteremez. Daha sonra Cavit Bey’in tüm servetinin 1000. Sterlin değerinde bir yaşam sigortası poliçesi olduğu ortaya çıkar. Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın hükümet tarafından bir ajan provokatör olarak kullanıldığını söyledikleri Sarı Efe Edip, idama mahkum edilince, yaptığı hizmetlerin göz önüne alınmadığını haykırır. Kastettiği hizmet, muhalefet milletvekillerini suçlu gösterme çabalarıdır.[134]

Aybars’a göre; Kara Kemal, Cavit Bey ve arkadaşlarının teşvikiyle harekete geçmiştir; İttihat ve Terakki suikast yaparak, tıpkı Babıâli baskını gibi bir darbeyle, iktidarı ele geçirmek istemektedir. Terakkiperver Parti kapatılıp, üyeleri İzmir İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanarak, politikanın dışına itilmişlerdir; sıra İttihat ve Terakki’nin, Türk politika hayıtından temizlenmesine gelmiştir; bu bir anlamda, inkılâba karşı çıkan güçlerin, çeşitli fırsatlarla inkılâp tarafından yok edilmesi veya etkisiz duruma sokulmasıdır.[135]

İsmet Bozdağ, Büyükada’da Cavit Bey’in köşkünde, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerince; üst üste iki kez ve gün boyu yapılan tartışmalardan sonra tıpkı Mustafa Kemal’in Halk Partisi gibi, dokuz maddeli bir başka parti kurma kararı alındığını belirtir. Bu karar; İttihatçıların, hiçbir suretle Mustafa Kemal Paşa’yı desteklemeyecekleri, tersine, ayrı bir parti kurarak kendisi ile mücadele edecekleri manasına gelir. O günkü Hukuk’a göre, siyasî parti kurmanın mümkündür. Böyle bir girişimi, haber alan Mustafa Kemal Paşa’nın bu oluşumu suçlama imkânı yoktur. İzmir Suikast ini düzenleyen kişilerden, Sarı Efe Edip’in Büyükada ki toplantıya katılmış olması, Mustafa Kemal Paşa’nın eline büyük bir koz verir ve ikinci tasfiye başlar.[136]

Mahkeme heyetine göre, parti kurmak, parlamento içi ve dışı siyasal çatışmalara atılmak, kanunlarca yasak edilmemiştir. Nevarki, kendi kendini feshetmiş ve kanunen var olmayan İttihat ve Terakki Partisi adına, kongreler yaparak, bu isim altında yeni programlar ve gizli örgütler kurmak kanuna aykırıdır. İlk denemeleri Ankara ve Bursa’da düşünülen ve İzmir’de yapılmasından pek az önce haber alınan ve uygulanamayan suikast girişimi, en ağır suçlardan olduğuna göre, gizli cemiyetin sorumlularından bir bölümü hakkında, verilmiş olan ölüm cezaları İzmir’de infaz edilmiştir. Mahkeme, bu eylemsel gelişmede, Cavit, Dr. Nâzım, Hilmi ve Nail Beyleri, birinci derecede sorumlu bularak idama mahkûm etmiştir.[137]

Aybars, İstiklal Mahkemelerinin, olağanüstü şartlarda, olağanüstü yetkilerle çalışan, inkılâp mahkemeleri olduğunu, suikast olayında suçlu bulunan birçok kişinin, hukuk mahkemelerinde, delil yetersizliğinden serbest kalabileceklerini ifade eder.[138] Böylece yargılamaların adil olmadığını kabul etmekle birlikte onu savunur. Falih Rıfkı Atay’da, Cavit Bey’in bir suikast olayına karışabilecek biri kişiliğe sahip olmadığına inanmaktadır; bu sebeple Ankara’ya geldikten sonra, İsmet Paşa’ya baskı yaparak, Cavit Bey’in kurtulması için çalışır.[139]

İsmet Bozdağ, bu tasfiyenin zorunlu olup olmadığı konusunda ki, şüphelerini dile getirir ve ittihatçıları gerçekleri görmemekle suçlar[140]: “Hem, bir ülkede Cumhuriyet olduğu iddia edilecek, hem de, parti kurmaya kalkmanın idamlık bir suç olduğu savunulacak, buna imkân yoktur. Elbette Cavit Bey’le birlikte ve daha sonra asılan, intihara zorlanan İttihatçılar masumdurlar; bu açıdan kurban sayılabilirler. Fakat gerçekleri göremedikleri için de, ehliyetsizdirler.”

İzmir Suikastı davasının siyasal sonuçlarının, çok önemli olduğunu belirten Cemil Koçak’a göre; Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan sonra hükümet her ne kadar tüm muhalif basın organlarını ve kuruluşları yasaklamış ve kapatmış olsa da, muhalefet dağınık bir biçimde de olsa, varlığını sürdürmektedir. İzmir Suikastı davası ile hem Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan arta kalmış olan muhalefet grubu, hem de Meclis içinde ve dışında kalan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son siyasal kadroları tasfiye edilmiştir. Takrir-i Sükûn Kanunu ile girilen süreç, İzmir Suikastı davası ile tamamlanmış ve “Tek Partili Cumhuriyet” kurulmuştur.[141]

Suikast girişimini planlayan gizli komitenin en önemli ismi olduğu varsayılan Cavit Bey’le ilgili Mango’nun görüşü şöyledir: Kişisel serveti yoktur ve dürüst bir insan olarak tanınmaktadır. 1923 yılında İttihatçıların onunun evinde bulunmasının tek nedeni, o yıl yapılacak olan seçimdir. Bundan sonra, yalnızca kendi ailesiyle ve Düyun-u Umumîye de hisse senedi sahiplerinin temsilcisi olarak sürdürdüğü göreviyle ilgilenir. Ama aralarında Kara Kemal ve Ahmet Şükrü’nün de bulunduğu Mustafa Kemal muhalifleriyle görüşmeyi sürdürdüğü için, yönetim onun tehlikeli olduğuna inanmaktadır. Etkileyici savunması kulak ardı edilir. Bu bir adlî cinayettir. Dr. Nazım, Hilmi ve Nail, güç sahibi oldukları devrede, şiddet kullanmaktan kaçınmamış İttihatçılardır. Bu konu da Rıza Nur şu yorumu yapar: “ İdam edilenlerin çoğu, daha eskiden katliamlardan ve başka suçları işlemekten suçluydular. Ama işlemedikleri bir suçtan asıldılar.” Cavit Bey’in hikâyesi bambaşkadır. Mantıklı, orta sınıfa mensup, şiddete karşı olan bir politikacıdır; idam edilmesinden üç yıl önce yapılan, yasal bir siyasî toplantıya ev sahipliği yapmasının dışında liderlik sayılabilecek bir hareketi yoktur.[142]

Kandemir, “Son Netice” başlığıyla, eserinde konuyu şöyle değerlendirir:[143] “Evet, bu dava böylece sona erdi, amma, adalet yerini buldu mu? Asla!.. Zaman, zaman, mütalaalarını, fikirlerini aldığımız, bütün tanınmış hukukçularımızın da sarahatle belirttikleri gibi; hiçbir hakiki ve adil mahkeme, hiçbir vicdan sahibi hâkim, bu İstiklal Mahkemesi’nin, bu kararnamesine imza atamaz. Nitekim aynı kararname ile ağır bir cezaya mahkûm olmuş olan, eski Başvekil, İstanbul Mebusu Rauf Bey, bilahare vatana avdetinde affa rağmen, bu ağır töhmet altında kalamayacağını ileri sürerek, tekrar muhakeme edilmesini istedi. Teşekkül eden güzide hâkimlerden mürekkep bir mahkeme huzurunda, İstiklal Mahkemesinin dosyaları ve kararları da incelenmek suretiyle yapılan muhakeme neticesinde, beraat kararı almıştır.

Aliye Cavit, kocasının kaçma tekliflerini reddettiğini belirtir ve daha evvel Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’ya suikast teşebbüsü hazırlandığına dair, bir söylenti çıktığı zaman arkadaşlarının; bilhassa Şükrü Naili Paşa’nın, Cavit’e: “Vaziyet çok karışık, böyle zamanda insan kim vurduya gidebilir. Biraz uzaklaşsan, bir müddet Avrupa’da kalsan iyi olur.” diye kaçmasını teklif ettiğini; ancak, Cavit Bey’in:” Ne münasebet, bir şeye karıştığım yok ki kaçayım…” diye, bu tür teklifleri reddettiğini ve eşinin suikast gibi hareketlerin karşısında olduğunu anlatır.[144]

Cavit Bey zindandan eşine, her gün bir mektup göndermiş, fakat bu mektupların hiç birisi, Aliye Hanım’ın eline değmemiştir; ancak, kocasının ölümünden sonra topluca eline geçmiştir. Cavit Bey acaba bu mektupları karısına ulaşamayacağını, bile bile mi yazmıştır.[145] Hâlbuki mektuplar incelendiğinde, Cavit Bey’in günü gününe yazdığı mektupları, göndermek için değil; kurtulduğu zaman Aliye Cavit’le beraber okumak, ona okutmak için yazdığı anlaşılır. Eşine gönderdiği birkaç mektup ve telgrafı da mektuplarında belirtir.

Aliye Cavit, kocasının ölümünden sonra, maddî ve manevî sıkıntıya düşmüştür. Her bakımdan perişan ve kelimenin tam manasıyla mahvolmuştur; arka arkaya üç mezat yapmış; kira parasından olsun kurtulmak için, Hüseyin Cahit’in evine taşınmıştır. İlk eşi, Sultan Abdülhamit’in büyük oğlu Burhaneddin Efendi’den, kendisine kalmış olan bütün mücevherlerini ve kıymetli eşyalarını, kısaca varını yoğunu satmıştır.[146]

 

Sonuç ve Değerlendirme

Siyasete, 1907’de Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girerek adım atan ve 1926’da İzmir suikastı sebebiyle tutuklanarak 26 Ağustos’ta Ankara’da idam edilen Cavit Bey’in Türk siyasî hayatında yeteri kadar tanındığı söylenemez. Cemiyet içerisinde entelektüel kişiliği öne çıkan birkaç kişiden biridir.

Türk siyasî hayatını derinden etkileyen ve bir döneme damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin aktif ve etkin bir üyesi olan Cavit Bey, adeta Cemiyet’in iktisadî teorisyeni konumundadır. Liberalizm’in Osmanlı İmparatorluğundaki ilk ve önemli temsilcisi, Sosyalizm’in de amansız düşmanı olan Cavit Bey, asıl şöhretini siyasette kazanmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra siyasette kısa sürede yükselen Cavit Bey’in yıldızı, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte parlayıp sönmüştür; onu siyasî bir mazlum haline getiren trajik hadise, Ankara İstiklâl Mahkemesinin hiçbir delile dayanmayan siyasî kararı olmuştur.

Cemiyet içinde Enver ve Talat çevresinde yoğunlaşan ve gizliden gizliye süren, asker-sivil kutuplaşmasında; sivil kanadın başı Talat Paşa’nın yanında ve onun en güvendiği yakınları arasında yer almıştır. Komite ruhlu bir Cemiyet’in en makul ve mantıklı düşünen adamı odur. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Talat, Enver ve Cemal Paşalardan sonra en etkili kişilerden biri konumundadır.

Cavit Bey’in meşhur gurur ve kibri zaman zaman dostlarını bile rahatsız etmişse de, çalışkanlığı, iktisadî konularda otorite sayılması, Avrupa malî çevreleri tarafından tanınması ve entelektüel kişiliği, onu İttihat ve Terakki içinde vazgeçilmez bir konuma getirmiştir. Ne var ki onun en zayıf tarafı ürkek-korkak bir kişiliğe sahip oluşudur. Cavit Bey’in yaptığı akılcı yorum ve tahlillere, belki de bu yüzden itibar edilmemiştir. Çünkü o İttihat ve Terakki üyelerinin tehlikeye düştüğü anlarda yurt dışına kaçmış ve durum iyice düzelmeden de dönmemiştir.

İktidara bu kadar kısa sürede erişebileceğini tahmin edemeyen ve hazırlıksız yakalanan Cemiyet’in kendisini yetiştirmiş birkaç üyesinden birisidir. Bu hazırlıksızlık II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında açıkça görülmektedir. Cemiyet, bu dönem de iktidarı bizzat kullanmak yerine, onu kontrol etmek ve etkilemekle yetinmiştir. Denetleme iktidarıyla yetinmenin sakıncalarını 31 Mart olayını yaşayarak öğrenen Cemiyet, bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra iktidarı bizzat kullanmak için harekete geçmiştir. Bu bağlamda kabineye soktuğu iki İttihatçıdan biri Cavit Bey olmuştur (diğeri Talat Paşa’dır).

  1. Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede, alınan borçları ülke ekonomisinin verimli alanlarında kullanmak isteyen Cavit Bey, Harbiye Nazırlarıyla çatışmıştır. Bilhassa, Harbiye Nazırlığı bütçesini artırmak ve Maliye Nazırlığı denetiminden kaçırmak isteyen, Mahmut Şevket Paşa ile mücadele etmiştir. Kurallara bağlılığı ile tanınan Cavit Bey, kural tanımayan Enver Paşa ile de sık sık karşı karşıya gelmiştir.

O zamanki siyasî ve ekonomik konjonktürde ülkedeki imtiyazlardan yararlanmak isteyen Fransa, İngiltere ve Almanya birbirleriyle yarışmaktadır; o da tercihini Fransa lehine kullanmıştır. Ancak, maddî menfaat temin ettiğine dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamıştır. Cavit Bey, kalkınmanın yabancı sermaye ile mümkün olduğunu bilir, ancak, yabancı sermaye Kapitülâsyonlar aracılığıyla ülkeyi sömürmektedir. Bu nedenle millî sermayenin oluşturulması ve geliştirilmesi için çalışır.

İttihat ve Terakki’nin, İmparatorluğun dağılmasını önlemeye ve güçlendirmeye yönelik ülküsünü, Cavit Bey’de benimsemiş ve bir vatanperverin sancılarını hissetmiştir. Ermenilerin tehcirine karşı olmasına rağmen, Harp-i Umumî’de Ermenilerin Ruslarla anlaşarak, Osmanlı ordusunu arkadan vurmak istediklerini ve vatan aleyhine ayaklanan vatandaşlarına, hiçbir memleketin tolerans göstermeyeceğini, Avrupalı siyasetçilere ve etkili çevrelere anlatmaya çalışmıştır.

Almanya ittifakına, Almanya’nın kazanma şansı bulunmadığı (biraz da Fransız yanlısı olduğu için) ve Osmanlı Devleti’ni kendi emellerine alet ettiği gerekçesiyle, karşı çıkmış ancak, etkili olamamıştır. Hatta bu ittifak kabinenin bazı üyelerinden habersiz yapılmıştır ki, Cavit Bey’de bunlardan biridir. İttifak anlaşması hazırlanırken haberdar edilmeyişi gücüne gitmiş, ancak savaşa engel olmak maksadıyla kabine de kalmaya devam etmiştir. Savaşa girildiğini, ittifak anlaşmasını öğrendiği gün anlamıştır. Harbin başlamasıyla birlikte bu savaşa girilmesine karşı olan Cavit Bey, istifa etmiş; ancak malî konularda İttihat ve Terakki kabinesine yardımcı olmaya da devam etmiştir. Arkadaşlarını basiretsizlikle suçlamakla birlikte; Osmanlı Devleti’ni, Almanya ile ittifak yapmak zorunda bırakan, İtilâf Devletleri’nin bu konudaki sorumluluklarını da dile getirmiştir.

Yurt dışına kaçtıktan sonra da siyasî çalışmalarına devam eden Cavit Bey, ikili siyasî görüşmeler yapmış ve bir ara İstanbul’da Fransız yanlısı bir hükümet kurulması için gayret sarf etmiştir. Diğer yandan, dağınık bir görüntü oluşturan İttihat ve Terakki ileri gelenlerini de toparlamaya çalışmış; bu nedenle İttihatçıları Roma’da toplamıştır. Dışarıdaki arkadaşlarına siyasî yorumlarıyla yol göstermeye çalışmıştır. Cavit Bey, İngilizlerin Talat Paşa ve arkadaşlarını oyaladıklarını anlayarak onları uyarmış; Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmeyeceği için, onunla işbirliği yapılamayacağını ve bir gün mutlaka çatışılacağını söylemiş; ancak Enver ve Talat Paşalarla, taraftarlarını ikna edememiştir. İngilizler, İttihatçı liderleri Anadolu’ya gitmeleri için teşvik ederek, Millî Mücadeleyi baltalamak; Rusya ise Mustafa Kemal Paşa’ya karşı Enver Paşa kozunu kullanmak istemiştir. Cavit Bey ise Millî Mücadele yapılırken, İttihatçı liderlerin Anadolu’ya gitmelerini uygun bulmamış; savaş bitinceye kadar fırka faaliyetlerine ara verilmesini savunmuştur.

Cavit Bey, İttihatçı liderlere düzenlenen suikastları, İngiltere’nin desteğiyle Ermenilerin yaptığını düşünür. Ancak Anadolu’yu zayıflatmak isteyen İngiltere’nin Anadolu’ya gitmeyi planlayan İttihatçıları öldürtmesi siyasetine uygun değildir. Mustafa Kemal’le anlaşan Rusya’nın bunu yapması daha muhtemeldir. Yurt dışındaki İttihatçı liderler öldürüldükten sonra, yurda dönmelerine izin verilen İttihatçıların Cavit Bey’i lider olarak görmeleri ve onun evinde ve onun başkanlığında toplantılar yapmaları ve toparlanmaya çalışmaları dikkat çekicidir. Cavit Bey’in, Cemiyet içindeki yerini ve ağırlığını gösteren bu durum; İzmir suikastıyla ilgili yargılanması sırasında, dağılan Cemiyeti toplamaya çalışan lider olarak itham edilmesine de sebep olmuştur.

Dönmeliği ve masonluğu siyasî hayatı boyunca onu hep sıkıntıya sokmuştur. İlerlemiş yaşında ikinci kez evlenen ve Şiar adında tek çocuğu bulunan Cavit Bey, tam mutluluğu yakaladım dediği bir anda, İttihat ve Terakki’nin geçmişte yaptığı komitacılığı bilen, ondan çekinen ve yapılan siyasî devrimlerin engellenebileceği endişesine kapılan ve güçlü bir muhalefete tahammülü olmayan, devrin siyasî iktidarı tarafından hayatına son verilmiştir. Böylece İzmir ve Ankara İstiklal Mahkemeleri sonucu Cemiyetin son kalıntıları temizlenmiş ve bir devir böylece kapanmıştır.

Cavit Bey’in idamını haksız bulanları üç gurupta toplamak mümkündür. Birincisi onu yakından tanıyan ve bu tür işlerle bağlantısı olmadığına inanan sevenleri ve dostlarıdır. İkinci gruptakiler, konuyla ilgili araştırma yapan ve hakkında asılmasını gerektirecek somut bir delilin bulunmadığını söyleyenlerdir. Üçüncüsü ise Mustafa Kemal Paşa’ya karşı olanlardır ki bunlar, onun İstiklal Mahkemesi kararlarını etkilediğini ve mahkeme kararlarının adil olmadığını dile getirirler ve Cavit Bey’in idamını da haksız bulurlar. Cavit Bey’in asılmasını haklı görenleri de üç gruba ayırmak mümkündür. Birincisi, Mason ve Yahudi düşmanlığını düstur edinen, bir kısım yazarlardır. İkincisi, onun İzmir Suikastı’na karıştığına gözü kapalı inananla; üçüncü grup ise “Cavidizm’in sonu” gibi başlıklarla bu kararın alınmasına katkıda bulunan ve el ovuşturan siyasî düşmanlarıdır.

Cavit Bey’in hayatı ibretlik hadiselerle doludur. İbret alınmadığı için de tarih habire tekrar edip durmaktadır. Aynı hatalar zinciri daha sonraki tarihlerde de sürmüştür. 1960 İhtilalı’nda yaşananlar da Cavit Bey’in yaşadığı yargılanma sürecini aratmamıştır. Adnan Menderes ve arkadaşlarının, muhakeme süreci ve idamlarıyla Cavit Bey’in yaşadıkları arasındaki benzerlik manidardır. Nihayetinde iktidarı ele geçiren kuvvet, muarızlarını yok etmek için, temel hukuk kaidelerini hiçe saymakta bir mahzur görmemiştir. Ancak, gerçeklerin üzerini geçici bir süre örtme gücüne sahip olanların yaptıkları zulüm ve şenaatler bir gün ortaya çıkacaktır.

I.Dünya Savaşı’na giden süreçte Alman ittifakı nasıl kabinedeki birkaç kişi tarafından gizlice, bazı kabine üyelerinden ve Meclis’ten habersiz, yapılmışsa, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ile ABD arasında imzalanan ikili anlaşmalar da, aynı gizlilik içinde ve birkaç kişinin bilgisi dâhilinde yapılmıştır. Bu anlaşmaların içerikleri de üzerinden bir hayla zaman geçtikten sonra öğrenilebilmiştir.

Günümüze değin süren ihtilaller zincirinin ve tepeden şekillendirmenin, dayatmacı politikaların ve hukuk ihlallerinin kökenlerini de İttihat ve Terakki döneminde aramak yerinde olacaktır. Zira, İttihat ve Terakkinin iktidara gelişi de normal bir yolla olmamıştır. Bu yüzden iktidarını sürdürmeye çalışması da şiddete dayalı bir politika üzerine kurulmuştur. Kardeşlik, eşitlik ve özgürlük getireceğini söyleyen Cemiyet, ne yazık ki tam tersini icra etmiştir. Hatta iktidar ipleri elinden kaydıkça da şiddet politikasını artırmayı bir çare olarak görmüştür. Bu politik tavır şiddetin işice yoğunlaşmasına ve içerideki istikrarın kaybolmasına yol açmıştır. Sonunda kazanmayı umut ettikleri bir savaşın sonunda hem kendileri hem de ülke paramparça olmuştur. Her biri bir tarafa dağılan İttihatçıların birçoğu yurt dışında Ermeni kurşunlarıyla can vermiştir. Elebaşları yurt dışına kaçan İttihatçıların önemli bir kısmı ise, Anadolu’daki mücadeleye katılmış ve Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. İstiklal Savaşı’nın kazanılmaya başlamasıyla birlikte Cemiyet üyeleri arasındaki iktidar mücadelesi de başlamış; İzmir Suikastı ile girilen süreçse bu mücadelenin finalini teşkil etmiştir.

Bu süreç Osmanlıdan devralınan siyasî mücadelenin bir devamı şeklinde okunmalıdır. Zira bu mücadelenin önemli aktörlerinin, İttihat ve Terakki iktidarı döneminde de önemli rolleri vardır. Ancak artık şartlar değişmiş ve yeni bir iktidar oyununun rolleri dağıtılmaktadır. Fakat oyunda rol kapmak isteyenler arasındaki mücadele çok sert ve acımasızdır. Ayrıca kural da yoktur… Ve kazananlar daima haklıdır!..

 

 

 

KAYNAKÇA

Akşin, Sına; Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1987.

Alkan, Ahmet Turan; İstiklal Mahkemeleri, İstanbul, Ağaç Yayıncılık, 1993.

Amca, Hasan; Doğmayan Hürriyet (Bir Devrin İç Yüzü 1908–1918), 2. Baskı, İstanbul, Arba Yay., 1989.

Aslım, Fatma; “Cavit Bey Hayatı ve Felaket Günleri”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü), 1996.

Atay, Falih Rıfkı; Çankaya (Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar), İstanbul, 1984.

Aybars, Ergün; İstiklal Mahkemeleri (1923–1927), Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.,1982.

Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam (Mustafa Kemal: 1881–1919), I. Cilt, 5.Baskı, İstanbul, Remzi Kitabevi,1974.

Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam (Mustafa Kemal: 1922–1938), 3. Cilt, 5.Baskı, İstanbul, Remzi Kitabevi,1975.

Cavit Bey’in Hatıraları, Tanin Gazetesi, 3Ağustos 1943 – 22 Aralık 1946.

Cavit Bey; İdama Beş Kala, İstanbul, Emre Yay.,1993.

Cavit Bey; Şiar’ın Defteri, Yayına Haz. Şiar Yalçın, 1. Baskı, İstanbul, İletişim Yay., 1995.

Cavit Bey; Felaket Günleri (Mütareke Devrinin Feci Tarihi), Yayına Haz. Osman Selim Kocahanoğlu, I. ve II. Cilt, İstanbul, Temel Yayınları, 2000.

Erman, Azmi Nihat; İzmir suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, İstanbul, Temel Yay., 1971.

Himmetoğlu, Hüsnü. Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul ve Yardımları, I –II. Cilt, İstanbul: 1975

İslam Ansiklopedisi, Cilt 7. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayını,1993.

Kandemir, Feridun; İzmir Suikastı’nın İç Yüzü, II. Cilt, İstanbul, 1955.

Kandemir, Feridun ve Karaveli, N.; Yakın Tarihimiz (Birinci Meşrutiyetten Zamanımıza Kadar), 1. 2. 3. ve 4.Cilt, (1 Mart 1962 – 21 Şubat 1963) (52 sayı,32 sayfa olarak 52 hafta da yayınlanmıştır).

Kılıç, Ali; İstiklal Mahkemeleri Hatıraları, İstanbul, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, 1997.

Kılıç, Sümer; İzmir suikastı (İstiklal Mahkemeleri Adil miydi?), İstanbul, Emre Yay., 1994.

Kinross, Lord; Atatürk (Bir Milletin Yeniden Doğuşu), Türkçesi: Necdet Sander, 12.Baskı, İstanbul, Altın Kitaplar Yay.,1994.

Kutay, Cemal; Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, 20.Cilt, İstanbul, 1962.

Mango, Andrew; Atatürk, Çev. Füsun Doruker, 1. Baskı, İstanbul, Sabah Kitapları, 2000.

Nur, Rıza; Lozan Hatıraları, İlave III. Baskı, İstanbul, Boğaziçi Yay., 1992.

Öztürk, Kazım; Türk Parlamento Tarihi, II. Dönem, II. Cilt, 1923-1927, TBMM Vakfı yay., Ankara, 1994.

Pakalın, Mehmet Zeki; Maliye Teşkilatı Tarihi (1442–1930), IV. Cilt, Ankara: Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu Yay., 1978.

Pakalın, Mehmet Zeki; Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I.Cilt, 3. Baskı, İstanbul, MEB Yay., 1983.

Selek, Sabahattin; Anadolu İhtilali, 4.Baskı, İstanbul, Burçak Yay., 1968.

Tansu, Semih Nafiz; İttihat ve Terakki İçinde Dönenler, (Anlatan: Galip Vardar), İstanbul, İnkılâp Kitabevi, 1960.

Tunaya, Tarık Zafer; Türkiye’de Siyasi Partiler, I. Cilt, İstanbul, 1984.

Tunaya, Tarık Zafer; Türkiye’de Siyasal Partiler, II. Meşrutiyet Dönemi, I. Cilt, 2.Baskı, İstanbul, Hürriyet Vakfı Yay., 1988.

Tunaya, Tarık Zafer; Türkiye’de Siyasal Partiler, İttihat ve Terakki, III. Cilt, 1. Baskı, İstanbul, Hürriyet Vakfı Yay., 1989.

Tuncay, Mete vd.; Türkiye Tarihi 4. (Çağdaş Türkiye: 1908–1980), 5.Baskı, İstanbul, Cem Yayınevi,1997.

Zurcher, Erik Jan; Milli Mücadele’de İttihatçılık, Çev. Nüzhet Sahihoğlu, 1.Baskı, İstanbul, Bağlam Yay., 1987.

Zurcher, Erik Jan; Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner, 22. Baskı, İstanbul, İletişim Yay., 2008.

 

[1] Dönme: Osmanlı idaresindeki muhtelif şehirlerde ve hassaten Selanik’te Müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan bir cemaat tabakası hakkında kullanılır bir tabirdir. Muhtelif din sahiplerinden Müslüman olanlara mühtedi denildiği, dönme tabiri yalnız halk tarafından kullanıldığı halde, bunlar hakkında mühtedi tabiri hiçbir yerde ve hiçbir zaman kullanılmamış; yüksek tabaka tarafından, nezaket maksadıyla “avdeti” denilmesi, Musevilikten İslam’a döndüklerini belirtmek maksadından ileri gelmiştir. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C.I, 3. Baskı, İstanbul: MEB Yay., 1983, s.474–475. Dönmeler, zor dostluk kurulan insanlardır; fakat dostlukları kavi, samimi ve süreklidir. Bu zümrenin zengini çok, fukarası azdır. Hayatta çok başarılıdırlar ve işlerin en iyisini yaparlar. Zeki, kabiliyetli ve çalışkan insanlardır. Büyük ekseriyeti de mason locasına bağlıdır. Düzdağ, s.417.

[2] Cavit Bey. Şiar’ın Defteri, Yayına Haz. Şiar Yalçın. 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yay., 1995. s. 179.

[3] İslam Ansiklopedisi, 7. Cilt, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1993, s.175.

[4] İslam Ansiklopedisi, s.175.

[5] Tevfik Çavdar, Talat Paşa Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü , 2.b., Ankara: Dost Kitabevi Yay., 1984, s.135.

[6] Pakalın, Maliye…, s. 238.

[7] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.5.

[8] İslam Ansiklopedisi, C.7, s.175.

[9] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.5.

[10] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.5.

[11] Akşin, Jön Türkler…, 1987, s.182–185.

[12] Zürcher, Modernleşen…, s.237-238.

[13] Zürcher, Modernleşen…, s.239.

[14] Cavit Bey, “Felaket Günleri”, Tanin: 3 Aralık, 1946, Tef: 304, s.6.

[15] Amca, s.124.

[16] Pakalın, s.247.

[17] Nur, s.379.

[18] Beyatlı, s.148.

[19] Himmetoğlu, C. 1, s.381–382.

[20] Zürcher, Modernleşen…, s.240-241.

[21] Zürcher, Modernleşen…, s.241-242.

[22] Alkan, s.85–93.

[23] Tunaya, C. III, s.591-592.

[24] Zürcher, Milli…, s.241.

[25] Amca, s.123–124.

[26] Zürcher, Milli…, s. 279–281.

[27] Tunaya, C. III, s.593.

[28] Tuncay vd., s.99–101.

[29] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.73.

[30] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.74.

[31] Cavit Bey, Şiar’ın…, s.75.

[32] İstiklal Mahkemeleri; başlangıç itibariyle TBMM Hükümeti’nin cephe gerisinde asayişi sağlamak ve bilhassa asker kaçaklarına karşı etkili tedbir almak ihtiyacından doğar. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hiyanet-i Vataniye Kanunu bu anlamda İstiklal Mahkemeleri Fikrinin oluşmasında ilk adımı teşkil eder. İstiklal Mahkemelerinin kanunen tesis edilişi 11 Eylül 1920’dir. (21 Sayılı Firariler Hakkında Kanun) 31 Temmuz 1922’de İstiklal Mahkemesi Kanunu adıyla yeni bir kanun kabul edilir. İstiklal Mahkemeleri fiilen 7 Mart 1927 tarihinden itibaren görev yapmamasına rağmen “İstiklal Mehakimi Kanunu” 4 Mayıs 1949 tarihine kadar yürürlükte kalır. Tafsilatlı bilgi için bkz. Alkan, İstiklal Mahkemeleri, s.7–128. Aybars, İstiklal Mahkemeleri (1923–1927), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 1982.

[33] Kandemir, s.68.

[34] Cavit Bey, Şiar’ın…, s. 86.

[35] Cavit Bey, Şiarın…, s.88.

[36] Cavit Bey, Şiarın…, s.89–90.

[37] Cavit Bey, Şiarın…, s.92.

[38] Cavit Bey, Şiarın…, s.21.

[39] Tuncay vd., s.101.

[40] Cavit Bey, Şiarın…, s.94–95.

[41] Cavit Bey, Şiarın…, s.95.

[42] Tuncay vd., s.101.

[43] Cavit Bey, Şiarın…, s.97.

[44] Kandemir ve Karaveli, C.2, s.268.

[45] Cavit Bey, Şiarın…, s.105–107.

[46] Cavit Bey, Şiarın…, s.110.

[47] Cavit Bey, Şiarın…, s.190.

[48] Cavit Bey, Şiarın…, s.309.

[49] Kandemir ve Karaveli, s.10–11.

[50] Cavit Bey, İdama…, s.62–63.

[51] Amca, s.125–126.

[52] Tunaya, C. III, s.594. Listede; yukarıdaki isimler dışında şunlar vardır: Cavit Bey, Ziya Hurşit, Hilmi Bey, Refet (Bele) Paşa, Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, Hafız Mehmet Bey, Çolak Selahattin (Köseoğlu), Bekir Sami (eski Tokat Mebusu, Hariciye Nâzırı), Cemal Paşa (Mersinli), Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Sarı (Edip) Efe, Çopur Hilmi, Rasim (emekli veteriner albay). Tunaya, C. III, s.594.

[53] Aybars, s.341–342.

[54] Tunaya, C. III, s.594.

[55] Aybars, s.335–338.

[56] Aybars, s.348.

[57] Amca, s.125–126.

[58] Aybars, s.339–340.

[59] Kinross, s.498–499.

[60] Cavit Bey, İdama…, s.59–61.

[61] Tunaya, C. III, s.594.

[62] Kutay, Türkiye İstiklal…, C.20, s.11648.

[63] Atay, s.404.

[64] Kandemir ve Karaveli, s.118–119.

[65] Cavit Bey, İdama…, s.84–85

[66] Erman, s.132.

[67] Aybars, s.353.

[68] Tunaya, C. III, s.596.

[69] İzmir İstiklal Mahkemesi kararının tam metni için bkz. Öztürk, C. II, s.559–568.

[70]Amca, s.126–127. Aydemir, Tek Adam, C.3, s. 292. Sümer Kılıç, İzmir Suikastı, s.217–218. Sanıklardan, İzmit Mebusu Şükrü, Saruhan Mebusu Halis Turgut, İstanbul Mebusu İsmail Canbulat, Erzurum Mebusu Rüştü (General), Eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit ve Trabzon eski Mebusu Hafız Mehmet, Sarı Efe namıyla maruf Edip, Mebus Albay Arif, mülazımlıktan (teğmenlikten) emekli Çopur Hilmi, Baytar (veteriner) albaylığından emekli Rasim, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Ankara eski Valisi Abdülkadir ve İaşeci Kara Kemal ölüm cezasına çarptırılmışlardır. İzmir’de infaz edilen bu cezalar, yalnız Kara Kemal ve Abdülkadir’in gıyaplarında verilmiştir.

[71] Aybars, s.383.

[72] Aybars, s.387.

[73] Zürcher, Milli…, s. 274.

[74] Tunaya, C. III, s.595-596.

[75] Cavit Bey, İdama…, s.91–94.

[76] Erman, s.168.

[77] Amca, s.128.

[78] Tunaya, C. III, s.597.

[79] Tansu, s. 410.

[80] Kinross, s. 502.

[81] Zürcher, Milli…, s.272.

[82] Zürcher, Milli…, s.273.

[83] Kandemir, s.29–49.

[84] Aydemir, Tek Adam, C.3, s.299.

[85] Kandemir, s.29–49.

[86] Aydemir, Tek Adam, C. 3, s.300.

[87] Cavit Bey, İdama…, s. 195–197. Savcı Necip Ali’nin düzenlediği İddianame’nin tam metni için, bkz.:Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İttihat ve Terakki, C. III, 1. Baskı, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yay., 1989, s. 644–648.

[88] Toplantıya Katılanlar: Kara Kemal, İsmail Canbulat, Şükrü, Sabık İzmir Valisi Rahmi, Doktor Hüseyinzade Ali, Doktor Nazım, Ahmet Nesimi, eski mesul kâtiplerden Vehbi, Ethem, Nail Beyler vs.

[89] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s. 174. Sümer Kılıç, s. 149–164.

[90] Cavit Bey, İdama…, s.200–201.

[91] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.175–202.

[92] Cavit Bey, İdama…, s.202–203.

[93] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.202–203.

[94] Cavit Bey’in evinde hazırlandığı ileri sürülen ve Dr. Nazım Bey’in evrakları arasında bulunan 9 maddelik İttihat ve Terakki Programı, Cumhuriyet Gazetesinin 9 Ağustos 1926 tarihli sayısında 1. sayfada yayınlanmıştır. Tam metin için bkz.: Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İttihat ve Terakki, C. III, s.643.

[95] Cavit Bey, İdama…, s.204–208.

[96] Erman, s.176–178.

[97] Erman, s.176–178.

[98] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.268–269.

[99] Cavit Bey, İdama…, s.214–215. Sümer Kılıç, s.165–168.

[100] Cavit Bey, İdama…, s.186–188.

[101] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.299.

[102] Cavit Bey, İdama…, s. 217–218.

[103] Cavit Bey, İdama…, s.219–220.

[104] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.301–302.

[105] Sümer Kılıç, s. 169–177. Amca, s. 128–129.

[106] Cavit Bey, İdama…, s.189–192.

[107] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.330–331. Aydemir, Tek Adam, C. 3, s.302–303.

[108] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.299–300.

[109] Amca, s.129.

[110] Kılıç, s. 61.

[111] Aybars, s. 381. Kararın tam metni için bkz. Öztürk, C. II, s.570–580.

[112] Kinross, s. 502.

[113] Tansu, s. 412.

[114] Tunaya, C.III, s. 602.

[115] Sümer Kılıç, s. 179–182.

[116] Kutay, Türkiye…, s.11631.

[117] Erman, s. 188. Kandemir, s. 122.

[118] Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.331.

[119] Bu beyit Ziya Paşa’nın olup, Yasin suresinin 91. Ayetinden ilham alınmıştır. Kardeşleri tarafından kuyuya bırakılan Yusuf’un ağzından Kur’an da geçen sözdür: “Allah’a and olsun ki, Allah gerçekten de seni bizden üstün etmiş ve doğrucası biz hata etmiştik.” Kandemir ve Karaveli, C. 2, s.331.

[120] Kutay, Türkiye…, s.11632.

[121] Tunaya, C. III, s.602.

[122] Erman, s.191.

[123] Tunaya, C. III, s.597-598.

[124] Tunaya, C. III, s.600-601.

[125] Tunaya, C. III, s.603.

[126] Mango, s.432.

[127] Tunaya, C. III, s.598-600.

[128] Tunaya, C. III, s. 595.

[129] Zürcher, Milli…, s.273.

[130] Kandemir, s. 50.

[131] Zürcher, Milli…, s.274–275.

[132] Zürcher, Milli…, s.278.

[133] Selek, s.718.

[134] Mango, s.433.

[135] Aybars, s.370–371.

[136] Cavit Bey, İdama…, s.11.

[137] Tunaya, C. III, s. 602.

[138] Aybars, s.391–392.

[139] Aybars, s.384.

[140] Cavit Bey, İdama…, s. 12–13.

[141] Tuncay vd., s.103–104.

[142] Mango, s.435–436.

[143] Kandemir, s.125.

[144] Cavit Bey, İdama…, s.48.

[145] Cavit Bey, İdama…, s.19.

[146] Kandemir ve Karaveli, C. I, s. 12.

Polat Tuncer, (1960-Yozgat) Gazi Üniversitesi İİBF. Kamu Yönetimi mezunudur. Doktora çalışmasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalında yapmıştır. 19 Mayıs Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments