Ana Sayfa 2. Sayı Her Devrin Muhalifi Hüseyin Cahit Yalçın

Her Devrin Muhalifi Hüseyin Cahit Yalçın

Author

Date

Category

Osmanlı Devleti’nde Genç Osmanlılar hareketinden itibaren modernleşme taraftarlarının en önemli amaçlarından birisi meşruti yönetimin ilanını sağlamaktı. Mithat Paşa ve ekibinin çalışmaları sonrasında 1876 yılında ilan edilen meşruti yönetim çok uzun süre yaşamamış ve tarihi belirsiz bir zamana kadar II. Abdülhamid tarafından tatil edilmişti. Bu tarihten sonra II. Abdülhamid’in ortaya koydu katı merkeziyetçi yönetim anlayışı hızlı bir memnuniyetsizlik ortamı yarattı. İşte bu siyasal ortam temeli öğrenciler tarafından atılan İttihat ve Terakki Cemiyetinin aydınlar ve daha sonra da askerler arasında taraftar bulmasına zemin hazırlamıştı. Osmanlı Devleti’ndeki ayrılıkçı hareketler içerisinde en etkililerinden olan “Daşnaktsutyun (Ermeni İhtilalci Federasyonu) ve VMORO (Vnatre_na makedonsko- odrinska revolucionema organizacija-Dahilî Makedonya-Edirne İhtilalci Teşkilatı) örgütleri”[1] ittihatçıların örgütlenmesinde model işlevi görmüştü. İttihatçılar zaman zaman yakalanıp sürgün veya hapis cezası gibi bedeller ödeseler de mücadelelerini uzun süre devam ettirdiler. Bu mücadele zaman zaman metot konusundaki anlaşmazlıklar veya kişisel çekişmeler nedeni ile parçalanmalar yaşasa da nihai süreçte 1908 yılında meşrutiyetin ilanını sağlayarak başarıya ulaşmıştı.

Meşrutiyet idaresinin kurulması ile birlikte bütün sıkıntıların bitip devletin hızlı bir gelişme dönemine gireceği gibi basit bir iyimserlik haline sahip olan ittihatçılar işlerin istedikleri gibi gitmemeye başlamasıyla birlikte toplumsal huzursuzluk ve memnuniyetsizlikle yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Bu siyasal ortam toplumun hızlı bir siyasallaşma içerisine girmesine neden olmuş ve İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı muhalif fırkalar ortaya çıkmıştır. İttihatçılar yaygın bir yaklaşımla sadece kendilerinin vatan ve millet duygusu ile hareket ettiklerini kendilerine karşı muhalif olanların ise kişisel menfaatlerinin peşinde koşan menfaatperestler olduklarını iddia etmekteydi. Bu durum beraberinde fırkacılık veya diğer bir tabirle hizipçilik hastalığının Osmanlı toplumunda ortaya çıkmasına neden olmuştur.[2]

1908 yılından Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar iktidarı kısa kesintiler dışında elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyeti, Trablusgarp Savaşı, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’nda yaşanan yenilgilerin sorumluluğunu istese de istemese de üzerine almak zorunda kaldı. İttihatçılar bu durumu kabullenmeseler de toplum nazarında, yaşanan sürecin ve devletin yıkılmasının baş sorumlusu onlardı. Bu toplumsal tepkinin bir devamı olarak Milli Mücadele döneminde Mehmet Akif Ersoy, Anadolu’yu dolaşarak halkı yapılan milli mücadele hareketinin ittihatçı bir hareket olmadığı konusunda ikna etmek için elinden gelen çabayı göstermişti.[3] Bu ve benzeri çabalara rağmen yaşanan acı tecrübeler nedeniyle toplumsal ve siyasal alanlarda ittihatçılık ilerleyen yıllarda da şüphe ile karşılanmaya devam edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet erkini kontrol altına alma mücadelelerinde eski ittihatçılara karşı gösterilen hasmane tutum bu tavrın açık örneklerinden birisidir. İttihatçılığın “tarihsel etkisi fiziki varlığından daha uzun süre devam ettiği”[4] düşüncesi süreçte etkili olmuştur. Biz bu yazımızda Meşrutiyet döneminden itibaren ittihatçılığın yılmaz bir savunucusu olan Hüseyin Cahit Yalçın’ı ele almaya çalışacağız. Hüseyin Cahit Yalçın polemikleri, siyasal tavırları ve fikirleri ile hem Meşrutiyet döneminde hem de Cumhuriyet döneminde adından söz ettirmiş bir isimdir. Batılı düşünürlerin birçok önemli kitabını dilimize çevirerek kültür hayatımızda velud bir çevirmen ve müfrit bir batılılaşma taraftarıdır. Bu arada onun benzer düşüncelere sahip olmasına rağmen cumhuriyetin kurucularına karşı zaman zaman çok sert bir muhalefet göstermesi ise oldukça dikkat çekicidir. Böylesi farklı bir kimliğe sahip olan Hüseyin Cahit Yalçın üzerinde durulmayı hak eden bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hüseyin Cahit Yalçın’ın Basın Hayatına Girişi

Hüseyin Cahit Yalçın’ın kitaplarla tanışması ilk olarak aile ocağında babasının kütüphanesi ile başlamıştır. Ailecek akşam yemeklerinden sonra yapılan kitap okumaları onun okuma zevkinin gelişmesinde ve kitap sevgisinde ilk etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Aile ocağında Ahmet Mithat Efendi’ye karşı olan sevgi onun her çıkan eserinin büyük bir ilgiyle takip edilmesine zemin hazırlamıştır. Daha ilk çocukluk yıllarında başlayan bu sevgi ilerleyen yıllarda Hüseyin Cahit’in yazarlık mesleğine adım atmasına da vesile olacaktır. Lise yıllarında yazdığı yazılar ve ilk romanı “Nadide” bu yolda atılmış ilk adımlardır. “Nadide” adlı romanına bir arkadaşının tavassutu ile Ahmet Mithat’a bir önsöz dahi yazdırmıştır. Bu önsözü yazdırınca kitabın hemen basılacağı hayaline kapılan Hüseyin Cahit, gittiği yayıncıların kitaba ilgi göstermemesi üzerine büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Ailesini güç bela ikna edip çocukluğundan beri biriktirdiği parasını alarak romanını kendi imkânlarıyla bastırmıştır. Ama roman ilgi görmeyince elde kalan kitabı toptan olarak satmış böylece ilk teşebbüs başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu ilk başarısızlık onu yıldırmamış hatta tam aksine yazma konusunda daha da heveslendirmiştir.

1. Abdülhamid döneminde Mithat Paşa’nın Avrupa’ya sürülmesini protesto ettiği için sürgün cezasına çarptırılan dayısının cezasının bitip de bir gün ansızın geri dönmesi Hüseyin Cahit Yalçın’ın hayatında büyük bir değişikliğe neden olmuştur. O varlığından bile habersiz olduğu dayısının anlattıklarından etkilenerek içinde yaşadığı siyasal ortama ve II. Abdülhamid ismine karşı tepki duymaya başlar. Bu sırada tıp fakültesinde okuyan teyzesinin oğlu da anlattıkları ile onun düşünce dünyasında etkili olan ikinci isimdir. Çünkü bu sayede Mizan, Meşveret gibi ittihatçı yayın organları ile tanışarak belli bir siyasal fikre sahip olmaya başlamıştır. Mülkiye’de öğrenciliği devam ederken Karabet Efendi’nin “Mektep” dergisinde “Haki” adıyla yazdığı yazılarla da basın hayatında faal olarak çalışmaya başlamıştır.[5] Bu yıllarda Beşir Fuat’ın fikirlerinden de haberdar olmaya başlayan Hüseyin Cahit Yalçın ilerleyen yıllarda pozitivist düşüncenin önemli isimlerinden olan “Stuart Mill’in Hürriyet’ini, Ernest Renan’ın İsa’nın Hayatı’nı Hippolyte Taine’nin İngiliz Tarih-i Edebiyatı’nı ve Emile Durkheim’in Din Hayatının İptidai Şekilleri’ni Osmanlıca’ya çevirmiştir.” [6] Hüseyin Cahit Yalçın mülkiye yıllarında geliştirdiği Fransızcası sayesinde kitapçı Karabet’in isteğiyle “II. Abdülhamid için sayfası bir kuruştan cinaî romanlar çevirmiş ve buradan elde ettiği para ile de Larousse ansiklopedisini almıştır.”[7]

Hüseyin Cahit’in basın dünyasında adının duyulmasına etki eden en önemli safha ise onun “Serveti Fünun” da yazdığı yazılardır. Hüseyin Cahit Yalçın bu dergide yazdığı yazılar ve polemiklerde Edebiyat-ı Cedide hareketinin yılmaz bir savunucusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazılarında bir ideoloji veya fikri teorik olarak ortaya koymaya çalışmamış sadece tarafı bulunduğu edebi akıma karşı yapılan eleştirilere cevap vermek cehdi içerisinde olmuştur. Bu özelliğinin ilerleyen yıllarda da koruyan Hüseyin Cahit Yalçın bir teori inşa etme çabasında olmamıştır. [8] O bu özelliği ile basında gördüğü sataşmalara cevap vererek ün kazanan Emile Zola’nın izinden gitmekteydi. O kendisinin Emile Zola’nın düzeyine erişemeyeceğine inanıyordu. Ama onun yolunda yürümek ona övünç veriyor, çatışmada çekinmez davranmak onu mutlu ediyordu.[9] Hüseyin Cahit Yalçın rehberinin izinde basında polemikleri ile isminden bahsettiren bir yazar olarak her geçen gün daha tanınır hale gelmekteydi.

Hüseyin Cahit Yalçın ve arkadaşları “istibdat” dönemi olarak adlandırılan II. Abdülhamid döneminde yaşanan jurnal, hafiyecilik, basına uygulanan aşırı sansür ve katı merkeziyetçilik gibi anlayışların devlet siyasetine dönüştüğü yılların ağır havasından kaçmak için Yeni Zelanda’ya göçmen olarak gitme fikrine bir kurtuluş ümidiyle dört elle sarılmışlardır. Tevfik Fikret’in ortaya attığı bu fikir Esat Paşa (Işık), Hüseyin Kazım (Kadri), Hüseyin Cahit (Yalçın), Rauf Bey’i etkileyerek heveslendirmişti. Yolculuk için gerekli parayı bulma işini Esat Paşa üstlenmişti. Yeni Zelanda’ya gitme hülyalarına dalan Hüseyin Cahit ve arkadaşları kendi aralarında ne zaman oralardan dönecekleri ile ilgili olarak anlaşmazlığa bile düşmüşlerdi. Tevfik Fikret bir daha geri dönmemek fikrindeyken Hüseyin Cahit, II. Abdülhamid ölür de meşrutiyet ilan edilirse geri döneceğini söylemekteydi. Esat Paşa’nın yolculuk için gerekli parayı bulamaması bu girişimin sonuçsuz kalmasına neden olmuştu.

İstanbul’un ağır siyasal ortamından uzaklaşmak düşüncesi bir kere akıllarında ve gönüllerinde yer edinince bu kez de Hüseyin Kazım’ın Manisa’nın Sarıçam köyündeki toprağına yerleşmeyi düşünmüşlerdi. Hatta Hüseyin Cahit izin alamadığı için kaçak yollardan Manisa’ya giderek arazinin olduğu köyü gezip gelmiş ve ilk intibalarını arkadaşlarına aktarmıştı. Ancak Tevfik Fikret’in vazgeçmesi nedeniyle bu fikir de düşünce boyutundan ileri gidememişti.[10]

Meşrutiyet Devrinde Hüseyin Cahit Yalçın

Hüseyin Cahit Yalçın’ın hayatına baktığımızda meşrutiyetin ilanına kadar olan dönemde siyasal faaliyetlerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştığı dikkati çekmektedir. Bu dönemde daha çok edebi çalışmalar ve kendisinin de dahil olduğu        “edebiyat-ı cedide” hareketine yönelik yapılan eleştirilere karşı bu akımı korumak ve savunmak için çalıştığı görülmektedir. Bu duruş II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte birden bire değişecek ve Hüseyin Cahit ortaya çıkmasında etkisi olan “Tanin” in yayın hayatına başlaması ile birlikte bambaşka bir Hüseyin Cahit olarak ortaya çıkar. Bundan sonra Hüseyin Cahit ismi İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte yan yana anılacaktır. Yayın hayatına başlamasından kısa bir süre sonra neredeyse tamamen Hüseyin Cahit Yalçın’ın kontrolüne geçen Tanin gazetesi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gayri resmî yayın organı hüviyetine bürünecektir. Onun aniden değişen bu duruşu hakkında Ö. Faruk Huyugüzel “Meşrutiyet’in ilanıyla birden bire boşanan bir zemberek gibi bütün gücüyle siyaset meydanına atılan bu hırçın kalem, her adımda taze bir hız ve heyecanla bir yandan İttihat ve Terakkiyi hiçbir hata ve eksik tanımadan savunurken, bir yandan da muhaliflerine amansızca saldırır.”[11] demektedir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti lehine yaptığı yayınlar nedeniyle dikkatleri üzerine çeken Hüseyin Cahit Yalçın cemiyetin teklifi ile ilk mebus seçimlerine katılmış ve mebus olarak Osmanlı Mebusan Meclisine girmiştir. Bu ilk mebusluğu döneminde Kamil Paşa hükümetine karşı verdiği soru önergeleriyle Kamil Paşa hükümetinin düşmesine etki etmiştir.[12] Bu dönemde Tanin’de yazdığı yazılar ve polemiklerde de ortaya koyduğu müfrit dil ve aşırı bir batılılaşma taraftarlığı muhalefet arasında Hüseyin Cahit Yalçın ismine karşı şiddetli bir öfkenin doğmasına neden olmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın’ın kullandığı sert dil toplumun aşırı derecede politize olmasına da neden olmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın’ın Tanin’de kullandığı olumsuz dilin “31 Mart’ın belli başlı sebeplerinden birisi olduğu”[13] şeklinde değerlendirmeler dahi yapılmıştır. Artık Osmanlı toplumsal yaşamında meşrutiyetin bir gereği olarak ortaya çıkan fırkalar amacını aşarak fırkacılık ve hizipçilik hastalığına neden olarak Osmanlı toplumunu patlamak üzere olan bir dinamit fıçısına çevirmiştir. Sonunda da toplumsal patlama 31 Mart isyanı adıyla meşrutiyet yönetimine karşı bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul’da başlayan bu isyanda isyancıların hedefindeki isimler içerisinde yer almaktadır. Ancak isyancılar Hüseyin Cahit Yalçın’ı yakalayamamışlar fakat ona benzeyen bir başka mebusu Mehmet Aslan’ı Hüseyin Cahit Yalçın sanarak öldürmüşlerdir.

31 Mart isyanı sırasında Rus sefaretinin yardımıyla yurt dışına kaçan ve oradan da ittihatçıların kalesi Selanik’e gelen Hüseyin Cahit Yalçın burada Cahit Bey’in etkisi ile masonluğu kabul etmiştir.[14] Hareket Ordusu’nun İstanbul’da duruma hakim olmasından sonra tekrar İstanbul’a dönmüştür. Bu dönemde gazetecilik ve siyasetin dışında Duyun-ı Umumiye, İtibar-ı Milli Bankası ve I. Dünya Savaşı sırasında da Men-i İhtikâr Komisyonu gibi farklı kurumlarda görevler üstlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik olarak ayrılmasından sonra da 1919 yılında tutuklanarak Malta adasına sürgüne gönderilir. Hüseyin Cahit Yalçın, Malta’da kaldığı süreyi İtalyanca ve İngilizce öğrenmekle ve İtalyan edebiyatı üzerine çalışmakla geçirir. Aynı zamanda Malta’da “Oğlumun Kütüphanesi” adını verdiği çeviri faaliyetlerine de başlar.[15]  Malta’da yaşadığı sürgün hayatı 1921 yılında sona erer. 

Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Hüseyin Cahit Yalçın

Hüseyin Cahit Yalçın’ın Malta’daki cezası bitip de özgürlüğüne kavuştuktan sonraki hareket tarzı ve milli mücadeleye katılmak için Anadolu’ya gelmemesi ilerleyen yıllarda cumhuriyeti kuran kadro ile arasının açılmasında etkili olan başlıca amillerden birisi olacaktı. Bu ve benzeri tali meseleler bir kenara bırakılırsa Hüseyin Cahit Yalçın ve onun gibi önde gelen ittihatçı isimler için asıl sorunun milli mücadele hareketini yürüten ve cumhuriyeti kuran kadro ile ittihatçılık düşüncesi bağlamında bir anlaşmazlıklarının olmasıydı. Bu anlaşmazlığın neden olduğu problemler ilerleyen yıllarda daha net bir şekilde ortaya çıkacaktı. Hüseyin Cahit Yalçın milli mücadelenin daha ilk başında yaşanan bu çekişmeyi şöyle anlatmaktadır: “Mücahede-i Milliye hareketi ihtimal ki bu ittihatçılık isnadının tesirini izale etmek ve girişilen mücahedenin hareket-i milliye mahiyetinde olduğunu bütün bütün göstermek için ittihat rüesasına karşı bariz bir tavır almıştı. Hatta Anadolu hükümeti namına memuren Avrupa’da bulunan büyük bir zata atfen eski İttihat ve Terakki rüesasından bazılarına “Anadolu’ya gidip ne yapacaksınız? Orada size ihtiyaç yoktur” denildiği de şayi olmuştu. (…) Bazı zatlar vardır ki evvelde İttihat ve Terakki teşkilatında ikinci, üçüncü derecede kaldıkları, kabiliyet ve istidatlarını göstermeğe müsait bir zemin bulamadıkları halde, şimdi bir fert sıfatıyla dahil oldukları Mücahede-i Milliye’de temayüz etmişler birinci sınıfa çıkmışlardı. Onlar böyle çalışkan ve muvaffak olduktan sonra eski rüesaya sizler buyurun efendim deyip terk-i mevki edemezler ve arkaya çekilemezlerdi. Bunu istemek kalbi beşeri tanımamak olurdu.”[16] Daha milli mücadelenin başarıya ulaşmasının üzerinden kısa bir süre sonra ortaya koyulan bu tablo ileride yaşanacak olan çekişmenin habercisiydi. Her ne kadar I. Dünya Savaşının sona ermesinden sonra ittihatçıların önde gelenleri yurt dışına kaçsalar da ülke içerisinde ittihatçılık hâlâ kuvvetli bir damar olarak varlığını sürdürmekteydi. Hüseyin Cahit Yalçın milli mücadele öncesinde ikinci sınıf hatta üçüncü sınıf olan ittihatçıların milli mücadele ile öne çıktıktan sonra eski liderlere veya ileri gelenlere karşı koltuklarını muhafaza etmek için ellerinden geleni yapacaklarını açıkça ortaya koymaktaydı. Bu çerçevede önde gelen eski ittihatçı isimlerin tasfiyesinde kullanılan en önemli enstrüman olarak karşımıza İstiklal Mahkemeleri çıkmaktaydı. İzmir suikastı sonrasında muhalif saflarda yer alan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Cavit Bey, Dr. Nazım, Kara Kemal, İsmail Canbolat gibi birçok önemli isim ya intihar etti ya idam edildi ya da siyaset dünyasından ellerini eteklerini çekti. Böylece ittihatçılık ve onun devamı olan unsurlar ya ortadan kaldırılarak ya da yeni yönetime biat ederek sorun halledilmiş oldu.

Milli mücadele hareketinin daha ilk başında bu harekete karşı mesafeli bir tavır takınan Hüseyin Cahit Yalçın özgürlüğüne kavuştuktan sonra Anadolu’ya dönmemesini Malta sürgününden kurtulduktan sonra çocuklarının tedavisi için ülkeye gelememesine bağlamaktaydı. Ona göre ülkeye dönse de o sadece bir gazeteciydi, asker olmadığı için de milli mücadele hareketinde kendisinin ne kadar katkısı olabilirdi ki. Ayrıca yukarıdaki alıntıda da ifade ettiğimiz gibi Hüseyin Cahit Yalçın milli mücadele hareketini yürüten kadronun ittihatçılık yaftasından kurtulmak için eski ittihatçı önde gelen isimlerin Anadolu’ya gelmesini istememekteydi. Bu bahanelerin dışında Hilmi Bengi, Hüseyin Cahit Yalçın’ın aynı anlam dünyasını paylaşmasına rağmen milli mücadeleyi yürüten kadroya hem o dönem de hem de sonraki dönemde muhalif olmasının en önemli nedenlerinden birisinin Hüseyin Cahit Yalçın’ın 1922 yılında biten Duyun-ı Umumiye temsilciliğine Mustafa Kemal’in talimatıyla son verilmesinin olduğunu ifade etmektedir.[17]

Hüseyin Cahit Yalçın’ın cumhuriyeti kuran kadroyla olan düşünce birliği kendisi tarafından da sık sık ifade edilmesine rağmen arada aşılmaz bazı sorunlarda vardı. Çünkü yapılan inkılaplar ve yürütülen siyaset karşısında Hüseyin Cahit Yalçın yazdığı yazılarla itirazlarını sık sık dile getirmekteydi. İtirazları karşısında kendisine ve gazetesine karşı muhalif denilmesini de kabul etmeyen Hüseyin Cahit Yalçın gayesini şöyle açıklamaktaydı: “Tanin’e muhalif diyorlar. Bugün müdafaa-i milliye şeklinde vücut bulmuş bir hükümetimiz var ki, hiçbir Türk buna muhalif olamaz. Çünkü o zaman muhalefet değil hıyanet yapmış olur. (…) Benim zihnimde taraftarlık kelimesi dalkavukluk kelimesi ile müteradif değildir. İnsanların layuhti olduğuna bir adama mevkii iktidara gelmek ve esasen haiz olmadığı zekâ, vukuf, liyakat ve kabiliyetinde mintarafillah geleceğine kanaatim yoktur. Zannederim meclis-i milli de bu kanaattedir ki arada sırada vekilleri değiştiriyor. Ben bunun memlekete hizmet olduğuna kaniyim.”[18] Hüseyin Cahit Yalçın bu yazısıyla kendisinden tam bir itaat beklenmemesi gerektiğini açık açık deklare etmekteydi. Yazdığı yazılarda ve ortaya koyduğu eleştirilerde bu tavrını açıkça göstermekteydi. Hüseyin Cahit Yalçın’ı böylesi bir tavra zorlayan şey ise daha yakın bir dönemde yani I. Dünya Savaşı süresince yaşanan Enver Paşa diktatörlüğü[19] tecrübesi nedeniyle benzer bir siyasal idarenin Mustafa Kemal Paşa tarafından da kurularak onun tek adam olarak ortaya çıkabileceği korkusuydu.[20]

Hüseyin Cahit Yalçın siyasal muhalefet kapsamında itirazda bulunduğu ve eleştirdiği konulardan birisi halifeliğin kaldırılmasıydı. Hüseyin Cahit Yalçın halifeliğin kaldırılmasına karşıydı çünkü halifelik kaldırılırsa beş on milyonluk bir Türkiye’nin hiçbir siyasi ağırlığının kalmayacağını düşünüyordu. Bu çerçevede Emir Ali ve Ağa Han tarafından dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye gönderilen mektubun Tanin’de yayımlaması onun İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasına neden olmuş ancak beraat etmişti.[21] Bu yargılamaya rağmen Hüseyin Cahit Yalçın’ın geri adım atmaya niyeti yoktu. Cumhuriyetin ilanından sonra cumhuriyetin ilanına sevindiğini belirten bir yazı kaleme alsa da cumhuriyetin ilan şekline itirazı vardı. Mustafa Kemal’in hem cumhurbaşkanı olması hem de CHF’nin genel başkanı olmasını da doğru bulmayan Hüseyin Cahit Yalçın bu durumunda kurulacak olan muhalif bir partinin Mustafa Kemal’e de muhalefet etmiş olacağını belirterek Mustafa Kemal’in bu duruma düşmemesi gerektiğini savunmaktaydı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın kurulması ve sonrasında başlayan Şeyh Sait isyanı ile birlikte hükümet ilan ettiği Takrir-i Sükûn kanunuyla sert tedbirler alarak hem muhaliflere hem de basına gözdağı vermeye çalışmıştı. Bu süreçte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın Şeyh Said isyanındaki etkisini araştırmak için İstanbul merkez teşkilatında mahkeme kararıyla arama yapılmıştı. Tanin’de bu arama “baskın” şeklinde yazılınca Tanin gazetesi kapatılmış ve Hüseyin Cahit de bir kez daha İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak Çorum’a sürgüne gönderilmişti.[22] Hüseyin Cahit Yalçın sürgündeyken yaşanan İzmir suikastı onun ittihatçı isimlerle birlikte tekrar Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmasına neden olmuştur. Kendisi beraat etse de aksi bir durumla karşılaşması da oldukça mümkün gözükmekteydi.

Bu süreçte yaşadığı sürgün ve ardından yakın arkadaşlarının idam edilmesi ve belki de kendisinin de sürgünde olmasaydı karşı karşıya kalacağı benzer bir son düşüncesi onun uzun bir süre siyasetten uzak durmasına neden olmuştur. Yargılamalar süresince o şu kanaate varmıştı ki: “Ortada temin edilecek bir adalet vazifesi değil, kökü kazınacak siyasi bir rekabet bulunduğu belliydi. Bu arada beni de temizlemek isterlerse haksız olurdu ama pek de mantıksız olmazdı.”[23] Bu açıklamayla Hüseyin Cahit Yalçın cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan siyasal gelişmelerin temelinde siyasi bir rekabet olduğunu açıkça ifade etmekteydi. Bu rekabette de taraf olanlar ittihatçılar ile “Kemaliler” dir ve mücadeleyi Kemaliler kazanmış ittihatçılar ise kaybetmişti.

Hüseyin Cahit Yalçın’ın siyasetten uzak olan duruşu Mustafa Kemal’in ölümüne kadar devam etmiştir. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra İsmet İnönü iktidarın gazabına uğramış eski muhaliflerle barışma yoluna gitmiştir. Bu doğrultuda Kazım Karabekir gibi Hüseyin Cahit Yalçın da iktidarla barışmış ve siyasete tekrar geri dönmüştür. Artık eski düşmanlıklar unutulmuş ve Hüseyin Cahit Yalçın hem İsmet İnönü ile hem de Mustafa Kemal ile barışmış ve ölene kadar da onlara karşı olan olumlu bakışını yazılarında göstermiştir.

Hüseyin Cahit Yalçın çok partili hayata geçildikten sonra da CHF’den ve İsmet İnönü’den ayrılmayarak DP’ye muhalif bir tavır takınmıştır. Bu dönemde Ulus gazetesinde yazdığı yazılarla eski polemikçi ve sert yazılarına devam edeceğini göstermiştir. Yazdığı sert yazılar sonucunda ilerlemiş yaşına rağmen yine hâkim karşısına çıkmaktan kurtulamayan Hüseyin Cahit Yalçın yaklaşık iki buçuk yıl hapis cezası almıştır. 79 yaşında hapse giren Hüseyin Cahit Yalçın üç ay kadar hapiste kaldıktan sonra bakanlar kurulu kararıyla affedilerek özgürlüğüne kavuşmuş ve 18 Ekim 1957 yılında genel seçimler öncesinde vefat etmiştir.

Sonuç   

Hüseyin Cahit Yalçın edebiyat dünyamızda ve fikir hareketimiz içerisinde sert ve eleştirel yazıları ile adından söz ettirmiş bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu özellikler zaman içerisinde siyasi kimliği üzerinde de etkili olmuş ve dahil olduğu İttihat ve Terakki Cemiyetini neredeyse ömrünün sonuna kadar savunmayı bir borç bilmiştir. Ancak dönemin şartları çerçevesinde zaman zaman siyasal duruşunun başını belaya sokacağını düşündüğü dönemlerde ise edebiyat ve çeviri faaliyetleri ile uğraşarak tehlikeyi savuşturmaya çalışmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde devletin gidişatı üzerinde doğrudan etkili olan isimler içerisinde adından bahsedebileceğimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ın konumu Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde ise ikinci plana düşmüştür. Kendisinin de dediği gibi ikinci hatta üçüncü sınıfta yer alan eski ittihatçıların birinci sınıfa yükselmesi ister istemez onu da rahatsız etmiştir. Bu nedenle de cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan itibaren Hüseyin Cahit Yalçın kendisi ile benzer bir batılılaşma anlayışını hayata geçirmeye çalışan devrin kurucu isimlerine zaman zaman ilkesellik adı altında muhalif bir tavır takınmaktan da çekinmemiştir. Yaşanan bu süreci Cumhuriyet devrinde ittihatçılık hesaplaşması olarak değerlendirmek de bir besi yoktur. Onun ortaya koyduğu muhalif ve eleştirel tavır devrin yöneticileri tarafından doğal olarak hoş karşılanmadığı içinde ya işsiz kalarak maddi boyutuyla ya da mahkemeler yoluyla kendisinden hesap sorulmaya çalışılmıştır ki, İzmir suikastından sonra yargılandığı İstiklal mahkemesinde idam edilmemesi onun belki de en büyük şansıdır. Zaten Hüseyin Cahit de bunun farkında olduğu için bu tarihten sonra çeviri ve edebiyat faaliyetleri ile uğraşmıştır.

Hüseyin Cahit ve Kazım Karabekir gibi eski ittihatçı isimlerle yeni rejimi kuranlar arasında bir barışın yaşanabilmesi Mustafa Kemal hayattayken söz konusu olmamıştır. Ancak Mustafa Kemal’in ölümünden sonra her iki isim de İsmet İnönü’nün isteğiyle siyasete dönmüşler ve böylece itibarları da iade edilmiştir. İsmet İnönü’nün kendilerine iade-i itibar etmesinden dolayı da ölene kadar onu ve onun siyasi hareketini savunmayı kendine bir borç bilmiştir.

 

[1] Şükrü Hanioğlu, İttihatçılık, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Dönemler ve Zihniyet,  (Ed. T. Bora, M. Gültekingil) İstanbul 2009,  C. IX., s. 249.

[2] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Güngör Göçer, İttihatçı Bir Muharrir Ziya Şakir’in II. Meşrutiyet Sonrası Oluşan İktidar Muhalefet İlişkisine Bakışı, Tezkire Düşünce- Siyaset- Sosyal Bilim, S. 65, s. 117-136

[3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Güngör Göçer, Mehmet Akif Ersoy’un Siyasal Kimliği ve İttihat ve Terakki Cemiyeti İle Olan İlişkisi, Mehmet Akif Ersoy Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. IX, S. 19, Haziran 2017, s. 364.

[4] Hanioğlu, a.g.m., s. 251.

[5] Hüseyin Cahit Yalçın, Edebiyat Anıları, İstanbul 1975, s. 65

[6] Murtaza Korlaelçi, Pozitivist Düşüncenin İthali, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, (Editör: Tanıl Bora, Murat Gültekingil) İstanbul 2002,C. I.,  s. 220.

[7] Ö. Faruk Huyugüzel, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı, Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir Araştırma, Ankara 1982, s. 12.

[8] Y. Doğan Çetinkaya, Hüseyin Cahit Yalçın, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Modernleşme ve Batıcılık, (Editör: Tanıl Bora, Murat Gültekin) İstanbul 2007, C. III., s. 328-329.

[9] Yalçın, a.g.e., s. 67-68.

[10] Yalçın, a.g.e., s. 116-117.

[11] Huyugüzel, a.g.e., s. 20.

[12] Huyugüzel, a.g.e., s. 23.

[13] Huyugüzel, a.g.e., s. 24.

[14] Hilmi Bengi, Gazeteci, Siyasetçi, Fikir Adamı Olarak Hüseyin Cahit Yalçın, Ankara 2000, s.25.

[15] Suat Hizarcı, Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul 1969, s. 5.

[16] Hüseyin Cahit Yalçın, Malta Hatıraları, Tanin, 13 Nisan 1925 (Aktaran: Bengi, a.g.e., s. 180.)

[17] Bengi, a.g.e., s. 181

[18] Nahit Yüksel, Tanin (1922-1925), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Bahar 2017, S. 95, s. 7.

[19] Hüseyin Cahit Yalçın’ın öğrencisi ve Tanin’in Hüseyin Cahit’ten sonraki önemli bir ismi olan Muhittin Birgen anılarında Enver Paşa yönetimini diktatörlük olarak tanımlamakta ve bu dönemde diktatörlüğü yapanın Enver Paşa olmasına rağmen mesuliyetin İttihat ve Terakki Cemiyetine kalmasından rahatsızdır. Bu acı tecrübe nedeniyle Cumhuriyet döneminde eski birinci sınıf ittihatçıların muhalif bir tavır takınmaları çok da şaşırtıcı değildi. Muhiddin Birgen, İttihat ve Terakki’de On Sene (Haz. Zeki Arıkan), İstanbul 2009, C.I., s. 330.

[20] Yüksel, a.g.e., s. 33-34.

[21] Bengi, a.g.e., 218.

[22] Bengi, a.g.e., s. 231

[23] Bengi, a.g.e, s. 250.

Yazar: Güngör Göçer

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments