Ana Sayfa 2. Sayı İçinden Yahya Kemal Geçen Üç Soru

İçinden Yahya Kemal Geçen Üç Soru

Author

Date

Category

1.

 “Ziya Bey’in henüz, ne nesir ve ne de nazım, hiçbir yazısını görmemiştim lâkin bir râvi ağzından işittiğim ilk fikirleri bana bir hâvari olduğu hissini verdi. Onun iki asır evvel Almanya içinde Almanlığı keşfeden “Leibnız” gibi Osmanlı İmparatorluğu içinde Türklüğü keşfeden bir adam olduğundan şüphelendim.”

Bu sözler Yahya Kemal’a ait. Yani, Slav Milliyetçiliğinin merkezlerinden birinde, Üsküp’te doğan ve yetişen, gençlik yıllarını ulusçuluğun kalbi Paris’te geçiren, Yusuf Akçura’nın da hocası olan Albert Sorell’den özellikle de Fransız Ulusunun oluşum süreci hakkında dinlediklerinden etkilenen ve Sorell’in “1000 yılda Fransız Toprağı Fransız Ulusunu yarattı” lafını hiçbir zaman unutmayarak, aynı ilişkinin Anadolu ve Türklük arasında en azından kültürel düzeyde kurulabileceğine inanarak daha sonra poetikasını da bu inanç üzerine inşa etmeye çalışan Yahya Kemal, henüz yazdığı hiçbir şeyi okumadığı bir adamın bazı fikirlerini kulaktan dolma işitmiş ve bu adamın Türklükten bahsettiğinden “şüphelenmiştir.” Peki Yahya Kemal, Fransa’da İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından Ahmed Rıza’nın evinde kalıp, Doktor Nazım ve Abdullah Cevdet gibi ikinci kuşak[1] Jöntürk’lerle içli dışlı olmasına rağmen, İstanbul’da bir adamın Türklükten bahsetmesine neden ilk safhada inanamamış olabilir?  Jöntürkler’e içinde “Türk” geçen bu adlandırmayı, kurdukları gizli örgüte “Yeni Osmanlılar” adını veren birinci kuşak Jöntürkler döneminde Fransızların verdiğini biliyoruz. Yani “Türklük”, Osmanlı sınırlarında tekil ve nadir örnekler dışında henüz bile isteye, herhangi bir siyasi anlam yüklenmiş şekilde taşınan bir sıfat değildi. Zaten yine Yahya Kemal’in söylediğine göre Jöntürklerin amacı da milliyetçi bir program izlemek değil, 2. Abdülhamit’i tahttan indirmekti.[2] Onlara göre Abdülhamit gidince her şey düzelecekti.

Demek ki Yahya Kemal’in anılarında anlattığı şaşkınlığı sahiciydi ve Şair, 1903 yılında bir yük gemisi ile gizlice gittiği, Jöntürklerle içli dışlı yaşadığı milliyetçiliğin merkezi Fransa’da, kendisi Üsküp doğumlu olmasına ve Slav Milliyetçiliğin o tarihlerde artık iyiden iyiye serpilmesine rağmen, Osmanlı’da bir adamın Türklükten bahsediyor oluşuna kati olarak inanamıyor, şüphe ile yaklaşıyordu. Yahya Kemal sanatçı sezgisi ve ifade gücüyle, Türk tarihçilerinin genelde sayfalarca yazıp ama bir türlü anlatamadığı her şeyi iki cümle ile özetleyivermiş ve yirminci yüzyılın başında, bir Türk devleti olarak kabul edilen Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklük fikrinin durumunu açıklıkla ortaya koymuştur.   Yani milliyetçilik fikri ile içli dışlı olan bir Osmanlı aydını dahi, yirminci yüzyılın başında Türklüğün Osmanlı başkentinde dillendirilmiş olunduğuna inanamıyordu. İşte o dönem Türklere Türklük bu kadar yakın ve bu kadar uzaktı.

Ziya Gökalp’in fikirlerini işiten Yahya Kemal’in şaşkınlığı üzerinden bir asırdan uzun zaman geçti. Soğukkanlı düşünmek için yeterli bir süre gibi görünüyor. Öyleyse şu soruları soralım: Her anlamda Türklükten ve siyasi bir program olarak Türkçülükten bahsetmek bir asır önceye göre ve devletin adı artık “Türkiye Cumhuriyeti” olmuşken kolaylaştı mı? Yoksa Türklük üzerinde sevgi ve içtenlikle, yani bitmek bilmeyen alt-kimlik üst kimlik lafazanlıklarına, Türkiye İslâmcılığının her şeyi içerisinde öğütme ve dönüştürme potansiyeli taşıyan makyavelizmine, günlük ilişki ve çıkarların küçük hesaplarına kapılmadan düşünmek, geldiğimiz noktada yine pek az insanın ilgilendiği ve onların da kafalarının epeyce karışık olduğu tuhaf bir sayıklama hâline mi dönüştü? Hayatta ve matematikte tüm ihtimaller sıfır ile bir arasındadır.

2.

Türk aydınının bugün artık yerleşik tabirle “omurga” olarak adlandırılan, bir dik duruş ve vakar sorunu var mı?  Türk modernleşmesinin artık belirli bir seyir izlemeye başladığı Tanzimat’tan bugüne sorulması gereken en önemli sorulardan birisi bu. Çünkü bu sorunun cevabı bizim nerede olduğumuzu ve nereye gitmekte olduğumuzu da içerecek. Yerli aydın tipolojisinin ilk ve en büyük örneklerinden biri olan, “vatan” sözcüğünü ilk defa geniş kitlelerin diline düşüren Namık Kemal’in Mustafa Fazıl Paşa ile ilişkisinden başlayarak Türk aydını hep bir güce yaslanma ihtiyacı duydu. Bazen himayesine girdiği devlet adamının ismini alarak Ahmet “Mithat’’ Efendi oldu,[3] bazense himayesine girdiği elçiliğin adamı olup Ali Kemal.

Tarihte Sinop doğumlu filozof Diyojen kadar gerçekleri açık bir şekilde söyleyebilen insan sayısı pek azdır. Herkesten de kendisini bizzat ziyaret eden ve bir isteği olup olmadığını soran Büyük İskender’e “Güneşimi kesiyorsun, gölge etme başka ihsan istemem” şeklinde cevap veren Diyojen feraseti beklemek de insan denilen iç dünyası karanlık canlıya altından kalkamayacağı bir anlam yüklemek olur. Biz de açık sözlülükte Diyojen kadar ileri gidemeyecek olsak da ancak pek nadir tekil örneklerle yanlışlanabilme çabasına girilebilecek ve tutarlı bir şekilde çürütülemeyecek şu cümleleri kurabiliriz: Türkiye’de tarihsel olarak özgün düşünce ve soyutlama nadirdir, iktidarla iyi geçinme ve kötü geçinme esastır. Konjonktüre göre kültür savaşçıları bazen iki bazen daha fazla takımdır. Hasbelkader içinde bulunduğun kültür takımının iktidara gelmesi veya o sırada mevcut olan iktidara yanaşması vardır. Şampiyonluk ise atanmayla olur. Bir yere atanınca “kültürel iktidarda da” olduğunu sanırsın. Atamaları devlet yapmış veya o dönemin sermayesi kendi şirketlerine yapmış, çok mühim değil. İktidarlar ve daha önemlisi “dönemin ruhu” değiştikçe bu döngü de devam eder. Bazıları her döneme uyum sağlayabilme kıvraklığına sahiptir ve her dönemde şampiyon kültür takımındadır. Bazıları ise kendi takımlarının şampiyonluğunu bekler. Çekildiği köşesinde haddini ve kendini bilerek çalışan ve “yırtıcı olmayan” insanlar ise sessizce işlerini yapmaya çalışırlar ancak genelde bir süre sonra ya bu takımlara katılırlar ya da daha hayattayken silinip giderler de öldükten sonra anlaşılacakları, bütün büyük sanat ve fikir adamlarının anca öldükten sonra kıymetlerinin bilindiği iddiasıyla avunurlar. Bu döngü böyle devam edip gider. Aktörler ve tarihsel arka plan değişir de hikâye hep aynı mecrada akıp durur.

Şimdi Yahya Kemal’e dönelim ve O’nun içinde olduğu bir vaka üzerinden ilerleyelim: Aktarıyorum[4]:

“Mustafa Kemal Paşa 1921 baharında yol paralarını yollayarak, Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Yahya Kemal’i Ankara’ya çağırmış, bu çağrıya yalnız Yakup Kadri uymuştu. Falih Rıfkı, daha yararlı olacağını ileri sürerek İstanbul’da gazetesinde kalmak için izin istemiş, Paşa bu isteği kabul etmişti. Ankara’da yaşamak istemeyen Yahya Kemal ise bir süre gözden kaybolmak ve için Sofya’ya gitmiş, konu kapandıktan sonra İstanbul’a dönmüştü.

(16 ekim 1922 pazartesi günü) Bursa Belediyesinin Mustafa Kemal Paşa onuruna verdiği büyük ziyafetin davetlileri ön salonda toplanmaya başlamışlardı. Sofraya geçmek için Paşa’yı bekliyorlardı. M. Kemal Paşa, İsmet, Kâzım, Refet ve Şükrü Naili Paşalarla birlikte geldi. Yöneticiler hoş geldiniz demek için Paşa’ya doğru yürürlerken, beklenmedik bir şey oldu, Yahya Kemal Bey cüssesinden umulmayan bir çeviklikle ileri atıldı, Mustafa Kemal Paşa’nın ayaklarına kapandı ve öylece kaldı. Koşuşup Yahya Kemal Bey’i yerden kaldırdılar”

Olay günü bizzat orada bulunan Falih Rıfkı Bey’den aktarıyorum[5]:

“Ben yere kapanarak Atatürk’ün ayağını öpen tek adam hatırlarım: Yahya Kemal. Bursa’da ilk rastlayışında ayaklarını öpmüştür. Acaba Anadolu’ya geçmek için kendisine yollanan parayla, Eskişehir Bozgunu üzerine paniğe uğrayarak Bulgaristan’a gitmiş olduğunu unutturmak için mi?”

Evet, Türkçe’nin bu kudretli şairi ölümünden sonra mesafeli duracağı ve ”Mustafa Kemal diye bir kahramanı o zamanlar lâzım olduğu için biz icat ettik” cümlesini[6] sarf edeceği bir insanın herkesin gözü önünde ayaklarını öpmekten kaçınmayacak kadar işi ileri götürmüştü. Neticede Yahya Kemal’in her devirde “sessiz gemisini” yürütme konusundaki maharetini biliyoruz. Bu ilginç vakada bizi ilgilendiren kısım şu: Yahya Kemal’in ayak öpmesi Türk aydınının tarihsel geleneğinden bir sapma mı, yoksa o geleneğe bir örnek mi? Soru cümlesini şöyle de kurabiliriz: Türk aydınının dik duruşu ve vakarı tarihsel olarak bir sapma, somut ve soyut olarak el ayak öpmesi ise “vaka-i adiye”den mi? Kolay bir soru aslında.

 

3.

Yahya Kemal’in hayatında temel olarak iki yol ayrımı olduğundan söz edebiliriz.  Bunlardan birincisi dünya görüşü olarak milliyetçiliğe yönelmesi ve hatta bir dönem kendisini Turancı ilan etmesi. İkincisi ise Divan şiirine ilgi duyması ve poetikasını oraya çevirmesi. Aslında bu iki dönüm noktasına varan dek Yahya Kemal çeşitli etkilerin altında kaldı, arayışlara çıktı, buldum sanırken vazgeçti.

Asıl kayda değer olay şey ise Yahya Kemal’in tıpkı milliyetçiliğini olduğu gibi, şiir anlayışını da -genelde bilinenin aksine- Batı’dan alması olsa gerek. Yahya Kemal, hem fikrini hem de şiirini aynı doğrultuda ilerlettiği milliyetçiliğinden nev-Yunaniliğine ve nihayetinde “organik” kültüre inanarak Divan şiirinden beslenme noktasına kadar hep Batı formasyonu ile ve Batılı düşünür ve şairlerin eserleri üzerinden ilerledi. Yahya Kemal’in milliyetçiliğinde birinci bölümde bahsettiğimiz Albert Sorell etkisinden başka, bir mülakatında bahsettiği üzere Léon Cahun’ün “Asya Tarihine Giriş” kitabının da yoğun etkisi vardı.[7] Türk milliyetçiliğine Fransa’da okuduğu Fransızca bir kitaptan kapılan Yahya Kemal, milliyetçilikten geçiş yaptığı ve yine dışarıdan öğrendiği “nev-Yunanilik” olarak adlandırılan[8]  akımdan yeniden “organik” şiire ise Paul Verlaine’nin onsekizinci yüzyıl şiirinin üslubuyla yazmaya çalıştığı şiirlerden oluşan Fetes Galantes sayesinde döndü.[9] Yahya Kemal üzerine yazılmış nadir özenli yazılardan birinin sahibi olan Şavkar Altınel’den alıntılayalım (vurgular bana ait):

“(Yahya Kemal) Batı’da edindiği, her ulusun organik bir evrim içinde olduğu ve yalnız kendi tarih ve geleneğinden doğabileceği inancı onu sonunda nev-Yunaniliği bırakmaya itmiştir. Yahya Kemal’i gerçekte kapalı olduğu Divan şiirine döndüren şey bu inanç ve çeşitli yerlerde belirttiği gibi gene Fransızca bir kitap, Verlaine’nin (…) Fêtes Galantes’ıdır.[10]

Yani Türkçe’nin bu kudretli şairi, Batı nosyonu ve etkisiyle önce milliyetçi oluyor, sonra Avrupa’yı anlamak için en baştan başlamak gereği duyuyor ve klasiklerin etkisiyle nev Yunanilik olarak adlandırılan bir akım meydana getirmek için çaba gösteriyor, sonra ise yine Batı etkisiyle Divan şiirine ve onun kaynaklarına dönüyor. Yani Yahya Kemal fikrinde ve şiirindeki her dönüşümü bir nevi Fransızca biliyor olmasına borçlu oluyor.

Bu önemli şairin yabancı dili olmasaydı veya yabancı dili İngilizce, Almanca veya bir başka Batı dili olsaydı ne olurdu?  O dönem giderek güçlenen İngiliz şiirini veya zirvesini yaşayan Alman felsefesini, Fransız şiiri ve düşünce hayatında olduğu gibi inceleyebilseydi Yahya Kemal’in sanat anlayışında neler değişirdi? Tıpkı öncesinde veya kendisiyle aynı dönemlerde Fransızlığın etkisinde kalmış diğer aydınların hayatlarında nelerin değişeceğini bilemeyeceğimiz gibi.

Yahya Kemal tercüme odasında doğmadı ama tercüme odasından doğanların soyunu devam ettirdi. İlk kuşak Türk aydınları her şeyi[11] Batı’dan almaları sebebiyle bazen özellikle de romanlarda iyiden iyiye karikatürize de edilerek yerden yere vuruldu. Tercüme odasında doğan, serpilen ve Avrupa’da olup bitenleri biraz da gecikmeli olarak Türkiye’ye getiren Türk aydını ve onun komple Batılılaşmaktan, Batı’nın yalnızca iyi taraflarını almaya, ondan da Batı’ya tamamen karşı durmaya kadar tasnif olunan ama kendisini hep Batı ile tartan ve ölçen iki asırlık macerası sonucunda bugün elimizde ne kaldı? Bunun cevabı bambaşka bir düşünce serüveninin konusu. Sadece geldiğimiz noktada tercüme odası kuşaklarının çok da başarılı olduğunu belki söyleyemeyiz.

Ancak Yahya Kemal hiç değilse bir şair duyarlığıyla elinden geldiğince ve “sessiz gemisini de yürütmeye çalışarak” bir şeyler önerdi. Önerdiği şeyin de altında kalmadı, güzel şiirler yazdı. Yahya Kemal’de ve de onun gibi aydınlarda her şeye rağmen, öğrendiklerini direkt benimsemek yerine kendi vatanına “uydurmaya” çalışan bir taraf vardı. İşte o “Ala turka” taraf onları büyük kafa karışıklıkları yaşayan ama çoğu zaman hayatlarında olmasa da düşüncelerinde samimi aydınlar yaptı. Tabi Türkiye hep Sakallı Celal’in önemli deyişiyle “geminin güvertesindekiler Batı’ya koşsa da durmaksızın Doğu’ya giden bir gemi” oldu. Bu değişmedi.

Şimdi soruyu soralım: Genel geçer bir tavır olarak burun kıvrılan, romanlarda, piyeslerde yerden yere vurulan, kendi özüne dönme fikrini bile Batı’dan alan tercüme odasının babalarından ve onların çocuklarının yaptıklarından, yazdıklarından, savunduklarından daha ileri gitmeyi bırakın, ne kadar gerideyiz? Artık soyları tükenen tercüme odası kuşakları, ne demek olduğu bir türlü anlaşılamayan ve kavramları kirletmekten başka bir işe yaramayan “yerli” olma iddiasındakilerden de, Türkiye’yi hep dışarda ve dışarının ruhuyla arayan ve doğal olarak bir türlü bulamayan “özgürlükçü liberaller” den de aslında her iki anlamıyla da daha “içten” değiller midir? 

[1] Birinci kuşak Jöntürkler arasında Namık Kemal, Suavi ve Ziya Paşa sayılabilir.

[2] Dönemin hızlı muhaliflerinden ve ileride İttihat ve Terakki’nin önemli simalarından biri hâline gelecek olan Doktor Nazım’ın Paris yıllarına ait Türkçülük karşıtı fikirleri de Beyatlı’nın “Siyasî ve Edebî Portreler” adıyla kitaplaştırılmış anılarında okunabilir.

[3] Mithat Paşa gözden düştüğünde, Ahmet Mithat Efendi bu defa azılı bir Mithat Paşa muhalifi kesilmiştir. Bu dönüşüm Türk düşünce tarihinin çok güzel bir özetidir.

[4] Turgut Özakman, Cumhuriyet Türk Mucizesi, Cilt 1.

[5] Aktaran: Sami Karaören. Çağdaş Eleştiri Dergisi, Sayı 3.  Yine Falih Rıfkı Bey’in üvey kızı Mina Urgan da Bir Dinazorun Anıları’nda mevzubahis olaydan bahseder. Ancak Urgan bu kapaklanmanın sebebi olarak Yahya Kemal’in milletvekili olma isteğini gösterir.

[6] Müzehher Va-Nu, Bir Dönemin Tanıklığından, Sosyal Yayınları.

[7] Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal.

[8] “1912’de Balkan harbinden önce İstanbul’a gelmiştim. Yakup’la tanıştım. O, metinden Fransız edebiyatını okumuştu, okuyordu. İkimiz de bir hülyaya kapıldık; İran’dan Yunan’a geçmek… Eski edebiyatın mihrakı İran’dı. Geç olmakla beraber Yunan klasiklerine dönecektik. Nazariye şuydu : Modern edebiyatımız gerçi Avrupa’ya dönmüştü. Fakat bu model, Fransızların son şiiri ve son nesri idi. Bu kâfi olamazdı. Bütün Avrupa’yı anlamak için ancak Yunanlılardan başlamak lâzımdı. Biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe Yunanlıların vârisiyiz. Bu verasete din, mani olmuştur. Bu hal 1850 -1860 senelerine kadar sürmüştür. Biz, o tarihlerden bu yana hep Fransızlara tâbi olmuşuz. Bütün Fransızların ve onlarla beraber Avrupalıların menbaı olan Yunanlılara dönmeliyiz ki, tam manâsıyla bir edebiyatımız olabilsin. Binaenaleyh şiir ve fikir telâkkimizi değiştirmek, onların telâkkisini almak lâzımdır. Dövizimiz olarak Eflatun’un şu sözünü almıştık: “Biz medenîler, Akdeniz etrafında bir havuzun kenarlarındaki kurbağalar gibiyiz (…) Estetikte, bilhassa lisan estetiğinde süslü ve boyalı Acem bediiyatından sobre ve beyaz olan lisana döneceğiz. Acemin teşbihli ve istiâreli sanatından Yunanın sağlam ve oturaklı cümlesine geçeceğiz. O zamanki müşahedelerimiz de millette bu istidadın bulunduğunu gösteriyordu. Nitekim Türk mimarisi böyledir. Onda Yunan çeşnisi vardır. Mimarimizdeki asillik ve basitlik gibi; süsten, çok boyalı cümleden, çıplak, sağlam cümleye geçeceğiz. Esasen Türkçenin çıplaklığa mail bir hali vardır. Nesirde Thukydides’in sobre lisanına geleceğiz. Modellerimiz onların epigram, idil, trajedi vesair şiir şekilleri olacaktır. Hasılı Renaissance’da bütün Avrupa milletlerinin ve Fransızların néo-classique şiirini vücuda getireceğiz. Felsefede, Sokrat’tan ve Platon’dan açılan hatta geleceğiz; şark felsefesini bırakacağız. Velhasıl bir nevi Nev-Yunânî edebiyat vücuda getireceğiz” Yahya Kemal’den Aktaran: Hasan Âli Yücel, Edebiyat Tarihimizden, İletişim Yayınları.

[9] Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal. Sermet Sami Uysal, Yahya Kemal’le Sohbetler.

[10] Şavkar Altınel, Soğuğa Açılan Kapı. Yapı Kredi Yayınları.

[11] Her şey derken akla gelebilecek her şeyi kastetmekteyiz.

Onur Bayrak, (1988, Erzurum) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Şairi Öldürdüler (2014) ve Buhrannâme (2017) isimli iki şiir kitabı vardır. Ankara’da yaşıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments