İdeolojileşme Yolunda Kemalizm’in ‘Kadro’su ve ‘Yön’ü

0
79

“Aradan şu kadar sene geçtikten, senelerce Atatürkçülük üzerinde konuşulduktan ve ‘Atatürk ilkeleri ihlal ediliyor’ diye darbeler yapıldıktan sonra, Atatürk’ün ölümünden hemen hemen kırk sene sonra ‘Atatürkçülük nedir?’ diye araştırmaya girilmesini ben biraz taaccüp ve hayretle karşılarım. Ama olmuştur.” (Demirel, 2015: 166) Türkiye Cumhuriyeti’nin dokuzuncu cumhurbaşkanı, bir mülakatında 12 Eylül idaresinin Atatürkçülük’ü sistemleştirme amacıyla bastırdığı üç ciltlik kitap serisine dair hayretini böyle ifade etmişti… Onun bu tespiti, bir devletin kendi kuruluş felsefesi hususunda yaşadığı kafa karışıklığının en veciz ifadesi sayılabilir. Bununla birlikte, bahsi geçen sistemleştirme girişiminden çok daha öncelerine uzandığımızda, ‘Atatürkçülük’ veya ‘Kemalizm’ diye adlandırılan fikrin ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiği üzerine başka girişimlere de rastlamaktayız ki, bu girişimlerde başı çekenler arasında devlet yöneticilerinin yanı sıra aydınlar da mevcuttur.

Kemalizm’in fikir adamları tarafından formüle edilme girişimleri henüz Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında da kendine yer bulan bu terimin içini doldurma girişimlerinde Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali, Sadri Etem Ertem’in Türk İnkılabının Karakterleri, Munis Tekinalp’in Kemalizm, Şeref Aykut’un Kamâlizm ve Recep Peker’in İnkılab Dersleri Notları isimli yapıtlarında rastlanmaktadır. Kuşkusuz bunlar haricinde dönemin başka kitaplarına ve yazılarına da işaret etmek mümkündür. Bahsi geçen türden eserlerin kimisinin Kemalizm, kimisinin Kamâlizm, kimisinin Türk İnkılabı olarak andığı şey, esasen Atatürk döneminde yaşanan modernleşme pratiğine teorik bir çerçeve çizme çabasıdır. Bununla birlikte, bahsi geçen dönemde Kemalizm’in teorisini inşa etme ve onu dört başı mamur bir ideoloji haline getirme konusunda en ciddi çabayı gösterenler olarak Kadro ekibi karşımıza çıkmaktadır.

Kadro grubu; 1932 ile 1935 arasında yayınlanan İnkılap ve Kadro dergisi etrafında toplanan aydınlardan mürekkep olup, bunlar arasında Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin, Şevki Yazman ve Burhan Belge başı çekmektedir. Kadrocular, derginin ilk sayısında ana hedeflerinin, inkılâbın içinde hali hazırda bulunan teorik ve fikri unsurlardan yola çıkarak, inkılâba uygun bir ideoloji geliştirmek olduğunu belirtmişlerdir (Mumcu, 2009: 138-139). Kemalizm’i fiili bir durumun adı olmaktan çıkarıp sistemleştirme gayesiyle kolları sıvayan Kadrocular, tarih sahnesinden çekildikten çok sonraları dahi ilham kaynağı olmaya devam edeceklerdi.

Kadro’nun ortaya attığı çerçevenin Kadro’dan daha uzun ömürlü olduğuna en parlak misal, Yön hareketi olsa gerektir. Yön; Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, İlhami Soysal, İlhan Selçuk ve Cemal Reşit Eyüboğlu tarafından kurulmuş olup ilk sayısını 1961’de yayınlamıştır. Yön’ün son sayısını 1967’de yayınlansa da Yöncüler 1969’da yayın hayatına giren Devrim gazetesi ile yola devam edecek, Devrim’in tarih sahnesinden çekilmesi ise 12 Mart darbesi ile olacaktır (Şahbaz 2017: 39-41).

Kadro’dan Yön’e akan ırmağın pek çok kolu olsa da, yalnızca üçünü değerlendirmekle iktifa edecek ve bunların her birini anlatım kolaylığı için şu üç başlıkta ele alacağız: Emperyalizme karşı mazlum milletler, kabuğa karşı öz, devlete rağmen devlet için.

Emperyalizme Karşı Esir Milletler

Kadro’nun Kemalizm’i işleme şekline baktığımızda, onu anti-emperyalist bir kalıba oturtmak için özel bir çaba harcandığını görüyoruz. Bunun sebebi, Türk inkılâbını bütün ulusal kurtuluş hareketlerine önderlik edecek bir hareket olarak görmeleridir (Bostancı, 1990: 124). Bu sebeple henüz istiklaline kavuşmamış memleketlerin Türkiye örneğini izlemesi, Kadro’nun önem verdiği konular arasındadır.

Burhan Asaf’ın kaleme aldığı bir yazıda, işgal altındaki milletlerin bağımsızlık hakkına duyulan saygı kendini göstermektedir. Yazıda anlatılana göre müellif, İzmir gazetelerinde Mısır’daki Türkler’in Yunanlılar kadar oradaki kapitülasyonlardan yararlanamadığı şikayetini okumuştur. Bu şikayete cevaben kaleme aldığı bir yazıda kendisi de kapitülasyonları kaldırmak için dövüşmüş bir milletin başka bir millete karşı kapitülasyonları desteklemesinin “yaptığı inkılâbı inkar etmekle bir” olduğunu belirtmiş, onun bu cevap yazısı Mısır gazeteleri tarafından yayınlanmış ve Mısır’da oldukça olumlu tesirler yaratmıştır. Müellife göre eğer Türkiye’deki bütün basın organları kendisiyle aynı tavrı sergileseydi “Türk inkılâbının bir ana-prensipini, bütün Mısır, ezber bellemiş olacaktı” (Burhan Asaf, İkinci Teşrin 1932: 36). Kadro’nun bir başka sayısında yayınlanan “Milyonların Marşı” isimli şiirde de emperyalizme karşı “esir milletler”den yana tavır alınmakta ve onlar, Türkiye’yi örnek almaya davet edilmektedirler. Behçet Kemal Çağlar’ın kaleme aldığı şiir, işgal altındaki memleketlere “Ey mazlum Asyanın,/Esir milletleri!/Beklemeyin gelmiyecek peygamberi,/Kurbanlık koyunlar/Gibi akın akın/Boynu bükük yürümeyi bırakın/Avrupa merkezlerinin/Kanlı, engin/Mezbahasına!…” dizeleriyle seslenmekte, onlara İstiklal Harbi’ni örnek göstermektedir: “Ey birer birer/Kurtuluş yolunu arıyan/Esir milletler!/Nerede ve nasıl olursanız olunuz/Kurtuluş yolunuz/Bir Dumlupınardan geçer!” (Behçet Kemal, İkinci Teşrin 1932: 41). Şevket Süreyya’nın imzasıyla çıkan bir yazıda, Avrupa sömürgeciliğini hor görme ruhunun esir ülkelerde bir genel ahlak halini aldığı belirtilir, hatta öyle ki “Hakiki kaynaklarını millî kurtuluş mücadelemizin emperyalizme karşı isyan misalinden alan bu ahlakı günden güne daha eyi benimseyen yeni bir nesil, emperyalizmin son ve kat’î bir tasfiyesi için her tarafta hazırlık ve tecrübe içindedir” (Şevket Süreyya, Nisan 1933: 10). Böylelikle İstiklal Harbi’nin esir milletlere örnek teşkil ettiği tezi bir kez daha gündeme getirilmiş olur.

Yön hareketinin emperyalizm konusundaki duyarlılığı, Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsızlığa ulaşmaya başladığı bir zaman diliminde bulunmaları hasebiyle sık sık kendini göstermiştir. Avcıoğlu, İstiklal Harbi’nden beri bütün azgelişmiş ülkelerin gözü Türkiye’nin üzerindeyken, Atatürk inkılâpları bu memleketlerde heyecanla izlenirken zamanla Türkiye’nin eski itibarını kaybetmesinden yakınmaktadır ki, Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığını desteklemekten kaçınması bu konuda mühim bir misaldir (Avcıoğlu, 2006: 98-99). Cezayir Milli Kütüphanesinin direktörü ile görüşmesinde onun şu sözleri sarf ettiğini hüzünle nakleder: “Benim neslimdeki Cezayirlilerin çoğunun adı ya Mustafa Kemal’dir, ya da İsmet. Babamı hatırlıyorum, Türk Millî Kurtuluş Hareketinde, kendi milletinin, hatta bütün fakir milletlerin kurtuluşunu görürdü. Bizden önceki nesle ümit etmeyi Türk Kurtuluş Savaşı öğretti. Ama bizim nesil, millî kurtuluş hareketlerine karşı çıkan bugünkü Türkiye’yi sevmiyor” (Avcıoğlu, 2006: 243). Yön, bu meselelerdeki tavrını salt dış politika ile sınırlı tutmaz, iç politikayı da anti-Amerikancı bir çizgide yorumlar. Türkiye’de “Atatürkçülük” ve “Morrisonculuk” adı altında iki ana eksen olduğunu savunan İlhan Selçuk, üstü örtülü olarak Demirel’i hedef aldığı yazısında, Atatürkçülüğün en büyük düşmanının şeriatçılık değil, Morrisonculuk olduğunu belirtir. Ona göre Morrisonculuk, Atatürk’ü İstiklal Harbi’nin kahramanı olmaktan ziyade “Batılılaşma yolunda taklitçi bir Tanzimat Paşası” gibi göstermek istemektedir (Selçuk, 1981: 24-25).

Kabuğa Karşı Öz

Kadro’nun gündemindeki önemli meseleler arasında inkılâbın salt şekle dayalı bir değişiklik mi yoksa bizatihi özün tekamülü mü olacağı hususu, seçkin bir yere sahiptir. 1924 gibi çok erken bir tarihte, ileride Kadro’ya dahil olacak olan Yakup Kadri’nin bu meseleye kafa yorduğu görülmektedir. “Avrupa’yı Avrupa yapan hümanizm tehzibine zerre kadar kıymet ve ehemmiyet vermemiş” olmamızdan şikayet eden yazar, “daima kalıbı alıp ruhu bırakmak, iksiri ihmal edip kabı almak” gafletimize dikkat çekmekte, nice fesliler ve kalpaklılar medresenin tesirindeyken nice sarıklıların herhangi bir alafranga giysiliden daha yenilikçi olduğunu ifadeye koymaktadır. Verdiği örnek oldukça çarpıcıdır: “Abdülhamid’in evâil-i saltanatında rokoko üslûp ile inşa edilmiş bir saray avlusunda, Hoca Ali Suavi’yi parçalayanlar bir alay setre pantalonlular idi” (Karaosmanoğlu, 1992: 538).

Yakup Kadri’nin şekilcilik saydığı konulardaki tavrı, Kadro yazılarında da devam eder. Bu sefer eleştiri oklarını Türk aydın sınıfına yöneltir. Rusya gezisinde gördüğü Rus aydınlarının snopluğundan, kendini beğenmişliğinden bahsederken onlarda Türk aydınının kusurlarını ve zaaflarını gördüğünü bildirir. “Koca Rusya’da daima 40 derecei hararette tutulan inkılâp havası içinde birer hurde teferrüat, birer anormal arıza”  saydığı Fransızca konuşma ve dans meraklısı Rus gençlerini topa tutarken esas hedefini açıkça zikretmektedir: “Hele Beyoğlu ve Şişli âlemlerini hatırlatan her şey bana âdeta batıyor” (Yakup Kadri, 10 Birinci Teşrin 1932: 40-42). Kadro’nun bir başka sayısının imzasız neşredilen giriş yazısında da şeklin altında farklı bir özün gizlenme ihtimaline dikkat çeken ifadeler görülür: Türk inkılâbının iki düşmanı olarak “kara kuvvet” ile “Galata”ya işaret edilen yazıda, “cüppesinin altında bir mecelle” taşıyanların yanında “silindir şapkasının altında bir tomar kapitülâsyon” taşıyanların da zikredilmesi alaka uyandırıcıdır (Kadro, Şubat 1933, 4). Başka bir sayıda da inkılâpların eksik kalan taraflarının altının çizildiği görülüyor: “Cümhuriyetçiyiz; fakat Tanzimat ve Meşrutiyet ile yeni Türkiyenin farkını kestirme ve açık vasıflarla anlıyanlar beri gelsin” şikayetini müşahede ettiğimiz yazıda, altı okun kalan beşi de teker teker sayılarak her birinin icraatındaki noksanlar ifadeye konmaktadır. Laikliğe karşın “Allahsız adam”ın hala “korkunç ve kızıl bir şey” sayılması, devletçiliğe rağmen ekonomiye devlet müdahalesine karşı çıkanlar ve halkçılık iddiasına karşın “bir mektep müessesesinde, çocuk veliliği vasfında bile” demokratlaşamıyor olmamız, yazıdaki şikayet konuları arasındadır (Tahir Hayrettin, Haziran 1933: 54-55).

Yön hareketinin şekil ve öz meselesindeki görüşünü aksettiren önemli tespitler, Doğan Avcıoğlu’nun “Gericilik-İlericilik” başlıklı yazısında kendini gösterir. Az bir zaman öncesine kadar ilericilik ve gericiliğin tanımının çok kolay olduğunu belirten, “Kompradorlar dahi, kravat taktıkları ve ‘Avrupaî’ yaşadıkları için ilerici sayılmaktaydılar” diyen yazar, sosyalist düşüncenin bu anlayışı sarstığını belirtmektedir. Gökhan Evliyaoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Hüseyin Hatemi gibi Kemalist olmayan pek çok yazarı, kapitalizm ve toprak mülkiyeti gibi meselelerdeki görüşlerinden ötürü alkışla karşılayan Avcıoğlu’nun nazarında “Amerika’nın Türkiye’deki ekonomik ve politik egemenliğinin avukatlığını yapan Nurculuk düşmanı çok Avrupaî Aydın Yalçın” değil “mütegallibelere, kompradorlara ve efendilerine karşı çıkan kravatsız Nurcu Serdengeçti” ilericidir. İstiklal Harbi günlerinde Şişli kompradorlarının ve Amerikan mandacılarının Avrupalı gibi yaşamalarına karşın ilerici sayılmadığına, bununla birlikte bir kısım hoca ve eşrafın bağımsızlık mücadelesine destek için ilericiler safında yer aldığına dikkat çeken Avcıoğlu için “Gericiliğin ölçüsü, dindarlık, kravatsızlık değildir. Temel ölçü, bilerek ya da bilmeyerek yapılan emperyalizm uşaklığıdır” (Avcıoğlu, 2006: 468-471). Fikir arkadaşı İlhan Selçuk da bu meselede sözünü hiç esirgememektedir. Atatürk heykeline saldıran bir vatandaşla ilgili 1966 tarihli yazısında, esas kabahatin onun gibilerde değil, “Gardrop Atatürkçüleri” dediği kişilerde olduğunu ileri sürer. Selçuk’a göre gardrop Atatürkçülerinin kafasındaki Batılılaşma “kıravat takmak, şapka giymek, dans etmek, apartmanda oturmak, kadınların açık elbiselerle gezmesinden yana olmak..”tan ibarettir, “Oysa Afrikanın en geri sömürgelerinde bile Avrupa hayat şartlarını maymun gibi taklit eden bir mutlu azınlık bulunur. Ve oralarda da halk bizimki gibi karanlığın batağında yaşar” (Selçuk, 1981: 132-133).  

Devlete Rağmen Devlet İçin

Kadro’nun fikri tezleri arasında devletçilik fikri seçkin bir yere sahiptir. Kadro neşriyatında devletçi görüşler iki temel sütun üzerine oturmaktadır: Millete önderlik edecek güçlü bir şef fikri ve liberal demokrasi karşıtlığı.

Kadro yazarları, güçlü ve muktedir bir devletten yana tavır almaktadırlar. Onlara göre “İnsanlığın kurnaz politikacılara değil, acar kahramanlara hasreti var!”dır (Kadro, Mayıs 1932: 3). “Toplum sözleşmesi” kavramını “Fransız ihtilâlinin, ihtilâli meşru göstermek için, uydurduğu Devlet nazariyesi” ilan eden ve onu devlet kavramını itibarsız kılmakla suçlayan Vedat Nedim Tör’ün kanaati odur ki “‘Balık baştan kokar’‘Baş olmazsa aş olmaz’, ‘Devlet kuşu’, ‘Allah Devlete zeval vermesin.’ gibi sözler, Türkün Başa ve Devlete izafe ettiği değerin en canlı birer remizleridir” (Vedat Nedim, Mart 1933: 14). Devlete ve lidere bu kadar önem atfeden bir ekibin, Kazım Karabekir ile “Millici” takma adıyla yazan Atatürk arasındaki münakaşada tavrını “Millici”den yana koyması pek de şaşırtıcı olmasa gerek… Kazım Karabekir’i tenkit ederken onun İstiklal Harbi’ne ruhu ile değil maddesiyle girdiğini, “ruhunu, her zaman, tereddüdün ve opportünizmin elinde esir” bıraktığını, “dün olduğu kadar bugün Wilson’cu” olduğunu ileri süren Şevket Süreyya’ya göre “O, Millî Mücadele’nin bir devrinde, belki bir kumandandı. Fakat ŞEF, hiç bir zaman olmadı” (Şevket Süreyya, Mayıs 1933: 6-7).

Kadro’nun devletçi fikirlerinin kimi zaman demokrasiye ve liberalizme yapılan hücumlarla kendini göstermesi, ayrıca meşgul olunacak bir vakıadır. Sözgelimi Hitler’in iktidara yürümesinden önceki sene kaleme alınan bir yazıda, onun siyasette yer almasına izin vermesinden ötürü “demokrasinin o her şeyi hazmeden geniş işkembesi” sorumlu tutulmaktadır (Vedat Nedim, Nisan 1932: 28). Kadro yazarlarına göre “cihan ölçüsünde bile, liberalizm tam bir hezimet ve tasfiye halindedir” ve hatta “Liberalizm ile hürriyet arasında hiçbir münasebet yoktur. Çünkü, liberalizm bir sistemdir, hürriyet ise, bir mefhumdur” (Burhan Asaf, Ağustos 1933: 26), üstüne üstlük tıpkı Türk inkılâp hareketinin hilafeti kurtarmak için yapıldığını zannedenlerin heyecan kaynağını medreselerden alması misali “Türk inkılâbını bir demokrasi inkılâbı zannedenler de heyecanlarını Garbın istismarcı ilminden ve darülfünundan almışlardır” (Ahmet Hamdi: Eylül 1933, 50). Kimi zaman liberallere yapılan hücumların daha ağır ithamları ihtiva ettiği görülür: “Garp demokrasilerinin bu avare hayranları değil midir ki, bizim çocukluğumuzda, dışarıdan bize (hürriyet) getirecek olan (düveli muazzama) gemilerini bütün Akdeniz ufuklarında gözetleyip dururlardı?” (Yakup Kadri, Teşrinevvel 1933: 30). En nihayetinde Kadro’nun liberal anlayışa bakışını tek bir cümlede özetlemek mümkün görünüyor: “Bizim inkılâbımız, serbestî inkılâbı değildir” (Ahmet Hamdi, Teşrinevvel 1933: 42).

Yön hareketi, çok partili sisteme geçmiş bir Türkiye’de ortaya çıktığı için onun devletçiliği tabiatıyla Kadro’nunkinden farklıdır. O sıralar Yöncülere yakın olan Uğur Mumcu’nun bildirdiği üzere “Bu derginin (Devrim) etrafında toplananlar, ulusal kurtuluş devriminin bugünkü siyasal kadrolarla değil, aksine bu siyasi kadrolara karşı yapılacağına inanmışlardır” (Mumcu, 2009: 46). Bu sebeple Yöncüler, gözlerini seçilmiş politikacılardan ziyade devlet içindeki başka kuvvetlere dikmişlerdir ki, Yön’ün çıkış bildirisinde “millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş bulunanlar” olarak adlandırdıkları bu grupları kimi zaman “zinde güçler” ya da “ara tabakalar” olarak da isimlendirmişlerdir. Böylelikle Yöncüler, aydınlar ve gençlerin yanı sıra askerler ve bürokratlardan da geniş bir kesimi tesir altına almışlardı (Bostancı, 1990: 194, 210). Nitekim İlhami Soysal’ın –diğer Yöncüler gibi başta solcu bir cuntanın eseri zannettiği- 12 Mart müdahalesinin ardından kaleme aldığı yazıda ordu mensuplarından seçilmiş politikacılar gibi bahsetmesi, konumuzla irtibatı hasebiyle bahse değerdir: “Bildiride imzaları bulunan dört general, gerçekte, görevleri ve pozisyonları itibariyle isteklilerin, istek sahiplerinin temsilcileri. Alttan gelen birtakım dilekleri dile getiren aracılar. Tıpkı Süleyman Bey gibi, sandıktan çıkan milletvekilleri gibi. Toplumun, Ordunun, milletin, halkın derdine tercüman olabilirler, onun isteklerini dile getirebilirlerse yerlerinde kalır, yoksa giderler” (Soysal, 1975: 299).

“Devlete rağmen devlet için” demiştik… Esasen bu keyfiyet, ne Kadro’nun ne de Yön’ün çıkış zamanında söz konusuydu. Lakin her iki hareketin de bizzat devlet içindeki kuvvetlerin tasfiyesine uğraması, bunca zamandır savundukları devletçi anlayışın “devlete rağmen” olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Kadro’nun sonunu getiren süreç, Yakup Kadri’nin Zoraki Diplomat’ında detaylıca aktarılır: Kadro’nun rejimin temellerini sarsan yayınlar yaptığı suçlamaları, Atatürk’ün Dahiliye Vekili’ne “Bu işi ne vakit halledeceksin?” diyerek çıkışması, ardından derginin kendi yazarları eliyle kapatılmak zorunda bırakılması ve Yakup Kadri’nin yurt dışına diplomat olarak tayini… (Karaosmanoğlu, 1967: 5-12) Vedat Nedim Tör, yıllar sonra Kadro’nun kapatılmasını şöyle değerlendirecektir: “Kemalizmi biz, Kadro hareketleriyle, üçüncü dünyanın ideolojisi olarak tedvin etmek istedik. Fakat, bunlar komünistlerdir, diye karşı çıkıp derginin kapanmasına sebeb oldular. O gün bu gündür Kemalizm ideolojik sağlam bir temele oturtulamadı. Hâlâ da böyle bir çalışma görünmüyor” (Vakkasoğlu, 1984: 447).

Yön hareketinin sonu ise, Kadro’nunkinden çok daha sert olur: İlhami Soysal’ın “İdam isteğiyle tutuklanmalar… Radyolarda vatan haini diye ilân edilişler… En yakın arkadaş ve dostlarınızın bile gözündeki yılgınlıklar… Alçaklıklar, iftiralar, işten kovulmalar, ekmekten edilmeler, işsizlikler, sonu belirsiz hapislikler…” (Soysal, 1975: 162) tasvir ettiği süreç… Yön hareketinin tesirindeki emekli ve muvazzaf subayların “9 Mart sol darbe girişimi” başarısız olmuş, 12 Mart darbesiyle de Yöncüler’in tasfiyesine girişilmiştir. Tutukluların ağır işkencelere uğratıldığı bu dönemde, yargılamalardan sonra Yöncüler ve 9 Mart girişimine katılanlar genel olarak beraat etmişlerdir (Yanardağ, 1988: 210). Bununla birlikte hem Kadro’nun hem de Yön’ün nihaî akıbeti, Türk aydınına her devir için geçerli sayılabilecek bir ders bırakmış olsa gerektir: Sivilleşme gerekliliği… Kaderini yalnız devlete yahut devlet içindeki belli kurumlara bağlayan, mücadelesini bu yolla sürdüren aydınların akıbeti, devlet içerisinden gelen bir işaretle yollarının kesilivermesidir. Şu halde Türk aydınlarının ‘tavan’dan ziyade gözünü ‘taban’a dikmesi, ‘yukarıdan aşağı’ bir dönüşümden ziyade ‘aşağıdan yukarı’ya ilerlemenin yollarını araştırmaya koyulması, fikir mücadelesinde en makul seçenek olacaktır.

Kaynakça

Ahmet Hamdi (Eylül 1933). “Buhranlar ve İnkılâplar Telâkkisi”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 21, 47-50.

Ahmet Hamdi (Teşrinevvel 1933). “Türk Devletçiliği ve Himayeci Ferdiyetçilik”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 22, 42-46.

Avcıoğlu, Doğan (2006). Atatürkçülük, Milliyetçilik, Sosyalizm (Yön ve Devrim Yazıları). İstanbul: İleri Yayınları.

Behçet Kemal (İkinci Teşrin 1932). “Milyonların Marşı”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 11, 41.

Bostancı, Naci (1990). Kadrocular ve Sosyo-Ekonomik Görüşleri. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Burhan Asaf (İkinci Teşrin 1932). “İnkılâbımızın Sesi”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 11, 33-37.

Burhan Asaf (Ağustos 1933). “Üniversite’nin Manası”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 20, 24-28.

Demirel, Süleyman (2015). İslam Demokrasi Laiklik. İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Kadro (Mayıs 1932). Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 5, 3-4.

Kadro (Şubat 1933). Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 14, 3-4.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1967). Zoraki Diplomat. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (1992). Avrupakârî, Avrupaî, (haz.) Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Necat Birinci, Abdullah Uçman, Atatürk Devri Fikir Hayatı II, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Mumcu, Uğur (2009). Uyan Gazi Kemal! Ankara: um:ag Vakfı Yayınları.

Selçuk, İlhan (1981). Atatürkçülüğün Alfabesi. İstanbul: Çağdaş Yayınları.

Soysal, İlhami (1975). Günün İçinden. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Şahbaz, Yunus (2017). Doğan Avcıoğlu: Nev’i Şahsına Münhasır Bir Teorisyen, (ed. Öner Buçukcu), Cumhuriyet Dönemi Türk Düşüncesi: İsimler, Yönelimler, Bakışlar, Ankara: Bibliyotek Yayınları.

Şevket Süreyya (Nisan 1933). “Emperyalizm Şahlanıyor mu?”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 16, 5-10.

Şevket Süreyya (Mayıs 1933). “Bir Münakaşanın Manası”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 17, 5-8.

Tahir Hayrettin (Haziran 1933). “Ayarlı Millet ve Plân”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 18, 54-58.

Vakkasoğlu, Vehbi (1984). 99 Aydın Konuştu-Din Gerçeği. İstanbul: Cihan Yayınları.

Vedat Nedim (Nisan 1932). “Kreuger, Hitler, Göthe”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 4, 26-30.

Vedat Nedim (Mart 1933). “Devletin Yapıcılık ve İdarecilik Kudretine İnanmak Gerektir”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 15, 13-19.

Yakup Kadri (10 Birinci Teşrin 1932). “Ankara Moskova Roma”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 10, 40-43.

Yakup Kadri (Teşrinevvel 1933). “Fikirde İstiklâl”, Kadro Aylık Fikir Mecmuası, sayı 22, 28-32.

Yanardağ, Merdan (1988). Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi. İstanbul: Yalçın Yayınları.

Oğuz Bilge Güngördü, (1990, Ankara) Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden 2012 tarihinde mezun oldu. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde 2015 senesinde uluslararası ilişkiler yüksek lisansını tamamladı. 2016da Hacettepe Üniversitesi’nde başladığı siyaset bilimi alanındaki doktoranın tez aşamasındadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here