İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet Rejimi: “Kurt Kanunu Mucibince…”

0
85

Cumhuriyet yönetimi ile İttihat ve Terakki arasında iki yönlü bir ilişki vardır. Yeni rejim bir taraftan İttihat ve Terakki’nin geride kalan kadrolarını tasfiye etmek için çaba harcadı. Ama diğer taraftan da İttihatçıların reform pratiğini devraldı. Bu bakımdan, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet idaresi arasında modernleşme perspektifi açısından bir fark olmadığı açıktır. Öyle ki Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya alınan yenilik projelerinin ve ekonomi politikalarının büyük kısmı İttihat ve Terakki iktidarı döneminde tartışılmış ve uygulamaya alınmıştı.

İttihat ve Terakki’nin kurumsal kimliği, Birinci Dünya Savaşının bitmesinin ardından düzenlenen kongre ile 1 Kasım 1918’de resmen sona erdi.  Aynı gece Enver, Talat ve Cemal Paşalar ülkeden ayrıldı. Osmanlı’nın savaşa girmesinin büyük oranda İttihatçıların çabalarının sonucu olduğu ve savaş sırasında yönetimin İttihat ve Terakki’de bulunduğu hatırlandığında bu gayet olağan bir sonuçtur. Ancak bu durumu yalnızca ortaya çıkan sonucun bedelini ödemekten kaçmaya çalışmak şeklinde değerlendirmek yanlış olur. İttihatçılığın komitacı ruhu, söz konusu isimlerin başka yollarla yeniden denemesi sonucunu doğurdu. Enver Paşanın Kafkasya’da giriştiği macera bu durumun en önemli göstergesidir.

Diğer taraftan parti tabelasının kalkması siyasal bir kimlik olarak İttihatçılığın sonunu getirmedi. Her şeyden önce, Kurtuluş Savaşı yıllarında İttihat ve Terakki mensuplarının milli mücadeleye ciddi bir katkısı olduğu bilinir. Zira savaş sırasında ihtiyaç duyulan kaynaklar ve bunların Anadolu’ya naklini sağlayacak örgütlenme mekanizmaları İttihatçıların elinde bulunuyordu. Bunun yanında Ankara’ya geçerek savaşa fiilen katılan asker ve sivil kadrolar içinde çok sayıda İttihatçı da vardı. Ancak bu noktada bir ayrım yapmak gerekir. İttihatçıların lider kadrosunun büyük çoğunluğu, Mustafa Kemal Paşanın emri altına savaşa girmeyi tercih etmedi. Ankara’ya geçenlerin daha alt düzeydeki parti mensupları oldukları söylenebilir. Lider kadro, Kurtuluş Savaşı sırasında oluşan iktidar ilişkilerine doğrudan bağlanmadan İstanbul başta olmak üzere farklı merkezlerden milli mücadeleye destek verme yoluna gitti. Osmanlı’nın son döneminden itibaren aydınların temel kaygısı olan “beka sorunu” bir kez daha, hem de en güçlü şekliyle kendini göstermişti.

Buradaki en kritik örneklerden biri Karakol Cemiyetidir. İki İttihatçı şef, Kara Kemal ve Kara Vasıf tarafından kurulup yönetildiği için “kara-kol” adını alan bu istihbarat yapılanması Ankara’ya silah, mühimmat ve kadro geçişini örgütledi. Bu bakımdan, savaşın lojistiğinin büyük ölçüde İstanbul’dan yönetildiği görüldü. Buna karşılık, Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılara tepkili diğer toplumsal kesimlerin desteğini alabilmek için kendilerinin İttihatçı olmadığını sık sık vurgulama ihtiyacı hissetti. Bu durumun dönemin koşullarında İttihat ve Terakki önde gelenleri tarafından da çok fazla sorun yapılmadığı anlaşılıyor. Özellikle Enver, Talat ve Cemal Paşaların her üçünün de yurtdışında şehit edilmesinden sonra liderlik sorunu da yaşamaları muhtemel olan İttihatçıların kendi iktidar kavgalarını erteleyip milli davaya ağırlık verdikleri söylenebilir. Bu ertelemenin ne kadar süreceği ise asıl soru işareti yaratan durum. Yani İttihatçılığa gerçekten nokta mı konuldu; yoksa her şey uygun fırsatı kollayan bir virgül mesabesinde miydi? Bu soruya tahminlerin ötesinde kesin bir cevap vermek oldukça zor görünüyor. Ancak diğer taraftan aynı zorluğu Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının yaşamadıkları kolayca anlaşılıyor.

Kendisi de bir süre İttihatçıların içinde bulunan Mustafa Kemal Paşanın gerek savaş sırasında gerekse de Cumhuriyetin ilanından sonra iktidarı başkalarıyla, özellikle de İttihatçılarla paylaşmaya yanaşmayacağı hemen anlaşıldı. Örneğin Cumhuriyetin ilanı kararı oldukça sınırlı bir grupla paylaşıldı ve üzerinde tartışılmasına izin vermeyecek kadar kısa bir sürede hayata geçirildi. Söz konusu karar, savaşın öncü kadrolarından Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi isimlere danışılmadan alınmıştı. Eski İttihatçıların bu karar karşısında şaşkınlık yaşadıkları görüldü. Ancak bunların büyük kısmı Cumhuriyet rejimine değil, bunun hayata geçiriliş tarzına itiraz ettiklerini sıklıkla dile getirdiler. İçinden geldikleri komitacı geleneğin verdiği tecrübeyle yeni rejimde kendilerine yer olmadığını muhtemelen bu kararın alınma yöntemi sayesinde anlamışlardı. Aynı şekilde yeni rejimin Mustafa Kemal Paşanın “tek adam” yönetimine gideceğini de fark etmişlerdi. Bu nedenle, varlıklarına tehdit olacağını öngördükleri bu durumu önlemek ve yeniden iktidar sürecinin parçası olmak için harekete geçtiler. Ancak inisiyatifin artık kendi ellerinde olmadığını görmeleri uzun sürmedi. Zira karşı taraf kendilerinden önce harekete geçmişti ve iktidara sahip olmanın avantajıyla onların çok daha önündeydi.

Öte yandan Mustafa Kemal Paşanın İttihatçıları denklem dışında bırakma çabası, kendi mücadelesi açısından haksız değildi. Savaş sonrasında İttihatçılar hemen yeniden örgütlenme çabasına girdiler. Partiyi yeniden kurmanın çok da mümkün olmadığını görünce bazı mensuplarını Halk Fırkası listelerinden milletvekili seçtirdiler. Buradan hareketle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının (TpCF) da tüm muhalefeti kucaklamayı hedefleyen heterojen yapısına rağmen büyük oranda İttihatçıların kontrolünde olduğu söylenebilir. TpCF aracılığıyla İttihatçılar iktidar oyununun bir parçası olarak kalma çabalarını sürdürdüler. Ancak Mustafa Kemal Paşanın da bu süreçte geri adım atmaya niyetinin olmadığı kısa sürede açığa çıktı. 1925’te başlayan Şeyh Said İsyanı, ülke içindeki muhalefetin bastırılmasının önemli bir aracı olarak kullanıldı. İsyan gerekçe gösterilerek çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu aracılığıyla yeni rejimin tüm muhtemel ve potansiyel muhalifleri sindirildi. Bu durumdan TpCF de payını aldı. İsyanla ilişkisi konusunda oldukça zayıf kanıtlar olmasına rağmen Parti, hükümet tarafından kapatıldı.

Yeni rejimin İttihatçılarla hesaplaşmasının asıl önemli aracı ise TpCF’nin kapatılmasından bir yıl sonra açığa çıkarılan Atatürk’e İzmir’de bir suikast düzenleneceği iddiasıydı. Suikast girişiminin kapsamı oldukça genişletildi ve sistem dışında kalan, ancak hâlâ belirli bir güce hükmeden çok sayıda eski İttihatçıya uzatıldı. İzmir Suikasti yargılamaları sonucunda, aleyhlerinde bu girişimin içinde bulunduklarına dair somut bir kanıt olmamasına rağmen aralarında eski Maliye Bakanı Cavid Beyin de bulunduğu çok sayıda eski İttihatçı idam edildi. Suikast girişimiyle ilişkilendirilen bir başka isim olan Kara Kemal ise saklandığı eve düzenlenen baskında, iddiaya göre, intihar etti. Burada Kara Kemal ve Cavid Bey isimlerinin tesadüfen zikredilmediğinin altını çizelim. İttihat ve Terakki’nin İaşe Nazırı Kara Kemal, “millî burjuvazi” meydana getirme sürecinin en kilit ismiydi. Sermayenin el değiştirmesine dayanan millî burjuvazi girişimi büyük oranda Kara Kemal tarafından örgütlenmişti. Bu bakımdan, Kara Kemal’in özellikle İstanbul’da esnaf kesimi üzerinde büyük bir ağırlığı vardı. Aynı isim Kurtuluş Savaşı sırasında Karakol cemiyeti aracılığıyla ciddi bir örgütleme yeteneği olduğunu da göstermişti. Maliye Nazırı Cavid Bey ise İttihat Terakki döneminde yürütülen ekonomik politikaların düşünsel arka planının arkasındaki en önemli isimdi. Dolayısıyla bu tasfiyeler İttihatçıların ekonomik ağlarını ortadan kaldırarak Cumhuriyet rejimi için doğabilecek tehdidin önünü en baştan kesiyordu.

Yargılamalar sonunda Ali Fuad ve Kazım Paşalar diğer pek çok isim gibi siyasetin dışında kaldı. Bunların idam cezasından kurtulmasını ise ordu içinde hâlâ bir karizmaya sahip olmaları sağlamıştı. Rauf Bey ve Adnan (Adıvar) Bey gibi diğer bazı isimler ise aynı süreçte ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. Dolayısıyla Kemalist rejim, kendisi ile iktidar mücadelesine girebilecek, kendisine en yakın grubu da diğer muhalif odaklarla birlikte ortadan kaldırdı. Kemal Tahir’in unutulmaz ifadesiyle “kurtlukta düşeni yemek kanun” ise İttihatçılar kaybedenlerin mukadder sonuna uğramıştı. Ancak bu iktidar mücadelesinde madalyonun diğer tarafını da hatırlamak gerekir. İttihat ve Terakkinin içinden çıktığı komitacı gelenek bu tür tasfiyeleri yadırgayacak bir yüz taşımıyordu.

Burada Cumhuriyet rejimi ile İttihatçıların mücadelesinin “ideolojik” bir yönünün bulunmadığını öncelikle belirtmek gerekir. İttihatçılar ile Cumhuriyet elitleri arasında ne modernleşme perspektifi açısından ne de bunun hayata geçirilmesi süresinde izlenecek yöntem konusunda ciddi bir fark bulunuyordu. İktidarda bulundukları sürede izledikleri politikalardan da rahatlıkla anlaşılabileceği gibi İttihatçılar da Cumhuriyetin Batılılaşma projesiyle aynı yaklaşıma sahipti. Ayrıca bunun bürokratik elitler aracılığıyla yapılması ve gerekirse zorlayıcı yöntemler izlenmesi bakımından da iki grup arasında fark yoktu. Hatta Cumhuriyet döneminde hayata geçirilen reformların çoğu İttihat ve Terakki iktidarı döneminde tartışılmış ya da uygulanmıştı. Dolayısıyla rejimin İttihatçılara yönelik politikaları, örneğin İslâmcı muhalefetin bastırılmasından çok daha farklı saiklere dayanıyordu. Her iki grup da ideolojik temeller, eğitim durumu, içinden çıktıkları toplumsal gruplar gibi etmenler dolayısıyla oldukça benzerdi. Daha doğrusu, her iki grup arasından Cumhuriyetin ilanından sonra ortaya çıkan iktidar mücadelesinde farklı yerlerde saf tutmaları dışında ciddi fark bulmak mümkün değildir. Tasfiye sürecinin sertliği bu durum göz önünde bulundurulduğunda daha iyi anlaşılabilir. Yeni iktidar elitleri, tasfiye ettikleri kişilerle aynı toplumsal kesimlere hitap edip aynı sosyo-ekonomik statüye sahip olduklarından bu süreçte en yakın rakiplerini ortadan kaldırdılar. Nitekim İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması’nda İttihat ve Terakki ile CHF’yi siyasal açıdan birbirlerinin takipçisi olarak görür. Küçükömer’e göre modernleşme tarihimizde İttihatçılar ve CHF “Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden” bir kanattı ve kendilerine “devleti kurtarmak” gibi bir misyon belirlemişlerdi.

Cumhuriyet rejimi, izlediği toplumsal dönüşüm çizgisi bakımından İttihat ve Terakki’nin takipçisi gibi oldu. Ancak Cumhuriyetin kendi projelerini hayata geçirme ve toplumu dönüştürme bakımından selefinin çok ötesine geçen bir başarı kazandığı açıktır. Bu durumun az önce bahsedilen tasfiyeler ve muhalefeti bastırma politikalarıyla yakından ilişkili olduğu söylenebilir. İttihat ve Terakki, kendi iktidarı döneminde belirli toplumsal dengeleri gözetmek zorunda kalmıştı. Gerek padişahla gerekse hem parti içindeki hem de parti dışındaki muhafazakâr denebilecek güç odaklarıyla ilişkiler belirli bir denge politikasını zorunlu kıldı. Üstelik Partinin iktidar süreci Birinci Dünya Savaşı dâhil olmak üzere bir dizi savaşa denk geldi. Bu durum, Tanzimat’ın tedrici değişim politikasından çok fazla uzaklaşılamaması sonucunu doğurdu. Oysa Cumhuriyet rejimi, tasarlanan reformların önünde engel olabilecek tüm muhalif unsurları etkisizleştirdi. Değişim programı, toplumsal dinamikler çok fazla önemsenmeden, bir bakıma “her ne koşulda olursa olsun” ilkesiyle hayata geçirildi. Bu kararlılığın söz konusu reform projesinin uygulanmasında en etkili unsur olduğu görüldü. Dönemde halkın modernleşme projesine tepkisi dikkate alınmadı. Tam tersine reformlara karşı çıkanlar sert şekilde cezalandırıldı; toplumsal tepki geri adım atılmasına neden olmadı. Böylece muhalefetin gücü ve direnci kırıldı. Dolayısıyla İttihat ve Terakki’nin iktidarda bulunduğu dönemde bazen tereddütle bazen de kademeli olarak hayata geçirmeye çalıştığı değişikliklerin aksine Cumhuriyet rejimi kararlı ve keskin bir tutum benimsedi. Bunlara Atatürk’ün güçlü liderliğini de eklemek gerekir. Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı yıllarında kamuoyu nezdinde kazandığı gücü yeni rejime geçiş sürecinde oldukça etkili şekilde kullandı. Bu süreçte kendi zihnindeki toplumsal dönüşüm projesini uygulamak için inisiyatif aldı; buna karşılık, herhangi bir nedenden olayı kendisine karşı çıkacak ya da iktidarını dengeleyecek güçlü bir figür yoktu. Buradan hareketle, Cumhuriyet rejiminin İttihatçıların başlattığı kapsamlı Batılılaşma projesinin takipçisi ve tamamlayıcısı olduğunu söylemek mümkündür.

Son olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya konulan geniş kapsamlı tasfiyeye İttihatçılığın bitip bitmediğine değinerek bitirelim. Birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkılması, savaşa girilmesinin ve mağlubiyetin en önemli sorumlusu olarak görülen İttihatçıların saygınlığını en aza indirmişti. Enver, Talat ve Cemal Paşaların hayatını kaybetmesinden sonra liderlik yapacak kişinin de kalmaması İttihat ve Terakkinin fiilen sonunu getirdi.  Ancak İttihatçılığın bir ruh olarak asla ölmediğini kaydetmek gerekir. Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) başlıklı önemli çalışmasında Celal Bayar’la yaşadığı bir anekdotu aktarır. 1971’de görüştüğü Celal Bayar, ki o zaman 88 yaşındadır, geçmiş zaman kullanmayarak “Ben İttihatçıyım” demiştir. Bu ifade, İttihatçılığın diğer siyasal kimlikleri aşan bir yüzü bulunduğunun kanıtı olarak gösterilebilir. Cumhuriyet rejiminin tasfiye ettiği İttihatçılığın kendisi değil yalnızca eski elitleriydi. “Fikri iktidarda”, mensuplarının çoğu sistem dışında olan İttihatçı ruh ise yaşamaya hep devam etti.

Hamit Emrah Beriş, (1977, İstanbul) 1977 Ankara doğumludur. Gazi Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi bölümünü bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi kürsüsünde yüksek lisans ve doktorasını tamamlamıştır. Halen Hacı Bayram-ı Veli Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi bölümünde öğretim görevlisidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here