Ana Sayfa 3. Sayı Kemalizm ve İçeriden Bir Ses Olarak Attila İlhan

Kemalizm ve İçeriden Bir Ses Olarak Attila İlhan

Author

Date

Category

Modernite olarak ifade edilen “durum” 13. yüzyılda temelleri atılan ve 18. yüzyıla gelindiğinde siyasi ve ekonomik anlamda ete kemiğe bürünen Avrupa merkezli dönüşümün adıdır. Avrupa’nın önemli siyasal mücadeleler neticesinde kurumsallaştırdığı model, gerisinde farklı entelektüel coğrafyalarından neşet eden aydınlanma deneyimlerini barındırmaktadır. Modernizm olarak ifade edilecek olan Batı düşüncesi, biricik olma iddiası bakımından kendisini insanlık tarihinin geçmiş tüm aşamalarından, yapıp etmelerinden ve fikri müktesebatından radikal bir şekilde ayırmaktadır. Bu sui generis’lik iddiası, muhafaza edilmesi, korunması gereken değil, evrensellik adı altında Batı dışı toplumlar tarafından taklit ve tatbik edilmesi gereken bir süreçtir. Batının kendi iç dinamikleri altında uzun bir tecrübe dahilinde inşa ettiği modernite, Batı dışı toplumlara “yenileşme” adı altında bir proje olarak çoğunlukla elitler tarafından icbar edilmek suretiyle uygulanmıştır. Bu sürecin sirayet ettiği geleneksel düzenlerin başında da yüzyıllar boyunca dünya nizamına önderlik etmiş olan Osmanlı İmparatorluğu gelmektedir.

Dünyaya askeri güç üzerinden, bir savaş makinası şeklinde “ayar” veren imparatorluğun yaşadığı tekleme, doğal olarak aynı yerden tadil edilmek zorundaydı. Osmanlı modernleşmesinin kalkış noktası, Batı karşısında yaşanan siyasal ve askeri kayıpların, Batılı teknikleri kullanmak suretiyle tesis edilecek ordu ve silah düzeni aracılığıyla telafi edilmesiydi. Batı dünyası ile var olan açık, eski şaşalı günlerin geri gelmeyeceğini göstermekle beraber başlatılan yenileşme süreci, mevcut düzenin varlığını muhafaza edilmesi bakımından oldukça önemli bir kırılmayı ifade etmektedir. Yenileşme sürecinin askeri bir başarıyı getirdiğini söylemek hayli zor olmakla birlikte, modernitenin Osmanlı politik düzenine sirayeti, siyasal ve entelektüel açıdan döndürülmesi zor bir süreci başlatacak ve devamında Cumhuriyet düzenine önemli bir mirası devredecekti. Yeni kurulan Kemalist rejim kendisinin bir “anka kuşu” misali küllerinden doğduğunu iddia etse de entelektüel, politik, ekonomik ve insan kaynağı bakımından imparatorluk düzeninden Cumhuriyete önemli bir tecrübe aktarılmıştır. Buna karşın Osmanlı İmparatorluğu ile Kemalist rejim arasında modernleşmenin amacı bakımından önemli bir fark bulunmaktadır. Osmanlı yenileşmesi modernlik argümanlarına başvururken öncelikle mevcut rejimin korunmasını amaçlamaktadır, Cumhuriyet rejimi ise önce bir devlet düzeni daha sonra da yeni siyasi organizasyona uygun olarak bir millet inşasını hedeflemekteydi. Tüm benzerliklere karşın iki modernlik deneyimi arasında ciddi bir mahiyet farkı bulunmaktadır.

Kemalizm olarak ifade edilen yeni rejim ideolojisi, devlet-toplum ilişkisinin tüm halkçı söylemlerine karşın tepeden, örseleyici ve bütünleştirici bir perspektif arz etmektedir. Bu amacın gerçekleşmesi hususunda resmi ideoloji temel düzeyde dört ana aktöre sahiptir:  Mustafa Kemal etrafında örülen aşkın bir liderlik, askeri ve sivil bürokrasi ile tahkim edilmiş güçlü bir devlet, her şeye hakim, her yerde hazır ve nazır olma iddiasındaki bir parti ve sisteme entegre olarak çalışan, hem onu işleyen hem de ondan beslenen ideologlar. Kemalist ideolojinin taşıyıcısı olan aktörlerin ideolog olarak ifade edilmesinin gerisinde bu görevi üstlenmiş olan kişilerin entelektüel ya da münevver tanımının ihtiva ettiği muhalif karakterden uzak olmaları, aksine resmi ideolojinin tahkim edilmesi için çaba göstermeleri yatmaktadır. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar Kemalist ideolog kisvesini hak edecek birçok kişi bulunmakla beraber Recep Peker, Şükrü Kaya, Afet İnan, Mahmut Esat Bozkurt, Falih Rıfkı Atay, Memduh Şevket Esendal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Şevket Süreyya Aydemir tek parti döneminde ön plana çıkan isimlerdir. Kemalizm’in sadece siyasi bir pratik olmadığı şerhini düşen ve resmi ideolojiyi doktrin haline getirmeye çalışan önemli kişi ve eserler de bulunmaktadır; bu isimlerin bazıları aynı zamanda yukarıda sayılan, siyasal hayatın içerisindeki aktif kişilerdir. Tekin Alp’in (Mohiz Kohen) 1936 yılında kaleme aldığı Kemalizm adlı eseri, Şeref Aykut’un yine aynı yıl yazılan Kamâlizm-CHP Programının İzahı, Saffet Engin’in 1938 yılında kaleme aldığı Kemalizm İnkılabının Prensipleri, konferanslardan derlenen Recep Peker’in İnkılâp Dersleri ve Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali adlı eserleri ilk akla gelenlerdir.

Attila İlhan’ın Siyasal Perspektifi

Kemalist düşünce içerisinde yetişen, sahip olduğu edebi yetenek, üretkenlik, teorik çaba ve eleştirel düşünce ile aydın vasfını kazanan ender isimlerden biri Attila İlhan’dır. İlhan, düşünce yazıları kadar kaleme aldığı politik roman ve şiirler ile Türk entelektüel hayatına katkı vermiş önemli simalardan birisidir.

1925 yılında Menemen’de doğan İlhan, ortaöğrenimini İzmir’de tamamlamıştır. Lise son sınıfta katıldığı CHP şiir armağanında “Cebbaroğlu Mehemmed” adlı şiiriyle ikinci oldu ve kamuoyuna ismini duyurdu. 1946’da liseden mezun oldu ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak amacıyla Paris’e gitti; ülkeye dönüşünde başı polis ile derde girdi ve devamında birçok kez soruşturma geçirdi. Muhtelif gazetelerde köşe yazıları kaleme alan İlhan; şiir, roman, deneme ve sinema alanında eserler verdi. 2005 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden İlhan yaşamının büyük kısmını İzmir, Ankara ve İstanbul üçgeninde geçirdi.

Kemalist bir düşünür olarak İlhan’ın siyasal perspektifi Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ayrımına tekabül etmektedir. İlhan’a göre Mustafa Kemal, kendi ifadesiyle önünde eğilmesi gerekilen, hoşgörü ve serbestlik taraftarı, demokratik bir devrim lideri; İnönü ise bürokratik, özgürlükleri denetim altında tutmak isteyen, ülkeyi Batılı emperyalist düzene teslim eden bir siyasetçidir. İlhan’ın yazılarında dikkat dikkat çeken “resmi Atatürkçülük” tanımlaması, Mustafa Kemal’in ölümü ile “demokratik devrimin” İsmet İnönü aracılığıyla önemli bir sapmaya maruz bırakıldığına gönderme yapmaktadır. İlhan’a göre, Cumhuriyet düzeni, Mustafa Kemal sonrasında önemli bir yozlaşma yaşamış ve bir daha “Anadolu İhtilali’” özüne dönememiştir; bugün itibariyle tekrarlanan Mustafa Kemal’in sözleri ya da onu anma günleri “tatsız tuzsuz” formalitelerden başka bir şey değildir.

İlhan’ın sık sık başvurduğu karşılaştırmalardan birisi de Ekim Devrim ve devamındaki Lenin-Stalin tecrübesi ile Cumhuriyet modernleşmesi dahilindeki Mustafa Kemal-İnönü dönemleridir. İlhan, çözümlemesinde, Marksist bir argümana başvurmak suretiyle Mustafa Kemal ve Lenin liderliğinde önemli altyapısal dönüşümlerin yaşanmasına rağmen Stalin ve İnönü dönemlerinde ağırlığın üst yapısal dönüşümlere kaydırıldığı iddiasındadır. Buna karşın İnönü yönetiminde icra edilen ideolojik argümanların büyük çoğunluğu anti-emperyalist ve tam bağımsızlıkçı “Anadolu İhtilali” ile çelişmektedir. İlhan’ın temel eleştirisi, Kemalist siyasetin bir ideolojik dönüşümü takip etmesi değildir, düşünür resmi tarih ve dil tezlerini açıklıkla tasvip etmektedir fakat bunların salt Batı hümanizmasına indirgenmesini, ulusal kültür açısından zararlı bulmaktadır. İlhan’ın sıklıkla dile getirdiği yanlış, İnönü döneminde, Nurullah Ataç danışmanlığında yürütülen ve kültür dönüşümü adına adres gösterilen Batı-Yunan çevirileridir. İlhan’a göre, Doğu, İslam, Türk ve Bizans kültürleri “çağdaş” yöntemler dahilinde kaynaştırılmalıdır; bağımsız ve özgür olmak ancak özgün bileşimler ile mümkündür.

İlhan, temel düzeyde sosyalist bir düşünür olmakla beraber reel siyasetin gücünün farkındadır; doğal olarak Türk İnkılabını, gelişim süreçlerini ve önemli sol doneler yüklediği Mustafa Kemal’i tarihsel algılarının merkezine yerleştirmektedir. Okumaları içerisinde “ümmetçi”, “komprador” ve “faşist” düşünceler epistemik anlamda İlhan’ın karşı olduğu gruplardır fakat asıl odaklandığı ve cephe aldığı husus, sistemin Batılılaşmaya doğru kaydırılmasıdır. İlhan, temel paradigmasında Batılılaşma ve çağdaşlaşmayı açıkça birbirinden ayırır; çağdaşlaşma ile kastedilen asla Batılılaşma hedefi değildir. Ona göre bu ayrışma olgular düzeyinde gerçekleşmediği için Türkiye üç yüz yıldır ekonomik olduğu kadar kültürel bir sömürü düzenin nesnesi haline getirilmektedir.

İlhan’ın ulusal kültür bağlamında cepheden eleştiri yönelttiği kesimler daha çok kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan “sözde Atatürkçüler” ve solculardır. Emperyalist bir düzeni tesis eden ekonomik güçlerin kendilerini bağımlı hale getirdiği işbirlikçi burjuvazi gibi komprador bir kültür ve aydın sınıfı bulunmaktadır; bu kişiler sömürgeci sistem ne talep ederse onu yerine getirmekten asla çekinmezler dolayısıyla sorun aynı zamanda toplum ile kopuk, ona yukarıdan bakan, halkı örselemekten çekinmeyen aydın sorunudur.

Aydın sınıfı, Kemalist iktidarın askeri ve sivil bürokrasi ile birlikte önemli bir parçası olarak yaşamış, sistemi meşrulaştırmak adına mevcut nizama bağlı olarak çalışmıştır. Aydın ya da entelektüel kimliğinin ihtiva ettiği özerklik ve muhalefet, Kemalist düşünce insanlarında bulunmadığından sistemi tahkim etmek, yerleştirmek isteyen bu kişilerin ideolog olarak ifade edilmesi yerinde olacaktır. Sisteme entegre olan ve “aydın despotizmini” tanımını hak edecek okur-yazarlar, İlhan’ın ifadesiyle Cumhuriyetin ilk gününden itibaren  “salkım” gibi güç merkezlerinin dizi dibinde yaşamak suretiyle sistemin yerleşmesi için mücadele vermişlerdir. İlhan’a göre sorunun özü, sivil toplumun içerisinde varlık göstermek suretiyle siyasal toplumu baskılayarak ona şekil vermesi gereken entelektüellerin şemanın dışına çıkarak siyasal topluma gömülmeleridir. Türkiye’de sivil toplum, siyasal toplumun malıdır; onun tarafından, onun serasında yetiştirilmiştir; işçi örgütleri, meslek kuruluşları, üniversiteler, basın, sanat hepsi merkezi bürokrasinin birer uzantısıdır.

Siyasi literatürde sıklıkla atıf yapılan, mukayese edilen hususlardan birisi de   Osmanlı/Türk modernleşmesi ile Japonya kıyaslamasıdır. İlhan, sosyalist kabullerden kalkarak bu kıyaslamanın ancak iktisadi bir temele oturtulduğunda kalkınmaya dair anlamlı ve rasyonel sonuçlar alınacağı görüşündedir. Fakat kalkınma meselesi ona göre  Tanzimat’tan başlayarak Cumhuriyet döneminde de her daim bir üst yapı olgusu olarak ele alınmış ve toplum siyasi ve kültürel olarak bürokratlar ve aydınlar aracılığıyla dönüştürülmek istenmiştir. “İrfan ordusu” öğretmenler, Cumhuriyet tarihinde silahlı ordudan sonra en itibarlı devlet memurlarıdır bunun gerisinde ulusun ancak okumakla kalkınacağı paradigması hakimdir.  İlhan’a göre, sonuç itibariyle gerçek bir kalkınmadan bahsedilemeyeceği gibi siyasi olarak bürokrat zihniyet, halk çoğunluğunun ağır bastığı her seçimde yenilmeye mahkum olacaktır.

İlhan için Mustafa Kemal, ulusal demokratik devrimin lideridir ve kurduğu düzenin siyasal amacı, feodal bir ümmet yapısından burjuva millet toplumuna geçiştir; “Anadolu İhtilali” harf ya da şapka ihtilali değil; egemenliğin teokratik düzlemden demokratik, laik ve liberal bir çizgiye kaymasıdır. Sosyalist soldan Kemalizm’e yapılan eleştirilerin, burun kıvırmaların aksine ümmet toplumunun burjuva toplumuna geçilmesi ona göre başlı başına bir devrimdir. Böyle bir radikal, kökten değişim, sadece rıza ile yapılamayacaktır; dünya konjonktüründe totaliter liderlerin ve düzenlerin çoğaldığı, demokrasinin gözden düştüğü bir dönemde Mustafa Kemal, partisini faşist eğilimlere kaydırmak isteyenlere karşı cephe almış önemli bir siyaset adamıdır. Tüm bunlara rağmen İlhan, bir şerh düşmek kaydıyla Mustafa Kemal’in Jakoben olduğunu kabul etmektedir: jakobenizm ve Bonapartizm farklılaşması. Açıklamasına göre, jakobenizm, Fransız  Devrimi’nin köylü ve burjuva sınıflarını örgütleyen halkçı yurtsever kişilerinden oluşmaktadır; Bonapartizm ise burjuva egemenliğini bürokratik ve askeri bir despotizm ile tahkim eden dikta yönetimidir. Şura ve kongrelerin yapıldığı, çoğulculuğun, farklı fikirlerin mecliste yer aldığı ve ordunun Milli Mücadele döneminde parlamentonun hizmetinde olduğu bir düzen asla Bonapartist olamayacaktır ona yakıştırılacak anlam ancak jakobenliktir. Fakat süreç kısa sürede, özellikle Mustafa Kemal’in siyaset sahnesinden çekilmesi ile birlikte faşist, Bonapartist, aydın egemenliğine sürüklenmiştir. İlhan, iki dönem arasındaki geçişin sert bir kırılma ile değil benzerlikler altında vuku bulmasını Mustafa Kemal döneminin yapısal zorunluluklarına bağlayarak otoriter uygulamaları meşrulaştırmaktadır.

İlhan’ın tarihsel okuması, ilham aldığı Marksist teori ile büyük oranda örtüşmektedir; feodal bir yapıdan kapitalist, burjuva düzenine oradan da sosyalist aşamaya geçilecektir. “Anadolu İhtilali”, İlhan’ın  “tarihsel blok” olarak adlandırdığı aydınlara, asker ve sivil bürokrasiye, eşrafa ve halka dayanmaktadır fakat bu aktörler arasında burjuvazi yoktur. Mustafa Kemal de demokratik halk devrimi ile feodal ümmet toplumundan burjuva millet toplumuna geçişi amaçlamaktadır; bunun için temel hedef, Tanzimat’tan itibaren Batıya entegre olan, onlarla işbirliği içerisine giren komprador burjuvazi yerine milli bir burjuvazinin inşa edilmesidir. Sınıfların gelişmediği bir toplumsal yapı için bir tarafta feodal bir düzenden çıkılması diğer yandan modern bir ulusallığa kayılması İlhan için liberal ve demokratik bir nitelik arz etmektedir. Her ne kadar kurulan mevcut düzen otoriter, militer bir görüntü verse de kapitalist sistemin ötesinde kurulacak sosyalist bir dünya için şimdilik tüm bu dönüşümlere rıza gösterilmesi, katlanılması gerekmektedir.

Atilla İlhan’ın siyasal perspektifinin önemli odaklanmalarından birisi de geliştirdiği, özcü, anti-emperyalist sol söylemdir. Milli mücadele dönemi ve devamında Kadro hareketi ile ete kemiğe bürünen daha sonra tek parti döneminde üstü örtülecek olan millici-sol söylem altmışlar ile tekrardan gün yüzüne çıkmış ve kitleselleşmiştir.

Türk siyasi düşünce tarihi için sol/sosyalist söylem kabaca evrenselci ve özcü olarak ikiye ayrılabilir. Özcü söylemin ete kemiğe bürünmüş hali Kadro hareketi olmakla beraber bu dergiye katkı veren aydınların kökleri Türkiye Komünist Partisi’ne dayanmaktadır. Sosyalist siyaseti inşa edecek toplumsal bir sınıf, proleterya bulunmadığından işçi sınıfına dayalı bir ideolojinin Türkiye sınırlarında yaşayamayacağını savunan Kadro yazarları, çözüm adına Cumhuriyet nizamının bel kemiğini oluşturacak milliyetçiliği adres olarak gösterecektir. Fakat bir adım geriye gidildiğinde, sol ve milliyetçilik düşüncesinin tarihsel anlamdaki gerçek adresinin Müslüman Tatar aydın Sultan Galiyev olduğu görülmektedir.

Asıl adı Mir Said Sultan Galioğlu olan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmiş dört önemli isimden birisidir. Eğitim formasyonu aldıktan sonra Kazan’ın muhtelif bölgelerinde öğretmenlik yapan Galiyev, tercüme faaliyetlerinde bulundu, gazetelerde politik yazılar kaleme aldı. Milliyetçi ve sosyalist fikirleri terkip eden Galiyev, Rus ve Hıristiyan kimliği üzerinden yükselen baskılara karşı politik örgütler kurdu; Komünist Parti içerisinde önemli görevler aldı. Galiyev, Moskova yönetiminin Müslüman halkların beklentileri karşılamaması üzerine, Sovyet rejimi aleyhine muhalefet yürüttü. 1923-1928 yılları arasında Türkistan Sosyalist Partisi’ni yöneten Galiyev, büyük oranda Marksist-materyalist tarih anlayışından etkilenmiş olmakla beraber Lenin-Stalin çizgisinin aksine her bir milletin kendisine has bir sosyalist mücadele geliştirmesini öne sürerek “üçüncü yolcu” adı altında ya da adında bir paradigma inşa etmiştir. Ona göre ezilenler Batılı proteterya değil, kapitalist düzen içerisinde sömürülen, bağımlı hale getirilen uluslar, mazlum milletlerdir. Galiyev, geliştirdiği terkip ve dahil olduğu Cedidcilik akımı üzerinden Türkiye’de hem özcü solun hem de milliyetçi akımın önemli bir ilham kaynağı olmuştur. İlhan da geliştirdiği, anti-emperyalist, ulusalcı, halkçı ve üçüncü yolcu fikirleri büyük oranda Galiyev’den almıştır. Galiyev ile birlikte İlhan’ın milliyetçilik düşüncesine tesir etmiş bir başka isim de Yusuf Akçura’dır. Akçura’nın emperyal olmayan, Batılı uluslaşma modeli izleyen, zaman zaman sosyalist argümanlar ile terkip edilen “demokratik milliyetçiliği” hesaba katıldığında İlhan’ın yurt milliyetçiliği ya da kendi ifadesi ile “Müdafaa-i Hukuk doktrini” ortaya çıkmaktadır. Ona göre, “Müdafaa-i Hukuk”, Sultan Galiyev’in tasarladığı anti-emperyalist “Mazlum Milletler Beynelmileli’nin” bir tezahürü, “Kuva-i Milliye” de 20. Yüzyılın ilk “Halk Kurtuluş” ordusudur.

Taktiksel anlamda erken dönemlerde anti-emperyalist ve İslami bir söylem geliştiren Kemalizm, Milli Mücadelenin kazanılması sonrasında Batıcı, kapitalist bir düzenin parçası olma hususunda tereddüt göstermemiştir. Bu durum, teorik anlamda “üçüncü yolcu” söylemi ile çelişmekle beraber, İlhan’ın devrimden anlık bir kırılmayı değil devam eden bir sürece gönderme yaptığını kabul ettiğimizde paradoks görece ortadan kalkmaktadır. İlhan’a göre Mustafa Kemal, Fransız Devrimi’nden etkilenmiş, onun getirdiği özgürlük ve demokrasi idealini kendisine hedef olarak koymuş bir devrimciydi. Türk inkılabı da ilk anda ima ettiği ihtilal manasının ötesinde geniş bir tahavvül ifade etmektedir. Ona göre Mustafa Kemal’i ve Türk İnkılabını devrimci kılan husus, diyalektik bir şekilde işleyen, hiç durmayan ve devinim içerisinde olan, her gün kendisini aşmaya çalışan “sürekli devrimdir”; çağdaş uygarlık seviyesi de asla sabit bir hedef değildir, günün şartlarına göre değişiklik arz etmektedir.

Atilla İlhan Eleştirisi

Kemalizm’in içerisinden konuşan, üreten bir düşünür olarak Attila İlhan’ın fikirleri resmi ideoloji eleştirisi açısından ayrıksı ve bir o kadar önemlidir. İlhan’ı diğer Kemalist düşünürlerden ayıran husus sahip olduğu fakat reel siyasetin icabı yeterli düzeyde açığa vuramadığı ya da resmi ideoloji gölgesinde himaye ettiği Marksist fikirleridir. Fakat İlhan’ın eleştirel düşüncesinin doğal sınırları vardır ve o alan sahip olduğu “masuniyet” gerekçesiyle hatalardan korunaklıdır. Bu alanın merkezinde resmi ideolojinin kurucu ismi, aşkın lider Mustafa Kemal yer almaktadır. Ona göre, Kemalizm adına üretilen sapkın görüşlerin esası, Mustafa Kemal’in dışında ve ötesinde gerçekleşmektedir; üretilen yanlış siyasetler sistemin özünden değil, Mustafa Kemal’in fikirlerini anlamayan, çarpıtan bununla birlikte kültürel ve politik anlamda Mustafa Kemal’in aurasında yaşayan insanlardan gelmektedir. İlhan’ın “var olan” ve “inşa edilen” ayrımı üzerinden Kemalizm’e yaklaşması öz eleştiri açısından oldukça önemlidir. Fakat İlhan’ın Mustafa Kemal’e karşı hissettiği duygusal yakınlık resmi ideoloji özelinde geliştirdiği eleştirel düşünceyi bir hayli zayıflatmaktadır. Örneğin, İlhan’ın çözümlemelerinde Batılılaşma ve çağdaşlaşma birbirinden oldukça farklı iki sosyal olgu olarak resmedilmekle beraber modernitenin tezahürü olan bu ıstılaha dair Mustafa Kemal’in zihin dünyasında ya da reel siyasetinde bir dualizm yoktur aksine bir paradigma değişimi olarak Batılılaşma temel referans alanlarından ?. Diğer taraftan Mustafa Kemal haricinde başta İnönü olmak üzere “sözde Atatürkçülerin” siyasal rejimi kültürel, entelektüel olarak üst yapıya indirgediği, ekonomik, alt yapının göz ardı edildiği söylemi bir gerçekliğe tekabül etmemektedir. Mustafa Kemal için ekonomi temel düzeyde kapitalizmin içerisinde konuşulacak bir husustur ve İlhan’ın tarihsel okumasına dair kurucu liderin nihai hedefleri yoktur. Ayrıca kültürel anlamda yapılan Batıcı dönüşümler bizatihi Mustafa Kemal tarafından ya da onu riyasetinde gerçekleştirilmiştir. Benzer bir husus İlhan’ın Mustafa Kemal’i, verdiği milli mücadele sebebiyle liberal ve demokratik bir siyasetçi, onun haricindeki Kemalist aktörleri heterodoks, otoriteryen olarak resmetmesidir. Mustafa Kemal için bağımsızlık önemli bir husus olmakla birlikte Milli Mücadele sonrası siyasetin ana seyri toplumcu tezlerden elitist, otoriteryen bir siyasete doğru kaymış ve tek parti döneminin taşları döşenmiştir. Kemalist siyasetin kurumsal söyleminde, pratiklerinde ya da aşkın lider Mustafa Kemal’in temel paradigmasında liberal, demokratik bir arayış yoktur. Bu durum -bir çelişki olarak- zaman zaman İlhan tarafından da dile getirilmekle birlikte dönemin tabi şartları gereği yapısal bir zorunluluk altında Mustafa Kemal’in icraatları meşrulaştırılmaktadır. Eğer yapısal zorunluluklardan, dönemin şartlarından bahsedilecekse bu sadece Mustafa Kemal için değil Kemalist siyasetin bütün aktörleri ve dönemleri için konuşulabilir.

Sonuç olarak, entelektüel kavramının ifade ettiği muhalif söylemin ortadan kalktığı temel amacın sistemin kurulması, işlemesi ve muhafaza edilmesi olduğu bir rejimde edebi ve görece teorik bir perspektife sahip, içeriden bir sesin varlığı resmi ideoloji açısından oldukça önemlidir. Tüm bunların yanında İlhan’ın abartılı bir şekilde Mustafa Kemal liderliğini siyasal tasavvurunun merkezine koymuş olması, bilerek ya da bilmeyerek “inşa edilen” Kemalizm’e hizmet etmesinin yanında temel çözümlemesini de nakıs bir hale büründürmektedir.

Ömer BAYKAL, (1985, Ankara) Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. “Türk Siyasetinde Refah Partisi Deneyimi: Gelenek, İdeoloji ve Politika” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Halen Bartın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments