Kent Distopyaları: Kehanet mi, Fütüroloji mi?

0
70

Kentler, toplumsal ve teknolojik yeniliklerin enerjik merkezleri olmalarından dolayı fütüristik anlatılarda ciddi roller oynamaktadırlar. Ancak bu anlatılar genellikle daha iyi bir yarının hikâyesi olmaktan oldukça uzaktır. Gecekonduları devriye gezen dronlar, kirlilik, aşırı nüfus artışları ve her yerde bulunan gözetleme makineleri ile distopik romanları ve filmleri, salt nihilistik sansasyonalizm olarak algılamak çok eksik bir okuma olacaktır. Çünkü bu anlatılarda umutsuz mesajların yoğunluğu daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Kentlerimiz için karar verici konumda olan siyasi ve ekonomik aktörlere ve şehrin geleceğine yön veren planlamacılara şehirlerin nasıl başarısızlığa uğradığı konusunda önemli mesajlar içeren bu kurgusal uyarıları dinletebilmek, felaket öncesi bunları nasıl düzelteceğimiz hakkında bir farkındalık oluşturacaktır.

Bununla birlikte, kentsel distopyalar kentlerimizin mimarisine yeni fikirler sokmalarıyla bilim kurgu ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi karşılıklı hale getirmektedirler. Bilim kurgu romanları ve filmleriyle dikkat çekilmek istenen felaket senaryoları bir yandan yukarıda bahsedilen farkındalık oluştururken diğer yandan bu güçlendirilmiş siluetler, bir tür fiziksel ve politik birikimi gösteren değişim için görsel bir kısa yol sunmaktadır. Blade Runner’ın gelecekteki Los Angeles’ı ulusçuluğun sonunu ima etmektedir. Spielberg’in Yapay Zeka filmindeki su basmış New York, iklim değişikliği anlamına gelmektedir. Spike Jonze’nin “Aşk”ı (Her) üst orta sınıf dikeyliliğini ve yaygın otomasyonun ekonomik ve kültürel sonuçlarını ima eder. Bu kentler sadece öngörü değil, sonuçta gerçek dünyadaki karar alıcıları etkileyen kültürümüzün karikatürleri olmaktadır.

Bilim kurgu kentlerinin çoğunda ortak olan bazı semboller, meseleyi anlamak için bize yol gösterici olacaktır. Bu sembollerden başta geleni dikey kent manzarasıdır. Dikey kent manzarası, 19. yüzyılın sonlarındaki kuruluşundan bu yana, modern bilim kurgusuna tamamen hükmetmiş ve dikey kentin inatçı motifleri, siyasi ve toplumsal-sınıfsal ilişkilerin dikey boyutlarıyla sonsuz bir şekilde kendini yinelemiştir. Seçkinlerin gücü, devasa, uzun kulelerin yüksek alanlarında yaşama gücüdür. Diğer bir deyişle, hava sahalarının egemenliği ve dikey baskınlıkları, neredeyse her zaman bu piramidin, cehennem gibi yer altı veya sokaklarda yaşayan toplumun alt seviyedekilerine karşı ezici üstünlüklerinin sembolü olagelmiştir.

Dikey kent konusunda distopyalarda büyük bir saplantı olduğu görülmektedir. H. Wells’in “Efendi Uyanıyor”u (The Sleeper Awakes)  yazmasıyla birlikte, 19. yüzyılın sonlarında Londra’da, geleceğin dikey olarak devasa binalardan oluşacağı varsayımı bulunmaktaydı.  Seçkinler, bu dünyaların birçoğunda, bu çöküş, fanteziler ve güç dünyasında yaşarlar ve kentlerini inşa eden ve işleten kölelerini kibirli bir şekilde küçümserler. Bunun en güzel örneğini oluşturan Metropolis filmi, türünün ilk sinematik eserlerinden biri olarak modern, endüstriyel kentin dehşetiyle ilgilidir. Le Corbusier’in mimari hayal gücünden esinlenen Metropolis’in gökdelenlerindeki muhteşem çatı dairelerinde, alçak bulutlar arasında tenis oynayan egemen sınıfın üyeleri mutluluk içinde yaşamaktadırlar. Ancak yere döndüğümüzde, endüstriyel bir işçi sınıfı, kentin dişlilerini çalışır durumda tutmak için korkunç koşullarda çalışmaktadırlar. Hem gerçekçi hem de alegorik olan bu sınıf ayrımı, kötü niyetli bir robotun Metropolis’i şiddet içeren bir cezalandırmaya götürmesine ve sonuçta kentin tahrip olmasına neden olur. Yine, Ballard’ın romanından uyarlanan 2015 yapımı “Gökdelen” (High-Rise) filminde Ballard’ın çizdiği distopik dünya korkutucudur, şiddet doludur ama gerçeklikten uzak değildir. İktidar, yetki ve sahip olma arayışıyla, bu arayışın getirdiği kırgınlık ve kızgınlıklarla harmanlanmış bir tüketim kültürünün patlaması olarak okunabilecek roman ve uyarlama filmi, distopik kentlerdeki baskılanmış işçilerden oluşan direnişçilerin, yukarıdaki kibirli seçkin iktidara karşı isyan ederek ve onları kontrol etmek için inşa edilen gözetim sistemlerini aşarak toplumun üst katmanını nasıl devirdikleri anlatmaktadır.

Bilim kurguda ortaya çıkan kentlerle ilgili bir başka anlatı da aşırı nüfusla ilgilidir. Ülkemizde pek rağbet görmemesine rağmen, sanırım o yıllarda bizim öyle dertlerimiz yoktu, ilk basımı 1968’de yapılan Paul ve Anne Ehrlich’in popüler kitabı olan “Nüfus Bombası”, insanlığın aşırı nüfusa yakınlaşmasıyla ilgili Neo-Malthuscu tahminlerini yaygınlaştırdı. İnsanlar yiyeceklerin aniden tükeneceğinden endişe ediyorlardı. Yeni kentsel kâbusumuz, hayatta kalmak için her şeyi yapmaya hazır, açlık içinde dolaşan kalabalık gettolar haline geldi.

Bu konuya belki de en ünlü örnek ilk baskısı 1966’da yayınlanan Harry Harrison’un “Yer Açın! Yer Açın!” isimli kitabıdır. Bu roman aşırı kentsel nüfusla ilgili acımasız bir yapıttı ve sinemaya uyarlanması 1973 yılında kült klasik filmi “Soylent Green” ile oldu. Yamyamlık bakış açısı sadece filmi güzelleştirmek için eklenmiş olsa da her iki hikaye, kıtlık tarafından mahvolan bir dünyada kentlilere ne olacağı hakkında gerçekçi ve korkunç bir resim sunuyordu. Bu kitaplar, insanlığın geleceklerini kendi elleriyle yok edeceklerini fantastik gerekçelerle savunmaktaydı. Kentler, sonucu felaket olan bir Malthus düzeltmesiyle insanlığın tarihinden silinmeye mahkûm ediliyordu.

Tarımdaki yeşil devrim, nüfus bombasıyla ilgili endişeleri ortadan kaldırmasına rağmen, kentsel distopyalar, kentin çürümesine odaklanmaya devam etti. Son yıllarda kentsel kirlilik distopya için önemli roller oynamaya başladı. Bu eğilim bugün de devam etmektedir.

Ünlü ilk romanı 2008’de bir film haline gelen popüler genç yetişkin serisi Sihirli Şehir (City of Ember), bize kaynak kıtlığıyla ​​baş etmiş çok farklı bir kent göstermektedir. Hikâyede, Dünya’nın yüzeyini yaşanmaz hale getiren bir tür kıyamet yüzünden ana karakterlerimiz yeraltında yaşamaktadır. Ember yeraltı kenti, bildiğimiz kadarıyla dünyadaki en son kalan insan kolonisidir. Gitgide kaybolan olan bir enerji kaynağı tarafından sürdürüldüğü için nüfusu ve kaynakları katı bir şekilde kontrol edilmektedir. Ergenlik çağına gelen gençler yaşlandıklarında kendilerine uygun görülen işlere atanırlar ve asla sosyal rollerinden sapmamalıdırlar. Metropolis’teki katı sınıf ayrımını yansıtan bu toplumsal sertlik, yoksun vatandaşlar arasında düzen sağlamak için elinde başka bir çare bulunmayan bir yönetici grubuyla korunmaktadır. Kentsel kıtlık distopyalarının çoğunun aksine Sihirli Şehir mutlu bir sonla bitmektedir. İki genç kentten kaçıp gezegenin yüzeyine doğru yola çıkarak, dünyanın tekrar yaşanabilir ve Ember’in kemer sıkma programının gereksiz olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Aynı şekilde, Ernest Callenbach’ın klasik ütopik romanı Ecotopia’da, iç savaş sonrasında kurulan yeni bir kıyı ulusunun yarattığı “istikrarlı devlet” ekonomisinde, gelecekteki bir San Francisco hakkında daha radikal bir umut bulunmaktadır. Bu negatif sosyal demokraside kadınlar hükümeti yönetmekte, her şey geri dönüştürülmekte ve San Francisco’daki Market Caddesi bir kez daha nehir haline gelmektedir.

Dikey mimari, kıtlık ve kirliliğin yanında kentsel distopyaların en fazla üzerinde durduğu konulardan biri de teknolojinin evriminin ulaştığı nokta ve yapay zekanın kentleri ve toplumu soktuğu durumla ilgilidir. Bilim kurgunun amacına uygun olarak teknoloji, çoğu zaman kötüye kullanılmakta, hatta kontrolü eline almaktadır. Terry Gilliam’ın 1985 yapımı “Brazil” isimli filminde bürokrasi ve teknoloji cenderesine sıkışmış bir toplum tasvir edilmektedir. Sonunda anlaşılır ki insanların yaşadığı gerçek dünyayı, her şeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. “Matrix” filmi, bu temanın en vülgarize edilmiş örneğini oluşturmaktadır.

Bu temaları kentsel distopyalarda sadece mecaz olarak görmek eksik olacaktır. Zira bunlar sadece hayal edilen kent manzaraları değildir. Bu varsayılan gelecek tahayyüllerinin çağdaş kent yaşamımız için çok büyük etkileri bulunmaktadır. Kentsel distopyalarda her türlü sorun işlenmektedir. Bunun yanında bunlar, çağdaş mimarlığa ilham vermektedirler. Blade Runner’ın birçok mimari için büyük bir ilham kaynağı olduğuna şüphe yoktur. Blade Runner’ın setlerini şekillendiren görsel tasarımcı -eğitimli bir mimari ressam olan Syd Mead- dünyanın birçok bölgesinde, özellikle Orta Doğu’da seçkinlere fütürist mimari hakkında birçok konferans vermiştir. Burç Halife’nin mimarı Adrian Smith’in, Chicago’da bulunan ve dünyadaki süper metal gökdelenlerin çoğunu tasarlayan SOM (Skidmore, Owings and Merrill) şirketi üzerinde son derece etkisi bulunmaktadır. Burç Halife’yi tasarlama konusundaki ilhamının, Oz Büyücüsü’nü çocukken izlemekten geldiğini –ilhamının Zümrüt Şehir’in sonsuz düzlüklerin üzerinde yükselen parıldayan kuleler olduğunu- söylemiştir.

Böylece, kentsel distopyaları oluşturan bilim kurgu fikirleri, çağdaş kentlerin nasıl şekilleneceğine çok güçlü bir şekilde ilham kaynağı olmaktadırlar. Bir başka örnek, Shangay’daki Pudong bölgesinin tasarımları olabilir; burada, çok keskin bir Blade Runner-esk atmosferi hissi vardır. Blade Runner’ın kendisi, Ridley Scott’un oryantal şehircilik hakkındaki fikirleri ve kurgusal fütüristik Los Angeles’ta sokak hayatının nasıl olacağı yönündeki Uzak Doğu’da gördüğü kentlerden yola çıkan tahminleriyle şekillenmişti. Blade Runner’ın fikirleri de Çinli mimari seçkinlerinin kentsel fütürizm hakkındaki fikirlerini açıkça etkilemektedir.

Söz konusu kentsel distopyalar olduğunda, geleceğin geçmiş vizyonlarının şimdiyi oluşturduğunu görmek çok zor değildir. Körfez’deki bazı sanatçıların Dubai gibi kentlerde dolaşırken, kendilerini sanki hiper temiz bir Disney dünyasında geçen bir mekânda, 1950’lerde çizilen bir gelecek vizyonu içindeymiş gibi hissettiklerini söylemeleri şaşılacak bir şey değildir. Bu sanatçıların bazıları bunun gerçekten de büyük bir sürpriz olmadığını söylemektedirler. Çünkü bu kent manzaralarını şekillendiren seçkinler çocukluklarını Batı bilim kurgu çizgi romanları, distopik romanlar ve filmler tüketerek geçirdiler. Dolayısıyla geleceğe yönelik kent tasarımlarıyla alakalı hayal güçleri gerçekten maddi bir etkiye sahip olmaktadır.

Mimarimizde distopyaları taklit etmek isteğimizin birçok sebebi bulunmaktadır. Birçok insan Blade Runner gibi distopyaları sonsuz zorlayıcı bulmaktadır. Kentsel distopyalar sadece karanlık, iç karartıcı ve tamamen olumsuz görüşlerden oluşmamaktadırlar. Blade Runner’ın 80’lerin başında, kent planlamacılarının ve mimarların, Le Corbusier’in süper temiz, modernist hayallerinden uzaklaşmaya çalıştığı bir zamanda ortaya çıktığı hatırlanmalıdır. Bu planlamacıların arınık ve temiz mekanik kentler yaratmak gibi bir dertleri bulunmamaktaydı. 1980’lerin ortasındaki bir planlamacı, “Biliyorsunuz, Blade Runner hakkında bir şey söylemeliyim: Evet, cesur ve korkutucu ve gelecekteki bir toplum için inanılmaz derecede eşitsiz, ama gece hayatı muhteşem görünüyor” demiştir.

Bu bilim kurgu dikey distopyalarının birçoğu ile şu anki uygulama arasında gerçekten şaşırtıcı ve rahatsız edici bir benzerlik bulunmaktadır. Örneğin, seçkinlerin çatı katlarında oturduğu ve helikopterlerde ve iş jetlerinde uçtukları fakat inşa edilirken binlerce kişinin emeğinin sömürüldüğü ve hatta uğruna can verdikleri gökdelenlerin kent manzarası haline geldiği Körfez ülkeleri tam bir kentsel distopyadan fırlamış gibidir.

Seçkinler, mekânın ve emeğin sömürülmesine dayanan bu binaların inşa edilmesi süreciyle ortaya çıktıklarından, seçkinlerin, baskın oldukları bu bilim kurgu filmlerinde çekici bir şeyler bulmaları onlar açısından gayet anlaşılabilir bir durumdur. Bu kent manzaraları bir kez inşa edildiğinde, bir kez Şangay’daki olağanüstü Blade Runner tarzı bir kent inşa edildiğinde ya da inşa edilmesi sürdürüldüğünde, bir kez Dubai göklere kilitlendiğinde, geleceği temsil etmek için kullanılacak olan sonraki bilim kurgu filmleri bu yerlerde çekilmektedir. Bu kentlerde Michael Winterbottom’un “Code 46”sı gibi çok sayıda bilim kurgu filmi çekilmektedir. Daha sonra geleceğin örnekleri haline gelen bu kentlerin, fütüristik yerler olarak markalanmasına çok güçlü bir şekilde çalışılmaktadır. Bir kez gelecek için imaj haline geldiklerinde, onlardan kurtuluş da neredeyse imkânsız hale gelmektedir.

Tavuğun mu yumurtadan, yumurtanın mı tavuktan çıktığını sormak gibi bir durumla karşılaşılmaktadır, çünkü bazen bilim-kurgu kentsel mekâna ilham vermekte, bazen de kentsel mekânın kendisi bilim kurgu için ilham kaynağı olmaktadır. Bu karşılıklı durumun bariz bir başlangıç noktası bulunmamaktadır. Bu sorun, kozmogoni ve teoloji hakkında çok daha büyük sorulara geri dönmektedir. Kentlerin kökeninde bulunan tüm teolojik inançlar, yukarısının iyi, güçlü ve medeni, aşağısının ise cehennemvari ve aşağılık olduğunu söyleyen dikey imgelerden ilham almaktadır. İnsanlar ve Tanrı arasındaki ilişki bu şekilde hayal edilmiştir. Babil Kulesi, bu bilim kurgu hayal dünyalarının tümünde, özellikle de Babil Kulesi’ni inşa eden elitlerin tanrılar gibi fakat çökmekte olan yaşam tarzlarını sürdürerek gurur ve kibirleri yüzünden apaçık bir şekilde suçlu oldukları Metropolis’te, büyük bir rol oynamaktadır.  Metropolis’teki elitlerin yaşadıkları kuleye Babil Kulesi ismini vermeleri manidardır. Cesur Yeni Dünya’nın insan üretme fabrikasının da benzer özellikleri bulunmaktadır.

Bilim kurguların distopik kentlerimizde daha önce gerçekleşmiş olan kehanetlerden haberdarız. Henüz gerçekleşmemiş bazı kehanetler de bu roman ve filmlerin içinde gömülüdür. Bununla birlikte, bir anlamda, bilim kurgu büyüleyici olsa da, gerçek her zaman kurgudan daha gariptir. Faucault’nun panoptikonu etrafımızda yepyeni modelleriyle omniptik bir hale dönüşmektedir. Gözetim etrafındaki dönüşüm, gözetim ve pazarlamanın bireye nasıl tamamen uyarlandığını vurgulayan Azınlık Raporu’ndaki tahminlerin çoğu şimdiden görülebilmektedir. Alışveriş merkezindeki Tom Cruise’un kaçmakta olduğu sahnede tüm mağazaların kendisine bireysel pazarlama mesajları gönderdiği hatırlanacak olursa, şimdiki haliyle teknolojik iletişim aygıtlarımıza gelen reklamların gelecekte kimlik tanıma sistemlerinin ilerlemesiyle birlikte bizzat bireylere bire bir uygulanacağını kestirmek zor olmasa gerektir.

Halen Londra’da -önce reddedilmiş fakat daha sonra kanunen tanınmış olan- bulut bilişim mobil hizmetleri aracılığıyla bireyler hakkında veri madenciliği yapan ve onlara bireysel tüketim alışkanlıklarına uygun reklamlar sunan dijital çöp kutuları zaten bulunmaktadır. İnternette olanların temeli budur. Google arama motoruna yazdığınız bir ürünün sürekli reklam olarak karşınıza çıkması kesinlikle bir tesadüf değildir. Amazon’la, eBay’le ve diğer her şeyle, kişiselleştirilmiş pazarlamanın temelini oluşturan küresel bilgisayar ağları aracılığıyla dijital benliğinizi temel alan ürünlerle karşılaşmanız sağlanır. Böylece tüketim kültürüne katkınız konusunda küresel sermayenin gözü arkada kalmamaktadır.

Tamamıyla bilim kurgu bir toplumda yaşadığımız söylenemez, ama kentlerin kültürel teknolojilerinde bu tahminlere çok paralel olan olağanüstü hızlı dönüşümler olduğunu görmek zor olmasa gerektir.

Bununla birlikte, sonuçta bilim kurguların sunduğu distopik kentler bir durdurma işareti değildir. Bu masallar yeniliği durdurmamızı veya bugünkü olanlardan daha iyi bir fütüristik kent fikrinden vazgeçmeyi önermemekte, aksine verdiği ilhamlarla yarına şekil vermektedirler. Yine de kentsel distopyalar, kentlerimizi koruma fikrini canlı tutmak için önemli uyarılar içermektedir. Kent, savunmasız insanlarla doludur ve ihtiyaçları kentsel silueti şekillendirecek kadar güçlü endüstriler ve bireylerden gelmektedir. Kentsel distopyalardaki kentler sadece bir metafor değildir. Bu çok derin bir gerçektir ve unutmak, kentlerimizin tekrar başarısız olmasını izlemek demektir.

Turgay Ovalı, (1979, Düzce) 2002 yılında Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalında Araştırma Görevlisi. State Understanding in Classical and Modern Utopias (2013) ve Göç Yönetimi (2018) isimli iki araştırma kitabı vardır. Diyanet TV’de Kitap Okuyorum isimli programı 5 yıldır icra ediyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here