Ana Sayfa 2. Sayı Liberal Hegemonyamızın Tehlikeleri 

Liberal Hegemonyamızın Tehlikeleri 

Author

Date

Category

John Mearsheimer ‘The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities’ başlıklı son kitabında ilerlemeciliğin (progressivism) bugünün dış politikasını nasıl karmakarışık hale getirdiğini araştırıyor. (The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities, John J. Mearsheimer, Yale University Press, 328 pages)

Dış politikada realizmin önde gelen isimlerinden John J. Mearsheimer, anlaşmazlıklara yabancı birisi değildir. Chicago Üniversitesi profesörü ısı güdümlü bir füzeye yönelmiş gibi görünmektedir. Mearsheimer bir keresinde yazar Robert D. Kaplan’a Chicago’da hocalık yapmayı kısmen daha çok sevdiğini söylemişti. Çünkü Harvard’ın aksine, Chicago Üniversitesi hem “hükümet politikalarının marketi” hemde bir sonraki dönemde federal görevler için kaşınan bu yüzden de cesur ve gözü pek fikirleri dobra dobra söylemek ve onları geliştirmekten tereddüt eden insanlarla dolu değildi. Harvard’ın aksine Chicago, yerleşmiş geleneklere karşı çıkan, put kırıcı düşünceleri açıklamaya istekli “acayip kimseler” için oldukça misafirperver bir üniversitedir. Kaplan’ın söylediği gibi, Mearsheimer Chicago’da “popüler olmayan fikirleri….ortaya koyabilir ve bu fikirlerin sebep olduğu şamata ve curcunadan zevk alabilir”.

Mearsheimer, 2001’de realist dış politika üzerine yazdığı ‘The Tragedy of Great Power Politics’ adlı kitabının yayınlanmasından oldukça zevk aldı. Kitap beklenildiği gibi entelektüel bir tepki yarattı. Bunların bir kısmı 2010’da realist bakış açısını eleştiren ‘History and Neorealism’ başlıklı bir dizi makalede ifade edildi. Mearsheimer’a yöneltilen eleştirilerin bazıları, Kaplan’a göre oldukça sert ve dokunaklıydı.

Fakat bu yine de, Mearsheimer’ın Harvard Üniversitesindeki diğer bir put kırıcı realist olan Stephen M. Walt ile birlikte ABD-İsrail ilişkileri üzerine kaleme aldığı ve daha sonra ‘The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy’ başlığı ile kitap haline getirilen 2006 tarihli bir dergi makalesini Kaplan’ın “toplu kıyım” sözleri ile dile getirdiği düşünülünce daha önce söylenenler hafif kalıyordu. Bu makale, Birleşik Devletlerdeki İsrail yanlısı grupların Amerikan karar alıcıları İsrail’in tercih ettiği, fakat Amerikan çıkarlarına ters düşen politik kararlar almaya ittiğini iddia ediyordu.

Johns Hopkins profesörü Eliot A. Cohen, bu makaleyi sadece “beceriksiz, hatta kaçık” ve “bilimin acınası bir eseri” olarak nitelendirmek ile kalmadı aynı zamanda yazarları antisemitizm ile suçladı. Cohen, yazarların Amerikan Yahudileri’nin vatanseverliğinden şüphe etmekle kendiside dahil olmak üzere bütün yahudileri zan altında bıraktıklarını söyledi. Cristopher Hitchens’a göre bu tez küçük bir gerçeklik ihtimali ve şüphesi içermesi dışında tamamen yavan ve alelade bir tezdir. Kullanılan diğer ifadeler ise şunlardır: “yalancılık tarafından kirletildi”; “beceriksiz, tek nedene bağlı sosyal bilim”; “şaşırtıcı derecede aldatıcı” ve “zararlı”.

Eğer yıllardır bir dost olarak tanıdığım Mearsheimer, gerçekten de neden olduğu curcunadan zevk alıyorsa (ki kesinlikle öyle görünüyor), bundan sonra daha çok fazla zevk almaya devam edecektir. En son kitabı ‘The Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities’, Amerika’nın yönetim felsefesinin, progressive liberalizmin, kalbine isabet eden bir hançerdir. Kitabın ana iddiası şudur ki Amerika’nın Soğuk Savaş’ın sonunda dünyadaki tek süper güç olarak kaldığı günden beri progressive liberalizm ABD’nin dış politikasını altüst etmiştir. Mearsheimer’a göre sorunun özü Amerika’nın Soğuk Savaş sonrası dünyayı kendi hayal ettiği biçime sokmak istemesiydi. Bu politikaların öngörülebilir sonuçları ise, karmaşa, kan dökülmesi, Orta Doğu ve Avrupa’yı kuşatan zorlu bir mülteci krizi, büyük güçler arasındaki gerginliğin artması, içeride sivil özgürlüklerin kısıtlanması ve genel olarak ise “başarısızlığın berbat bir kaydı” olmuştur.

Ve yine de, bu politikaya sıkı sıkıya bağlı olan ve onun temel felsefesine samimi bir şekilde inananlarının azmiyle, hiçbir başarısızlık durumu, ülkenin liderleri arasında liberal hegemonyaya karşı olan tutkuyu köreltebilecek gibi görünmemektedir. Mearsheimer, “Bir haçlı bir dürtüsü, liberal demokrasilere ve özelliklede onların elitlerine derinden bağlıdır” diyor.

Ülkelerin elitleri bu düşüncesizce hedefleri nadir bir tarihi gelişmeden dolayı sahiplenebilirler. Amerikalı elitlerin bunu sahiplenmesinin nedeni, Soğuk Savaş sonrası Amerika’nın tek kutup olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Amerika bugünlerde varlığına veya küresel duruşunu meydan okuyabilecek tek bir rakibin bile bulunmamasının rahatlığının tadını çıkarmaktadır. Bu yüzden de Amerikan yönetim felsefesini tüm dünyaya yaymak için sahip olduğu bitmek tükenmek bilmeyen dürtüleri yerine getirebilecek gücü kendisinde bulabilmektedir. Fakat çok kutuplu dünyanın ya da özellikle iki kutuplu dünyanın daha normal zamanlarında Amerika’nın böyle bir lüks olamazdı. Çünkü tek kutuplu dünyanın dışında her zaman olduğu gibi hayatta kalmanın gereklilikleri oyuna girecek ve liberal müdahalecilik azledilip yerine iktidar ilişkileri ile daha uyumlu bir dış politika getirilecektir. Gerçekçilik ve milliyetçilik, bugünün haçlı zihniyetini destekleyecektir.

Mearsheimer’ın buradaki realizm araştırması, bu belirli ‘izm’in özenli bir incelemesinin yapıldığı ‘The Tragedy of Great Power Politics’ i okuyanlara tanıdık gelecektir. Bu kitapta, Mearsheimer temel gerçekliğin ulusların diğer uluslar ile ilişkilere yönlendirdiğini söylemektedir. Birincisi, dünya “anarşik” dir, yani bir ulusun tehdit edilmesi durumunda onu koruyabilecek bir merkezi otorite veya gece bekçisi bulunmamaktadır. Bu nedenle, uluslar, yakın ya da muhtemel olan herhangi bir tehlikeden korunmak için kendilerine güvenmelidir (self-help). “Niyetinlerin belirsizliği” olarak adlandırılan ulusların hakiki ya da potansiyel düşmanlarının planlarının ve emellerinin tam olarak bilinmemesi durumu düşünüldüğünde,  sistem uluslara hayatta kalma dürtülerinden dolayı, algılamalarına göre—potansiyel rakiplerinin askeri yeteneklerine göre— kendi güçlerini; en üst düzeye çıkarmak için ellerinden geleni yapmalarını şart koşar.  Ulusların güç vasıtasıyla sonu gelmeyen kendilerini koruma arayışları büyük güç siyasetinin ‘trajedisi’dir.

Başka bir deyişle, bu uluslar arasındaki iktidar hiyerarşisi ile alakalıdır. İstikrar, bir güç dengesinden kaynaklanır ve büyük uluslar, kilit stratejik konumlarda güç dengesini sürdürebilmek için tasarlanan diplomatik eylemleri teşvik etmelidir.

‘The Great Delusion’ da yeni olan şey Mearsheimer’ın milliyetçilik ve liberalizm ve bu ikisinin realizm ile olan ilişkilerine odaklanmasıdır. Bu üç “izm” i birlikte incelemesi kendi yazdığı şekliyle Mearsheimer’a şu çıkarımı yapmasını sağlamıştır: “1989’dan beri ABD’nin dış politikasının başarısızlığını açıklamak için bu üçlü ideal bir şablon sağlamaktadır.” Mearsheimer, ihtiyatlı, kuvvetli ve duygulardan arınmış düz yazıları ile olduğu kadar karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş olan sağlam argümanları bir düzen içerisinde anlatma yeteneği ile de tanınıyor. Mearsheimer bu kitapta, esaslı bir biçimde, Aristo mantığının tartışma kalesini inşa ediyor.

Onun üçlemesinin içinde bir çelişki var: her ne kadar progressive liberalizm ülkenin dış politikası da olmak üzere Amerikan siyasetini domine etsede, realizm ve milliyetçilik en nihayetinde daha güçlü fikirlerdir. Örneğin, Mearsheimer liberalizm ve milliyetçiliğin herhangi bir yönetimde bir arada var olabileceğini belirtirken, “fakat bunların çatışması durumunda, milliyetçilik neredeyse her zaman kazanır” diye de eklemektedir. Mearsheimer aynı zamanda “liberalizm ve realizmin birbiri ile uzlaşamadığını’’ söylüyor.

Mearsheimer liberalizm kelimesini kullandığında kastettiği şey klasik Lockçu bireysel haklara bağlılık, hukukun üstünlüğü, piyasa ekonomisi ve özel mülkiyetin önemidir. Mearsheimer, kendi deyişi ile modus vivendi liberalizm ve progressive liberalizm arasında bir ayrım çiziyor. Her ikisi de, klasik bireysel haklar kavramını desteklemektedir, fakat modus vivendi liberalleri hakları bireysel haklar bakımından daha dar algılamaktadırlar (bu bazen olumsuz haklar olarak da adlandırılmaktadır). Bu öncelikli olarak hükümet müdahalesi korkusu olmadan hareket etme özgürlüğü anlamına gelir. Örnek verecek olursak konuşma özgürlüğü, din özgürlüğü ve mülk edinme hakkı. Diğer yandan progressive olanlar, pozitif hakları (örneğin fırsat eşitliği) savunmanın ötesine geçerler ve bu da aktif hükümet müdahalesi gerektirir.

Ayrıca, modus vivendi liberalleri, hükümetin sosyal mühendisliğinin etkililiğine ve potansiyel başarısına kuşkuyla bakmaktadırlar. Buna karşın progressive liberaller, yalnızca bireysel hakları yükselten değil, aynı zamanda geniş kapsamlı sosyal mühendislik programlarını sürdüren hükümet müdahaleciliğine karşı büyük bir inanç beslemektedirler.

Amerikan tarihi açısından, progressive liberaller Alexander Hamilton, Henry Clay ve son zamanlarda Franklin Roosevelt ve Lyndon Johnson’ın politik mirasçılarıdır. Modus vivendi liberalleri politik köklerini Thomas Jefferson, Andrew Jackson ve daha yakın zamanlarda Ronald Reagan’da bulurlar.

Mearsheimer progressive liberalizmin modus vivendi liberalizme karşı zafer kazandığını dair şüphe olmadığını söylüyor ve şöyle diyor: “Modern dünyada yaşamın karmaşıklığı ve talepler devletlere, pozitif hakların desteklenmesi de dahil olmak üzere sosyal mühendisliğe derinden bağlı olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.” Bu yüzden, bugünlerde siyasal liberalizm büyük ölçüde progressivedir (bu süreçle birlikte modus vivendi insanları progressivelerin gücünü köreltmek için yapabilecekleri şeyleri azalttılar.) Mearsheimer, “ülkelerin içerisinde, liberalizmin iyilik için gerçek bir güç olduğuna inanıyorum” demektedir. Fakat bu düşünce bir milletin uluslararası ilişkilerine egemen olduğu zaman, kaçınılmaz olarak felakete neden olmaktadır.

Bu ikilik, ilginç bir soru ortaya çıkarmaktadır: Bir felsefe nasıl olurda güçlü bir ulusun iç politikasına yön verirken  haklı, fakat aynı milletin dış politikasına uygulandığında oldukça yanlış ve yıkıcı olabilir? Herhangi bir felsefe, bir alanda temelden kusurlu olurken, başka bir alana tamamen uygun olabilir mi? Muhtemelen buna Mearsheimer’ın insan doğasını siyasetin temel bir unsuru olarak gördüğü kendisine ait isabetli ve parlak çalışmadan bir cevap bulunabilir. Progressive liberaller, insan doğasını el üstünde tuttukları sosyal mühendislik ile şekillendirilebilir ve değiştirilebilir olduğuna indirgeme eğilimindedir. Fakat Mearsheimer aynı fikirde değildir ve “insan doğasıyla daha uyumlu olan herhangi bir izm gerçek dünyaya daha fazla uyumlu olacaktır” diye yazmıştır. Mearsheimer progressive liberalizmin insan doğasıyla neredeyse hiç uyuşmadığına inanmaktadır.

Mearsheimer, insan doğası hakkında “iki basit varsayım” ı doğru olarak kabul etmektedir. Birincisi, insanın akıl yürütme kabiliyetinin sınırlı olmasıdır ki bu özellikle de varoluşun temel sorunlarının üstesinden gelmek söz konusu olduğunda böyledir. Aydınlanma düşünürleri, insanların kendi mükemmeliyetlerine giden yolu bulmaya çalıştıkça, en üst cevaplar için akıl yürütebildiklerini müjdelediler. İlerleme Düşüncesi denilen bu fikir, Fransız felsefelerinin 18. yüzyıl Fransız filozoflarını izleyen Batı düşüncesi içerisinde çok güçlüdür. Fakat Mearsheimer bu düşünceyi reddetmektedir. ‘‘Akıl dünyayı yönetmiyor’’ diyor ve ekliyor:  “Eleştirel yetilerinin ahlaki gerçeği bulmalarına yardımcı olabileceğini düşünen insanlar kendilerini kandırıyorlar.”

Birincisi ile alakalı olan ikinci varsayım ise, “özümüzde sosyal hayvanlar olduğumuz” dur. Temel prensiplerin hiçbir mantıksal açıklaması olmayacağı düşünüldüğünde, bu temel ve çoğu zamanda duygusal olan konularda her zaman anlaşmazlıklar olacaktır. Bu kaçınılmaz olarak şiddete yönelik beklentileri artırıyor. Korunma için insanlık kendisini çok sayıda sosyal gruba ayırmalıdır ve tüm insan gruplarının en temelini ulustur. Mearsheimer şöyle yazıyor: “ailenin muhtemel istisnasıyla,“ ulusa olan bağlılık genellikle bir bireyin kimliğinin diğer tüm biçimlerinin etkisini geçersiz kılar.”

Ve bu da Mearsheimer’ın sosyal grupların ve özellikle de ulusların özüne dair görüşlerinin kaynağıdır. Mearsheimer Ulus olmanın altı temel özelliğini şöyle tanımlar:

1) güçlü bir birlik ve beraberlik duygusu,

2) belirli bir kültür; dil, ritüeller, kodlar, müzik, din, temel politik, sosyal değerler ve tarihin belirli bir anlayışını içerir,

3) üstünlük duygusu ulusal gurura öncülük eder,

4)  genellikle tarihsel gerçeklerin yerini alan mitler ile kendi tarihine derin bir anlam yükleme,

5) kutsal topraklar ve kutsal vatan olduğuna inanılan toprakları korumak için hissedilen mecburiyet,

6) derin bir egemenlik duygusu ve ulusal karar alma mekanizmalarının dış güçlerden korunasına yönelik kararlılık,

Bu özellikler tüm ulus-devletlerde bulunur ve ulus devletler dünyanın neredeyse tüm halklarının yaşadığı yerlerdir. Dolayısıyla, bu insan dürtüleri göz ardı edilemez veya geçiştirilemez. Fakat yine de liberalizm (burada ve bundan sonra, liberalizmi ülkenin egemen ideolojisi olan progressive liberalizmi ifade etmek için kullanacaktır) milliyetçiliğin büyük ölçüde insan doğasından yayılan bu temel özelliklerinin birçoğuna savaş ilan etti. Çünkü liberalizm, kesin olmayan köklerin iki temel doktrinini benimsedi: birincisi, insanlık, sosyal hayvanlardan oluşan değil, “atomik aktörler” den oluşan bireyci türlerdir; ve ikincisi, haklar herkes için eşit olup, devredilemez ve evrenseldir. Mearsheimer şöyle açıklıyor: “Haklar için bu kaygı, hakların evrenselciliğinin temelidir – gezegendeki herkes aynı doğal haklara sahiptir – ve liberal devletleri iddialı dış politikalar izlemeye motive eden şey budur.”

Bu evrenselci ideoloji her zaman oradaydı, liberal bilinçte gizleniyordu. Yakın zamana kadar Woodrow Wilson’ın insani yardım müdahaleciliğinde en belirgin şekilde görülüyordu – dolayısıyla “Wilsonizm” evrensel olarak anlaşılan bir terimdi. Biyograflarından bir tanesi olan August Heckscher, Wilson’ın Amerika’nın her yerdeki bütün insanların haklarına olan bağlılığı ile eşit bir şekilde derin bir ulusal “onur” duygusunu barındırdığını belirtiyor ve “Amerikan halkının temel ilgisi ile tanımlanması şart değil….belirsiz bir kavramdı.” diye de ekliyor. Gerçekten de Wilson, Amerikan gücünü insanlık namına yayma fikrinden zevk alırken, bunu ABD çıkarları için kullanma fikri Wilson’u etkileyemedi. Wilson Amerika’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokarken, “bu savaşta istediğimiz şey kendimize özgü bir şey değildir” diye böbürlendi.

Wilsoncu dürtü 20. yüzyılın büyük bir bölümünde realizmin ve milliyetçiliğin ideolojik gücünün zorunlulukları tarafından kontrol altında tutuldu. Fakat bu süreç, Amerika’nın tartışmasız küresel hegemon olarak ortaya çıktığı Soğuk Savaşın sona ermesiyle sona erdi. Kaçınılmaz sonuç liberal hegemonyanın yükselişiydi. İlginç olan şey ise çileden çıkarıcı bir şekilde sahneye çıkması ile neredeyse bir anda Amerikan dış politikasını domine etmesi ve kendisine sorun çıkartan karşı argümanların kökünü kazıyacağı bir şekilde konumlandırmasıdır. Wilson vasıtasıyla, bu evrenselci ideoloji dış politika liberallerine çoğu kez kendilerinin iyiliğin ve kötülüğün anıtsal mücadelesine giriştiklerini hissettirmelerini sağlayan güçlü bir cazibe sunar.

Sonuç, Amerika Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yedi savaşa girmiştir ve 11 Eylül’den sonraki aydan bu yana sürekli savaşın içerisindedir. Mearsheimer’ın yazdığı gibi, “Dünya sahnesinde bir kez serbest bırakıldığında, liberal tek kutup kısa sürede savaşa bağımlı hale gelir.”

Aynı zamanda rejim değişikliği kavramına da bağımlı hale gelir. Çünkü bu halkları yaygın hak ihlallerinden kurtarmanın tek yolu olarak algılanır.

Bill Clinton 1993 yılında başkanlığının başından beri liberal hegemonyayı benimsedi. Liberal hegemonyayı benimsemesi Bosna ve Sırbistan’da onu insani dürtü tarafından büyük ölçüde motive edilen askeri eylemlere giriştirdi. George W. Bush, 11 Eylül’den sonra Irak ve Afganistan’ı işgal etmesi ve “değer verdiğimiz özgürlük…sadece bizim için değildir, tüm insanlığın hakkı ve görevidir” retoriği ile bu süreci yeni seviyelere taşıdı. Mearsheimer Barack Obama’nın “Washington’ın taktik tahtasının kendisinin dediği gibi “derinden kusurlu” olduğunu anladığı için görevden ayrıldığını ileri sürdü, ancak ondan uzakta duramıyordu. Mearsheimer “Obama tam olarak dış politikadaki kurulu düzen ile uyuşamıyordu” diye yazıyor.

Mearsheimer’ın ‘The Tragedy of Great Power Politics’ te Amerika’nın Rusya’ya yönelik saldırgan politikaları ile ilgili yaptığı açıklamaları özellikle çarpıcıdır. Mearsheimer, tehdit altındaki bir Batı’ya karşı Rus saldırganlığının geleneksel liberal görünümünü belirledikten sonra, “bu bakış yanlıştır” diyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı müttefikleri, bu “krizin başlıca sorumlularıdır” diye de ekliyor. Mearsheimer NATO genişlemesinin, Doğu Avrupayı hareket ettirdiğini ve “Ukrayna dahil bütün Doğu Avrupa’yı Rusya’nın yörüngesinden çıkartıp Batı’ya entegre etme’’ stratejisinin ‘bu sorunun ana kaynağı’’ olduğunu belirtmektedir.

Amerika dış politikasını liberalizmden uzaklaştırıp, gerçekçiliğe dayalı bir yaklaşım geliştirebilir mi? Günümüzün tek kutuplu dünyasının sonu, liberal hegemonyayı hızlıca baş aşağı edecektir. Ancak bunun muhtemel olan tek ihtimali, kötü sonuçlar doğuracak ve bu ülke ile tehlikeli bir karşılaşmayı zorunlu kılacak olan yükselen Çin tehdididir. Mearsheimer, eğer Çin ekonomik olarak sarsılması ve bunun sonucunda Asya hegemonyasının peşinden gitmeyi terk etmeye zorlanması durumunda, Amerika’nın realizmi benimsemesinin çok küçük bir ihtimal olduğunu söylemektedir.  Dış politikanın yerleşikleri liberal hegemonyaya aşırı derecede bağlıdır ve bu dış politikayı hazırlayan zirvedekilerin içinde de kemikleşmiştir.

Mearsheimer, Donald Trump’ın 2016 seçimlerinin liberal hegemonyanın “savunmasız” olduğunu gösterdiğine inanıyor. Ne de olsa New Yorklu milyarder, liberal müdahaleciliğin her yönüne, özellikle de dünya çapında demokrasinin yayılması hedefine meydan okuyordu. Ancak, Mearsheimer “dış politika elitlerinin selefi Obama’yı evcilleştirdikleri gibi Trump’ı da evcilleştireceğini” düşünüyor. Trump’ın İran’a yönelik kavgacı yaklaşımı kampanya söylemlerinde olduğunun aksine dış politikasını herhangi bir özel tutarlılıkla yönetmeyeceğini gösteriyor. Fakat Mearsheimer, muhtemelen sürekli başarısızlığın hegemon liberallerin üstünlüğünü baltalayacağı kanısındadır.

Bu arada, dış politika başarısızlıklarının nedeni olan progressive elitlerin Amerikan iç politikasına hakim olmaları için birkaç düşünceleri olabilir. Mearsheimer’ın kınadığı hegemonik dış politikaya katkıda bulunan aynı liberal dürtülerin birçoğu Amerikanın temellerini de zayıflatmıştır. İnsan deneyimi hakkında da aynı hatalı düşünceyi takip edebilirler.

Mearsheimer’ın altı milliyetçilik özelliğini göz önünde bulunduralım. Birincisi kültür. Mearsheimer ‘‘Kültür’’ için, “…bir toplumu bir arada tutmaya yardımcı olan bir tutkal” diyor. Fakat ülkenin progressive liberalleri yıllardır Amerikan kültürüne saldırıyorlar. Pek çoğu bunu, ülkenin kültürel kimliğinin ayağını liberal öğretiler ile kaydırıp yerine geçecek olan “sivil milliyetçilik” sancağı altında yapıyor. Mearsheimer, “Sivil milliyetçilik yararlı bir kavram değil…. Bir ulusun çok yönlü bir kültürü olmadan etkili bir şekilde işlev görmesi neredeyse imkansızdır” diyor. Ancak,  ilerici liberallerin ulusal kültüre saldırıları, ulusu oluşturan bireylerin arasını açtı.

Ya da Mearsheimer’ın “kutsal toprak” üzerindeki vurgusunu göz önünde bulunduralım. Mearsheimer’ın da belirttiği gibi, günümüzün progressive liberalleri, özellikle seçkinler, ülkenin sınırlarını zerre kadar bile önemsemiyorlar. Mearsheimer “liberal hikayede”, “devlet sınırları yumuşak ve geçirgen, çünkü haklar bu sınırları aşıyor” diye yazıyor. Zira egemenlik diye birşey var ve Mearsheimer, “liberalizmin egemenliği zayıflattığını” söylüyor. Öncelikle, Amerika’nın insani hedefler adına diğer ülkeleri işgal etme konusundaki tutkusu hakkında konuşan Mearsheimer, ilerici liberallerin göçmenlik konusunda ki kaygısız tutumlarında da görüldüğü gibi, Amerika’nın egemenliğini pek fazla umursamadıklarını söylüyor. Geçirgen sınırlar için çaba harcamak Amerikan egemenliğine saygı göstermemektir. Listeye Mearsheimer’ın ortak tarih anlayışını da ekleyebiliriz. Bu anlayış bir zamanlar kutsal Amerikan hikayesi olarak düşünülen şeyi söküp atmaya meyyal olan progressive liberaller tarafından acımasızca saldırı altındadır.

Bunlar ve bununla ilgili diğer meseleler Amerika’yı parçalara ayırıyor. Bu meseleler Amerika’yı küresel çapta liberal hegemonyayı yaymaya iten aynı progressive liberaller tarafından politik cadı kazanı içine sokuluyor. Gerçekten de, Amerikan egemenliğini altını oyan serbest ticaret ve uluslarüstü kurumlar için yapılan progressive liberal baskılar ve buna ek olarakta bu iç ve dış politikadaki yukarıda bahsedilen meselelerin Trump’ın başkanlık seçimlerine önemli ölçüde katkıda bulundukları inkar edilemez.

Her ne kadar Mearsheimer Amerikan elitlerini ayrıntılı olarak tartışmasa da, genel kamuoyu isteklerinden ve duyarlılıklarından çok farklı istekler ve duygular içerisinde olan elitlere ve egemen çevrelere dair düşüncesine dair çeşitli referansları argümanına serpiştiriyor. Mearsheimer “liberal hegemonyanın önemli ölçüde elit güdümlü bir politika olduğunu not etmek önemlidir” diyor. Başka bir pasajda ise, Amerika’nın dış politika elitlerinin “kozmopolit” olma eğiliminde olduğunu belirtiyor. Fakat bu demek değildir ki bu elitlerin çoğu Samuel Huntington’ın “ulusal sadakata çok az ihtiyacı olan” ve “ulusal sınırları memnuniyet verici bir şekilde ortadan kaybolan engeller olarak” gören Davos insanlarının birer taklididir. Fakat, Mearsheimer şunuda ekliyor: “Bazıları buna çokta uzak değiller.”

Evet, bunlar Amerika’yı insani hegemonya izlemesi için yönlendiren ilerici liberal seçkinler ve Mearsheimer’ın kitabı onlara keskin bir zeka ile sesleniyor. Fakat aynı zamanda bu elitler Amerikan hükümeti üzerinden önemli iç meselelerde takozlar koyuyorlar. Bu da bizim siyasetimizi zehirliyor ve Amerika’nın tanımı ve anlamı üzerinde süregelen bir krizi besliyorlar. Bu seçkinlerin dış politikadaki düşüncesiz tavırlarını değerlendiren Mearsheimer’ın haşin eleştirisi, diğer sivil alanlarda da yıkıcı olan bu budalalığın daha geniş eleştirisi için sağlam bir temel sağlayabilir.

Bu yazı uzun zamandan beri Washington D.C.’de gazetecilik ve yayın yönetmenliğini yapan ve ‘President McKinley: Architect of the American Century’ adlı kitabın yazarı Robert W. Merry tarafından ‘The American Conservative’ için kaleme alınmıştır. 24 Ekim 2018’de yayınlanan yazı  ‘The American Conservative’ in izni ile Ebuzer Demirci tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments