Ana Sayfa 2. Sayı Meşrutiyet Döneminde Yunus Nadi ve İttihat Terakki - Kısa Bir Değerlendirme

Meşrutiyet Döneminde Yunus Nadi ve İttihat Terakki – Kısa Bir Değerlendirme

Author

Date

Category

20. yüzyılın başları. Malumat dergisinde yirmili yaşlarında bir yazar: Hukuk Mektebi öğrencisi Yunus Nadi. Malumat dergisinden alınarak karakola, karakoldan Hapishane-i Umumiye, hapishaneden Midilli Kalesine, oradan da 1904 yılı sonunda memleketi Fethiye’ye sürgüne gönderilen Yunus Nadi. Arşiv belgelerinden anlaşıldığına göre Midilli’de parasızlık ve sefalet çeken[1] Yunus Nadi. Hukuk Mektebinde öğrenci iken aralarına karışıp örgütlenme çağrısı yapan ajanın kafasına iskemle geçirecek ve Abdülhamit’i dinamitle havaya uçurmanın hayallerini kuracak[2] kadar deli öfkeli, Hapishane-i Umumi’de bir yandan bitleriyle uğraşırken diğer yandan “düşman Abdülhamit”li marşlar söyleyecek[3] kadar bilenmiş bir muhalif. Böyle birinin, yirmili yaşları boşa geçen ve ancak Meşrutiyet ortamında İstanbul’a dönebilen birinin İttihatçı olması ve İttihatçılığa yar gibi sarılması normal bir durum. Fakat elbette mahpuslukla ve sürgünle geçen yılların öğrettiği bir şeyler olmalı. Hiç değilse, ideallerinin, özlemlerinin gerçeğe dönüşmeye başladığı ilk anda baskın düşüncenin tersine gitmemeyi öğrenmiştir. Daha sonraki dönemlerde her ne kadar o günlerde imparatorluk unsurlarının Meşrutiyet idaresinde bütünleşeceğine çok da inanmadığını söylese de[4]; kalebent ve sürgün geçen yılların ardından yedi yıl sonra İstanbul’a döndüğünde baskın olan düşüncenin, Osmanlıcılığın arkasında saf tutmuştur. Düşünceleri, İTF önderleri yurt dışına çıkana dek İTF ile paralel bir yol izlemiş, -istisnalar haricinde- İTF’nin politik tercihleriyle eş zamanlı dönüşmüştür. (Bu arada İTF’ye İstanbul’a dönüşünden, yani Meşrutiyet’ten sonra üye olduğu ve başından sonuna dek Talatçı bir çizgide durduğu da belirtilmelidir). Osmanlıcılık ideali imparatorluk unsurlarının olumlu ya da olumsuz tepkilerine göre biçimlenecektir. Yunus Nadi’nin her şey olup bittikten sonra çok da inanmadığını söylemesinin kıymeti yoktur fakat bunu bir öngörü sayarsak öngörüsünün tuttuğu belirtilebilir. Osmanlıcılık unsurların desteğine mazhar olamamış ve daha yolun başında sarsıntıya uğramıştır. Ortaklaşa kazanılan zaferin ardından -daha doğru ifadeyle çıkar birlikteliğine ihtiyaç durulmadığı andan itibaren- Jön Türklerin Osmanlıcılığı ile anasırın Osmanlıcılığı farklılaşmış, birbirine uzaktan bakar hale gelmiştir. (Türk aydınlarının istibdat karşıtlığı ile azınlıkların ulusçuluk davalarının ortaklaşması gibi “tuhaf” bir durumun ortaya çıktığını söyleyen Berkes’e[5] katılmamak elde değil). Ulusçu kaynaşmalar İttihatçı aydını yeni bir yön aramaya itmiş, Osmanlıcılık ideali zihinlerde sessiz, imparatorluk yaşamında patırtıyla çökerken, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi aydınların öncülüğünde idealize edilen, geliştirilen Türkçülük düşüncesi güç kazanmıştır.

Araya bir parantez açarak Yunus Nadi’nin 31 Mart’tan hemen sonra yazdığı kitaba değinmekte yarar olabilir. 1909’da yayınlanan kitabın ismi: İhtilal ve İnkılab-ı Osmani (31 Mart – 14 Nisan 1325)’dir.[6] Yani 31 Mart ile başlayıp Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ile son bulmaktadır. Eserin önemli yanı yazarın vakanüvis gibi olay not etmesi ya da çokça belge kullanması değil Abdülhamit ve Meşrutiyet üzerine söyledikleridir. Özet geçecek olursak Nadi kitapta şu beş tezi savunmuştur:

  1. 31 Mart Olayı İttihatçı karşıtı bir kalkışma gibi görünmekle birlikte gerçekte istibdada dönmek isteyenler tarafından kurgulanan ve kışkırtılan bir tezgah, bir irtica hareketidir.
  2. 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı lüzumsuzca çıkarılmış ve kasten mağlubiyetle sonuçlandırılmıştır. Böylece Abdülhamit Meclis’i kapatmak ve Mithat Paşa’yı sürgüne göndermek için yeterli gerekçeye sahip olmuştur.

III. 31 Mart’ın başlangıcında Abdülhamit’in herhangi bir rolünün olup olmadığı net değilse de olaylar esnasındaki tutumu bir şekilde hiç değilse sonradan müdahil olduğunu göstermiştir.

  1. Hasan Fehmi cinayetini İttihatçılar değil İttihatçıları eleştirmenin cana mal olacağı algısını yaratmak isteyenler işlemiştir.
  2. Asar-ı Tevfik Zırhlısı Süvarisi Ali Kabuli Bey Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’nın penceresinden işaret vermesi üzerine öldürülmüştür. Bu da Yıldız’ın olaylara dahil olduğu şüphesini kuvvetlendirmektedir.

Yunus Nadi’nin İttihatçılığını, politik reflekslerini, düşünsel tercihlerini değerlendirirken bu kitap akılda tutulmalıdır.

Kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra Tasvir-i Efkar’da yazmaya başlayan (3 Haziran 1909) Yunus Nadi, yaklaşık bir buçuk yıl sonra da İTF’nin Selanik’teki yayın organı Rumeli gazetesinin Umur-ı Tahririye Müdürü olmuş (30 Kasım 1910) ve iki yıla yakın süre Selanik’te kalmıştır. Mustafa Kemal[7], Ziya Gökalp[8] ve Zekeriya Sertel[9] ile bu dönemde tanışmıştır. (Bu arada Yunus Nadi’nin 4 Nisan 1911’de bir konferans esnasında, örgüt içi hizip mücadeleleri nedeniyle darp edildiğini ve karakola götürüldüğünü hatırlatmak gerekir).[10] 1912’de İstanbul’a döndüğünde hem Aydın Mebusu hem de yeniden yayınlanmaya başlayan Tasvir-i Efkar’ın başyazarıdır.

İstanbul ve İstanbul’daki arkadaşları şüphesiz ki bıraktığı gibi değildir. Trablusgarp Savaşı kaybedilmiş, Rodos İtalyan işgaline uğramış, iktidar çekişmesi alıp başını gitmiş, patlamak üzere olan Balkan Savaşı için seferberlik ilan edilmiştir. Bu ortamda, kendisinin gazeteden ayrılmasından kısa süre sonra 6 Nisan 1911’de kapanan Tasvir-i Efkar’ı yeniden çıkarmak üzere Ebüzziya Tevfik’le çalışmaya başlamıştır. Yazdığı ilk yazıda yaptığı ilk iş savaş çağrısında bulunmak olmuştur.[11] Savaş gürültüsünün Çatalca’ya ulaştığı anlarda dahi sorunun savaşla çözüleceği konusundaki direncini sürdürmüştür. Bu ve benzeri dirençlerinin bedelini ise gazete, kapatılma cezaları ile ödemiştir. Konuyu daha çok düşünce ekseninde incelemek istediğimiz için meselenin siyasi kısmını son bir şey söyledikten sonra kapatacağız. Zekeriya Sertel anılarında, Yunus Nadi’nin ordu Edirne’ye yürümeden evvel Talat Paşa’dan kamuoyunu hazırlama talimatı aldığını yazmıştır.[12] Bu, Yunus Nadi’nin İttihatçılığını, İTF içerisinde durduğu yeri, zaman zaman üstlendiği misyonları ve gücünü anlamak açısından akılda tutulmalıdır.

Meşrutiyet öncesinde muhaliflerin ortak düşmanı bellidir. Bu nedenle fikir ayrılıkları ötelenmiş, öncelik mücadeleye verilmiştir. Zaferden sonra ise hem ortada sahip olunabilecek bir iktidar gücünün bulunması hem de imparatorluğun günden güne çözülmesi ortaklığın bozulmasını kaçınılmaz kılmıştır. Bu ortamda düşünsel olarak İTF’ye yaslanan aydınlar genelde fırkanın güncel siyasetteki reflekslerine göre konumlanmışlar ve Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük düşüncelerinin üçünü de, yer yer birden fazlasını yan yana getirerek ve hatta yer yer kendi aralarında farklı çizgilere, cephelere düşerek denemişlerdir. Yani o dönemin İttihatçı aydını bazen Osmanlıcı ve Batıcı, bazen İslamcı ve Türkçü, bazen Türkçü ve Batıcı, bazen yalnızca Türkçü, bazen de yalnızca İslamcıdır. Fakat Balkan Savaşı ciddi bir kırılma yaratmış, Osmanlıcılık İttihatçı aydının gözünde hemen hemen bitmiştir. Meşrutiyet’in ilk anında var olan “imparatorluk yanılsaması[13] hem aydınların “milliyetçiliğe geç uyanmaları”[14] gibi olumsuz bir sonuca hem de milliyetçiliğin dünyadaki diğer örneklerinden farklı olarak sert ve kavmi elbiseden uzak durması gibi olumlu bir sonuca yol açmıştır. Bu durumun nedenlerinden biri İslam’dır. İmparatorluk bünyesindeki Müslüman toplumların imparatorluğu bağlılıklarını sürdürmek adına İslam, aydının kafasındaki milliyetçiliğin temeline kolayca sızmış ve söylemler yalnız Türklük üzerinde değil dini temayüller taşıyan bir Türklük üzerinde yoğunlaşmıştır. Balkan Savaşı’ndan sonra Türk unsurun giderek gerileyen konumunu fark eden Yunus Nadi’nin Birinci Dünya Savaşı başlarında kısa süreliğine yöneldiği İslamcılık dışarıda tutulursa (ki o dönemde de milliyetçi eğilimleri sürmüştür), Dünya Savaşı’nın sonlarına dek yazılarında milliyetçiliğin etkisi hissedilmiştir. Meseleyi 1913’ten başlayarak biraz deşmekte yarar olabilir.

1913’te teoride Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi düşünürler, pratikte -ya da başka bir ifadeyle kamuoyu oluşturmada- ise Yunus Nadi ve Hüseyin Cahit gibi kalemşorlar ön plandadır. O günlerde Yunus Nadi Tanzimat karşıtı, Türkçü ve İslamcı, Batılılaşmaya olumlu bakmakla birlikte Batı’ya karşı mesafeli bir çizgidedir. Batılılaşma konusunda Japonya örneğine atıf yapması[15] önemlidir. İmparatorluğun geldiği nokta konusunda Tanzimat, Tanzimatçılık ve Tanzimatçılar onun günah keçileridir. Bu dönemde Tasvir-i Efkar’da yazdığı bir makale -Tanzimatçılığın İflası-[16] Türk Yurdu ve İctihad dergilerine de yansımış, Türk Yurdu tarafından onaylanmış, İctihad tarafından eleştirilmiştir.[17] Nadi makalede, yaşanan felaketleri Tanzimat’ın idare anlayışının yarattığını yazmış; her şeyi Batı’dan alan Tanzimat reformculuğunun Doğu’yu ihmal ettiğini ve taklitçilik yaptığını söylemiş; millet oluşturmadan millet gelişiminden söz edilemeyeceğini, millet oluşturmak içinse yalnız eğitime değil din ve millet esasları”na da yaslanmak gerektiğini savunmuş; “milliyet meselesini” düşünmeyen Tanzimatçıların, kendi milli özelliklerinden habersiz fertler yarattığını iddia etmiştir. Nadi’ye yanıt İctihad dergisinde, Darülmuallimin Müdürü Satı’dan gelmiştir. Satı özetle, Tanzimat’ın zorunlu olduğunu; Batı’nın bile isteye taklit edilmediğini, tam tersine “hücum ve istilaya” maruz kaldıklarını; esas dertlerinin devleti kurtarmak olduğunu söylemiştir.[18]

Doğulu kalarak fakat Batı’nın medeni ileriliğinden yararlanarak yürüyen bir devlet. 1913’te Nadi’nin kafasında bu vardır. Onun tarafından kullanılan iki cümleyle meseleyi özetlemek mümkündür: “Türk ve Müslüman kalacağız, Arap ve Müslüman kalacağız, Kürt ve Müslüman kalacağız.”[19], “Biz Şarklıyız, biz Türk ve Müslümanız.”[20] Ona göre Tanzimatçılığın ve bir dönem kendisinin de savunduğu Osmanlıcılığın sonunda gelinen nokta Türk ve Müslüman halkın “kendi vatanında gurbet” yaşar hale düşürülmesidir.[21]

Birinci Dünya Savaşı’nın başları Nadi’nin İslamcılığı en yoğun olarak kullandığı dönemdir. “Müslümanların İttihadı” başlıklı bir makalesi[22] vardır ki Sebilürreşad’da da aynen yayınlanmış[23] ve bilinçli olarak, biraz da istihzayla selamlanmıştır. Makaleden kısa bir alıntı yapmak anlamlı olabilir: “Bugün hepimiz hançerelerimizin kuvveti yettiği kadar Müslümanların ittihadını bağırıyoruz. … Birleşin ey Müslümanlar, dininizin, varlığınızın, ebedi ve ezeli düşmanlarına birlikte karşı koyun…” Nadi’nin adım adım bu noktaya gelmesinin nedeni bellidir: Dünya Savaşı ve ilan edilen cihad-ı mukaddes. Tavrı stratejiktir. Fırkanın -dolayısıyla devletin- cihada katılımı besleyecek coşkulu söylemlere ve ortama ihtiyacı vardır. Bu gereksinime uygun hareket etmiştir. Fakat yine de samimiyetsiz sayılamaz. Zira aynı makalede tüm Müslümanların birleşeceğini ve böylece bir inkılap yaratılacağını yazmış ve hatta ortaya “Büyük İttihad” adını verdiği bir tez bile atmıştır. Sebilürreşadçılar Yunus Nadi ve benzeri aydınların bu noktaya gelmelerindeki nedenin farkındadır. Makaleyi olduğu gibi yayınlayıp selamlamışlar fakat eleştirel birkaç not düşmekten de geri durmamışlardır. Sebilirreşad’a göre savaş ve barış politikası gereği İslamcılığa yakınlaşan Yunus Nadi, Ağaoğlu Ahmed ve Muvahhid Masum gibi daha evvelden “İslam” kelimesini telaffuz dahi etmeyen isimlerin “göğüslerini gere gere” Müslümanlıktan, İslam birliğinden ve İslam siyasetinden konuşmaları memnuniyet vericidir. Ancak Sebilürreşad’ın memnuniyeti uzun sürmeyecektir. Nadi’nin İslamcı yönelimleri 1916’dan itibaren canlılığını yitirmiş ve yerini yeniden, milliyetçiliği önde tutan tavırlara bırakmıştır. Bunun nedeni cihat ilanından istenilen karşılığın alınamaması ve Müslüman toplumların cihada uymak bir yana Osmanlı’dan daha da uzaklaştığının fark edilmesidir.

1913 İttihatçılar için umut yılıdır. 1914 ve 1915 zafer inancını büyütmüştür. 1916 ve 1917 düş kırıklığıdır. 1918 ise hüsran ve bir kısmı için son. İTF liderlerinin yurt dışına çıkmasından sonra geride kalan Yunus Nadi gibi İttihatçı aydınlar için son değilse de katmerli bir hüsrandır. Yenilginin ve geçip giden beş yılın yükü onların omuzlarına yıkılmış ve bedeli öyle ya da böyle, az ya da çok geride kalanlar ödemiştir. Yunus Nadi bu ortamda ne eskisi kadar rahat olabilmiş ne de eskisi kadar sık ve sert yazabilmiştir. İlk anda, 1918 sonlarında Wilsoncu bir çizgiye sürüklenmiş, Wilson Prensipleri Cemiyeti üyesi olmuş, fakat zaman zaman milliyetçi refleksler göstermeye devam etmiştir.[24] Başarısız Teceddüt Fırkası girişimi umudunu hepten tüketmiş, hakkında çıkarılan yakalama kararı sık sık saklanmak zorunda kalmasına yol açmış, bir süre sonra da tutuklanmıştır. 2 Eylül 1918’de çıkarmaya başladığı Yeni Gün gazetesi ise ya yayınlanamamış ya da sansür nedeniyle beyazlı karalı yayınlanabilmiştir. Nadi’nin tutuklanması ile kapanan Yeni Gün, Nadi Bekirağa Bölüğü’nden tahliye edildikten (Mayıs 1919) ancak beş ay sonra yayınlanabilmiş (11 Ekim 1919) ve bu tarihten itibaren genel çizgisi -istisnai durumlar haricinde- Mustafa Kemal politikaları doğrultusunda olmuştur. Nadi’nin zaman geçtikçe İttihatçılığı da Wilsonculuğu da bitecektir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Arşiv

– T.C. Başbakanlık (T.C. Cumhurbaşkanlığı) Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü

Süreli Yayın

– Haftada Bir Gün

– İctihad

– Sebilürreşad

– Şehbal

– Tasvir-i Efkar

– Yeni Gün

Kitap

– Nadir Nadi Abalıoğlu; Perde Aralığından, 3. Baskı, İstanbul, Çağdaş Yayınları, Aralık 1979.

– Feroz Ahmad; İttihatçılıktan Kemalizme, 6. Basım, Çeviren: Fatmagül Berktay (Baltalı), İstanbul, Kaynak Yayınları, Eylül 2011.

– Niyazi Berkes; Türk Düşününde Batı Sorunu, 1. Baskı, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1975.

– Peyami Safa; Türk İnkılabına Bakışlar, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi, 2010.

– Zekeriya Sertel; Hatırladıklarım, 3. Baskı, İstanbul, Gözlem Yayınları, Mart 1977.

– Emine Uşaklıgil; Benim Cumhuriyet’im, 1. Baskı, İstanbul, Everest Yayınları, Mart 2011.

– Yunus Nadi, İhtilal ve İnkılab-ı Osmani (31 Mart – 14 Nisan 1325) Hadisat – İhtisasat – Hakayık, Dersaadet, Matbaa-i Cihan (Babıali Caddesinde), Nisan 1325.

Makale

– Orhan Kolaoğlu; “İttihat ve Terakki’de Komite – Hizb-i Cedid Tartışması Sırasında Yunus Nadi’nin Selanik’te Tokatlanması Olayı”, Tarih ve Toplum, İletişim Yayınları, Sayı: 116, Ağustos 1993, s. 34 – 35.

[1] BOA, Fon Kodu: DH. MKT. Dosya No: 722, Gömlek No: 66, Tarih: 1321 Ra 5.

[2] Haftada Bir Gün, 30 Eylül 1926, No: 1.

[3] Haftada Bir Gün, 28 Teşrin-i Evvel 1926, No: 5.

[4] Yeni Gün, 10 Şubat 1919, No: 158.

[5] Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, 1. Baskı, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1975, s. 222.

[6] Yunus Nadi, İhtilal ve İnkılab-ı Osmani (31 Mart – 14 Nisan 1325) Hadisat – İhtisasat – Hakayık, Dersaadet, Matbaa-i Cihan (Babıali Caddesinde), Nisan 1325.

[7] Nadir Nadi Abalıoğlu, Perde Aralığından, 3. Baskı, İstanbul, Çağdaş Yayınları, Aralık 1979, s. 259 – 260.

[8] Emine Uşaklıgil, Benim Cumhuriyet’im, 1. Baskı, İstanbul, Everest Yayınları, Mart 2011, s. 169.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, 3. Baskı, İstanbul, Gözlem Yayınları, Mart 1977, s. 36 – 37.

[10] Detaylı bilgi için bakınız: Ohan Koloğlu, “İttihat ve Terakki’de, Komite – Hizb-i Cedid Tartışması Sırasında Yunus Nadi’nin Tokatlanması Olayı”, Tarih ve Toplum, İletişim Yayınları, Sayı: 116, Ağustos 1993, s. 34 – 35.

[11] Tasvir-i Efkar, 19 Teşrin-i Evvel 1912, No: 562.

[12] Sertel, a.g.e. s. 53.

[13] Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme, 6. Basım, Çeviren: Fatmagül Berktay (Baltalı), İstanbul, Kaynak Yayınları, Eylül 2011, s. 109.

[14] Ahmad, a.g.e. s. 109.

[15] Şehbal, 15 Temmuz 1328 (28 Temmuz 1912),  Sene: 4, Cilt: 3, Sayı: 57, s. 162 – 163.

[16] Tasvir-i Efkar, 12 Mart 1913, No: 693.

[17] Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi, 2010, s. 24.

[18] İctihad, 2 Mayıs 1329 (15 Mayıs 1913), No: 64, s. 1379; 9 Mayıs 1329 (20 Mayıs 1913), No: 65, s. 1406 – 1410.

[19] Tasfir-i Efkar, 22 Eylül 1913, No: 878 – 79.

[20] Tasfir-i Efkar, 13 Kanun-ı Evvel 1913, No: 939 – 140.

[21] Tasfir-i Efkar, 13 Mart 1914, No: 1021.

[22] Tasvir-i Efkar, 8 Kanun-ı Sani 1915, No: 1314.

[23] Sebilürreşad, Cild: 13, Sayı: 322, 27 Safer 1333 Pençşenbe, 1 Kanun-ı Sani 1330, s. 79.

[24] Örneğin bakınız: Yeni Gün, 5 Şubat 1919, No: 153.

Ferhat Eroğlu, (1986, Ankara) Ankara Üniversitesi DTCF Tarih bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede Türkiye Cumhuriyeti tarihi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri aldı. Türk düşüncesi, Türk sineması, Türk siyasal hayatı üzerine düşünüp yazmayı sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments