Şanslı Düşünür: Tom Naırn ile Röportaj

0
60

Scott Hames ve William Storrar

Tom Nairn’in milliyetçilik anlayışımız üzerindeki etkisi iyi bilinmektedir.  Onun 1977’deki The Breakup of Britain’dan 2014’teki Old Nations, Auld Enemies, New Times’a kadarki İskoçya analizleri, bağımsızlık hareketi ile birlikte akademik milliyetçilik çalışmalarının şekillenmesinde de önemli rol oynamıştır. Çok az bilinen ise onun milliyetçiliği hem ilerici hem de gerici bir modern Janus gibi ciddiye alan az sayıdaki solcu düşünürden birisi olmaya sevk eden entelektüel yolculuktur. Nasıl oldu da Nairn kendi arkadaşlarının çok ötesinde böyle bir sonuca ulaştı? Bu soru Nisan 2015’te Stirling Üniversitesinde Scottish Political Archive için ses kaydı yapılan mülakatta Scott Hames ve Will Storrar’ın Nairn’e sorusuydu. Nairn kendine has tevazusuyla “gerçekten şans” diye cevap verdi ve düşüncelerinin plansız seyrini sanat okulundan estetiğe, felsefeden siyasete, milliyetçilik araştırmalarından küreselleşme çalışmalarına, Benedetto Croce’dan Iris Murdoch’a, Antonio Gramsci’den Hamish Henderson’a, Perry Anderson’dan New Left Review’e şeklinde şematize etti. Bu tür ilgi ve arkadaşlıklar onu Pisa’dan Hornsey’e, Amsterdam’dan Melbourne’a ve her defasında tekraren kuzeye döndürmüştür. Avrupa ve dünya çapındaki seyahatleri ona diğer hiçbir gözlemcinin İskoçya’yı görmediği şekilde görmeyi ve eşsiz nesirleriyle dışarıdan memlekete öneriler getiren bir gözlemci olma imkanını sağlamıştır. Arkadaşı Anthony Barnett’in bize hatırlattığı gibi Tom Nairn her şeyden önce bir düşünür ve bir yazardır.

Röportajda Storrar ve Hames, Nairn’i, muhtemelen onun kültürel çeşitliliği siyasi özerklik ile birleştirmedeki öncülüğünden pek haberdar olmayan genç okuyucuya tanıtma kaygısı taşıyorlardı. 2014 İskoç yazındaki demokrasi festivalini yaşayanlar için, bunun manevi babası kesinlikle Tom Nairn’di. Referanduma doğru katıldığı, bir Türk öğrencinin İstanbul’da kurgulayıp Glasgow’da yazdığı şiiriyle başlayan bir yerel etkinlikte küresellik koşulları altında yeni vatandaşlık politikalarına tanık olduğumuzu belirtti. Etkinlikten sonra Al Jazeera’den bir film ekibi Nairn’le onun küreselleşmenin İskoçya gibi küçük ulusların yok oluşuna değil yükselişine ilişkin tezine dair bir mülakat yaptı.  Mayıs sonunun o ikindisinde, Livingston’da teori ve pratik bu konuda birdi. Sadece şans diyecekti Nairn.

 

  1. Her zaman yaptığım gibi Tom’a birkaç otobiyografik soru sorarak başlamak istiyorum. 1945 Genel Seçimi zamanında bir gençtiniz. İşçi Partisinin zaferi sizi nasıl etkiledi?

Büyük değişim hakkında görüş sahibi olmak için çok gençtim, dolayısıyla temel olarak hatırladığım husus, ebeveynlerin şaşkınlığı ve buna benzer şeyler. Atmosferin genel değişimi – bir ilk, yeni bir başlangıç, her şey bundan sonra farklı olacak ve benzeri şeyler. Başta hatırladığım şey bu, yine de o sırada bu durum hakkında ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum.

  1. Üniversite döneminiz, siyaset ve siyasal kulüpler açısından hareketli bir dönem miydi?

Çok da değil; ellili yıllardı. İnsanlar bunu o zaman hissetmese de sanırım, geçmişe bakıldığında, genel bir durgunluk dönemiydi. İris Murdoch’ın önemli ölçüde etkilediği yepyeni bir fikir yelpazesi tarafından gözlerimin açıldığı Edinburgh Sanat Koleji ve Edinburgh Üniversitesi’ne devam ettiğim 1960’lara kadar gerçekten hareketli değildi. ( gülüyor )

  1. Dikkat çekici!(Nairn ile röportajı başlatan olay Nisan 2015’te Stirling Üniversitesi, Iris Murdoch Binasındaki bir  etkinlikte Bus Party’sinin Mayıs 2014’ün sonlarındaki İskoçya’daki referandum turu kayıtlarının İskoç Siyasi Arşivi’nce devralınması oldu.)

Evet oydu. Edinburgh Felsefe Bölümünden Oxford’a geçtiğimde, estetik felsefesi ile ilgilendiğimi söyledim ve o zamanlar estetiğin imparatoru İtalyan Benedetto Croce’du. Oxford’da Iris dışında, onun eserleri hakkında çok fikir sahibi olan yoktu. Bu yüzden onun kanatlarının altına girdim ve işler oradan devam etti. Genelde felsefe ile özelde ise siyasal düşünce, siyaset bilimi ve bu tür şeyler ile ilgilenmeye başlamıştım. Fakat Iris bu anlamda paha biçilmez bir aracıydı. Croce ve estetik hakkında bilgi sahibi olan tek kişi olmasının yanında, siyaset bilimi topluluğuyla da bağlantıları vardı. Dolayısıyla, bu anlamda çok şanslıydım. Bir saplantı, bu koşullarda doğal olarak beni başkalarına yönlendirdi.

  1. Ama ilgi zincirinde, sanattan estetiğe, oradan felsefeye ve ancak sonrasında siyaset felsefesine geçtin.

Evet, sanattan estetiğe, genel felsefeye ve sonunda elbette ki bu yönde daha güçlü akımlarla Oxford’da başkalarına doğru sürüklendim. Fakat Iris buna olanak sağlayan kişiydi, yani o fakültelerdeki herkesi tanıyordu ve seni uygun yere yönlendirebiliyordu: ‘Bunu, bunu görmelisin, şunları konuşmalısın.’ Bu rehberlik için çok minnettarım.

  1. Oxford’da doğrudan karşılaştığınız siyasi düşünürler var mıydı?

Eh hayır. Onlar büyük ölçüde dilbilimcilerdi- hakkında uyarıldığım Oxford dil analizi okulu. (gülüyor) Ve gerçekten uzak durdum. İris aslında bunu teşvik etmişti. Onun da okulun felsefi düşüncede genel anlamda doğru bir yolda olduğuna dair şüpheleri vardı. Bu yüzden, J.L. Austin ve benzer insanlar genel akımına girmediğim için yine şanslıydım.

  1. Marx’ı ilk ne zaman ciddi biçimde okumaya başladın?

Daha önceden, Edinburgh Üniversitesi’ndeyken. Estetik ve benzeri şeyler yoluyla değil de sadece diğer bölümlerde karşılaştığım insanların vesilesiyle. Örneğin, o zaman Edinburgh felsefe bölümünde olan Michael Hinton, beni ilginç bulacağımı düşündüğü insanlara yönlendirirdi ve tabii ki onlar ilgimi çekti ve sonunda da beni istila ederek sanat ve estetikten uzaklaştırdı.

  1. Ardından, önce Birmingham’da sonra da Hornsey Sanat Okulu’nda felsefe dersleri verdin.

Bu doğru, felsefi estetiğe olan ilgim beni sıradan bir sanat okulundan fazlası olma tutkusunu besleyen Londra’daki Hornsey’e götürdü. Bir çeşit üniversite düzeyinde sanat okulu olmak istiyorlardı. Bu yüzden yüksek seviyeli konular hakkında daha fazla bilgi sahibi olan insanlara ihtiyaçları vardı.

  1. Perry Anderson ve Yeni Soldaki insanlar ile tanışmanız o zamanlarda mı oldu?

New Left Review ile aşağı yukarı o zaman bağlantıya geçtim. Bu beni o zamana kadar öğrendiklerimle daha geniş ve derin bir tarihi ilişki kurma gayreti anlamında yeni bir istikamete yönlendirdi ki bu benim için çok değerliydi.  Ne tesadüf ki New Left Review örneğinde bu Marksizm oldu (gülüyor), ama bundan fayda sağladım ve elbette bir müddet sonra sanat ve estetik hakkında daha az yazmaya başladım.

  1. O sırada Gramsci ile de tanışıp onun düşüncesine ilgi duydunuz mu?

Evet. Aslında İtalya’ya estetik bağlantısı nedeniyle gitmiştim.  Başlangıçta beni İtalya’ya çeken Benedetto Croce’du, ama oradayken Antonio Gramsci yakama yapıştı ve Pisa Üniversitesi’nde bir Gramscian oldum.

  1. O sırada Hamish Henderson’la karşılaştınız mı?Hamish, Gramsci hakkında seninle konuştu mu?

Hayır, daha sonra Pisa’dan Edinburgh’a döndükten sonra tabiki bir İtalyancı olan, tam bir yerleşik tarihi İtalyancı idi, Hamish ile tanıştık. Benim yaşadığım cadde boyunda oturuyordu ve onu her gün görüyordum. Bizim salon penceremizin önünden yürürdü ve ona “Merhaba, Hamish nasılsın?’ diye bağırırdım. Ve ben ondan geniş bir felsefe ve estetik anlayışı kazandım, çünkü İtalya ile geniş bir metafizik ve felsefi düşünce arasındaki bağlantıyı kurmama olanak sağlamıştı.

  1. Ama Gramsci ile ilk olarak kendin tanıştın değil mi?

Evet

  1. Edinburgh Ulusal Kütüphanesi’nde sizin Gramsci biyografisi çevirinizi okurken hatıralarım vardır.

Evet, bu aslında çok önemli bir şeydi, Giuseppe Fiori’nin Antonio Gramsci: Bir Devrimcinin Hayatı.

  1. Bir yerde, İtalyanca konuşup yazarken İngilizce konuşup yazarkenkinden daha fazla kendinizi rahat hissettiğinizi söylediğinizi hatırlıyorum.

Bu, esas olarak İtalyan felsefesi ve estetiğinde birkaç yıl boyunca yoğunlaşmanın sonucu olarak bir çeşit abartıydı. Eğer yeterince dalmışsanız başka bir dilde düşünmeyi öğrenebilirsiniz ve o günlerde tüm bu şeyler hakkında İngilizce okuyacak çok şey yoktu, o yüzden şanslıydım.

  1. Soldaki diğer meslektaşlarınızın bu görüşe karşı düşmanca oldukları bir zamanda birleşmiş bir Avrupa fikrine olan açıklığınız sizin kısmen hedefiniz miydi?

Evet, özellikle sol İtalya’da elbette ki o dönemde Büyük Britanya’dan popülerdi. Multilingua, İtalya’da büyük bir şeydi ve Komünist partideki insanlar da bu düşünce yönüne güçlü bir şekilde katıldılar, bir tarafı tek bir duyguyu anlatırken diğer tarafı entelektüel olarak oldukça bereketliydi ve bu beni okumaya yönlendirdi. O zamanlar İskoçya veya İngiltere’de hâlâ geçerli olan mezhepsel atmosferi hayal ettiğinizde daha iyi anlaşılacaktır. Eğer bir Marksist iseniz Stalinist ya da Trotskist olacaktınız. Ama İtalya deneyimimden dolayı buna karşı yalıtıldım ve kişinin nefes alabileceği çok daha geniş bir entelektüel, kültürel atmosfer olduğunu fark ettim.

  1. Birazdan Scott’a devir edeceğim, ama sormak istediğim, Karl Miller’ın “İskoç Milliyetçiliğinin Üç Rüyasını” yazmaya iten, sizi bu farklı Marksist formasyonu – Avrupa ve İtalyan – İskoç sorusu ile ilgilenmeye iten şey mi oldu?

Ah evet, kesinlikle öyleydi. Aklımın iki parçasını bir anlamda bir araya getiren eski bir ilham ile ilgilenmek için yeni kültürel kaynaklar getirmek girişimiydi, bu yüzden çok minnettardım. Karl ve Jane Miller bunu London Review of Books ile oldukça kolaylaştırdı.

  1. İskoç meselesi hep yeraltında mıydı?

Evet, elbette, böyle şeylerden kurtulmazsınız.

  1. “New Left” i düşündüğümde, çoğu zaman İngiliz düşüncesinin kültür ve estetik yolunda Avrupalı düşünürler aracılığıyla yolunu bulan bir parçası olduğunu zannediyorum ama siz estetikten Marksizme İtalyanlar üzerinden tam tersi bir yol izlediniz gibi gözüküyor.

Evet, kendi durumumda bambaşka bir köken ve yön vardı, ama elbette New Left Review’in etkisi de aşikardır. O dönemde, Marksist felsefenin etrafındaki en kültürlü, ekili versiyonuydu, bu yüzden doğal olarak ona doğru ve sonunda da tahta üzerinde yolumu buldum (gülüyor).

  1. O dönemde “New Left” içinde milliyetçiliğe ve ulusçuluk politikalarına çok ilgi var mıydı?

Bir anlamda çok fazla, elbette kurucular İrlanda’dandı. Demek istediğim, açıkça Anglo-İrlandalılardı – Dublin’de İngiliz, Londra’da İrlandalı. Kıta Marksizminin yeni fikirlerine çok açık, bu yüzden bu anlamda oldukça doğal bir zihin buluşmasıydı.

  1. Bu çevrelerde milliyetçiliği merkezi bir odak ve mesele olarak ele alma konusunda çok fazla dirençle karşılaştınız mı?

Evet karşılaştım ve bu elbette normaldi, ancak New Left Review çevrelerinde İşçi Partisi, Komünist Parti, Trotskistler ve diğerlerinin genel fikri ikliminden daha az belirgindi. Ama bu gerçekten iyi bir şanstı. Demek istediğim, NLR‘nin doğuşunun çoğu bu şekilde yarı yabancı kaynaklardan geliyordu; bu da İrlanda kökenli olduğu için fikirlere ve muhalif fikirlere daha açık oldukları anlamına geliyordu.

  1. Ancak Perry Anderson açıkça bu sorularla ilgilendi.

Evet, o zaman önemli bir figürdü, her türlü yolla çok önemli olmaya devam ediyordu ve farklı bir fikir kümesine geçiş yapabilmemin yolu o zamanlar onun Londra Soho’daki çevresini ve o zamanki New Left Review grubunu tanımaktan geçti.

  1. Bu siyasi akımların, özellikle de altmışların sonlarındakilerin, İskoçya’da ne olup bittiğiyle ilgili ve SNP’nin yetmişli yıllardaki yükselişi ile ilgili olarak değerlendirmeleri üzerine konuşabilir misiniz?

Tüm bunlar savaşmak zorunda olduğum ve İskoç bakış açısıyla veya aksanımla yapabileceğimi verdiğimden emin olduğum şeylerdi. Fakat aynı zamanda mantaliteleri çok büyük ölçüde benzer sorunlara Büyük Britanya, İskoçya ve Galler perspektifinden bakan katkıları reddetmeye yatkındı. Dolayısıyla yine bir şekilde şanslıydım, bu bakış açıları otomatik olarak yasaklanmadı.

  1. Solda, o dönemde İskoçya’da neler olup bittiği hakkında oldukça fazla şüpheci var. Bunun için çok fazla bir coşku yoktu.

Evet, ama yine de tecrübe ettim ve ondan devraldığımdan daha fazlasını öğrendim ve bu da aynen oldu.

  1. The Breakup of Britain, New Left Review için bir dizi makaleden çıktı. Belli bir noktada, burada bir kitap olduğunu mu düşündünüz ya da insanlar size “Tom, hepsini bir araya getirmelisiniz” mi demişti ve tamamı tartışmalarınızdaki parçalardan daha büyük mü?

Evet, insanlar sürekli böyle şeyler söylediler ve sonunda dayanamadım (gülüyor).

  1. Bunu yetmişli yılların sonunda okuduğumu hatırlıyorum. Benim için, İskoçya’yı Avrupa bağlamında ve daha geniş entelektüel ve ekonomik akımlar açısından, çok taze ve özgün bir şekilde ortaya koyan İskoçya hakkında okuduğum ilk kitaptı. Ve kitabın benim neslimin çoğunda, ellili ve altmışlı yıllarda doğmuş ve yetmişli yıllarda büyümüş olan neslin çoğunda bunu yaptığını düşünüyorum. İskoçya’nın diğerleriyle karşılaştırıldığında sadece farklı bir yorumu oldu.

Evet, aslında esasen İtalya’dan türetilmiş boyutlu bir soğuma vardı. Kelimenin tam anlamıyla değil, ama daha geniş bir bakış açısına ve neler olup bittiğine dair farklı bir bakış açısı aramayı daha doğal hale getirdi. Fakat bildiğiniz gibi o dönemde Londra entelektüel ortamı çok soyut bir şekilde Marksistti. İçinde yeterince yerelcilik veya renk yoktu, bu yüzden kısmen de ondan biraz uzak kaldım.

  1. Ancak Hamish Henderson gibi kişilerle İskoçya’da dönemin kültürel gelişiminden çok uzakta olamazdınız.

Evet, orada yaşadığım için çok şanslıydım.

  1. (gülüyor) Edinburgh’da bilmeye değer bir kişi varsa!

Hamish, sizin de dediğiniz gibi, iki dünyada da yaşayan ve New Left Review’i hiç özlemeyen, ama aynı zamanda içerikler hakkında İtalyancada konuşmaya çalışan, bizim Meadows’larda yaptığımız gibi, aşağı yukarı Middle Meadow Walk’ta yürüyen biriydi.

  1. Ancak arka planda, İskoçya ve kültür ve İskoç kimliği açısından, bir varlık olarak hala MacDiarmid vardı. Bu seni hiç etkiledi mi?

Evet, aslında o sırada soldaki çoğu insandan, yabancılaşma derecesi yüzünden yolumu nispeten kolay buldum. Çeşitli alanların yanı sıra kültürel alanda da çalışmış olan Hamish’i tanımak çok önemliydi. MacDiarmid’i, Borders’taki kulübede ziyaret edip Hamish’le tartıştığımı hatırlıyorum. Doğru zamanda doğru yerde olmanın şansı!

  1. Neredeyse sanki MacDiarmid’le, Henderson’la olduğu gibi, temas noktanız İskoç Milliyetçilisinden çok bir Avrupa Marksisti gibidir.

Evet, şüphesiz doğru. Fakat aynı zamanda, yardım ettiği gibi, o zamanlar pek çok sol insanın anti-milliyetçiliğinden ve aynı zamanda Troçkizmin tuhaf biçimlerinden ve diğer şeylerden izole edilmiş olması da bir bakış açısıydı. Yani, tuhaf ve hatta benzersiz bir konumda görünebilecek bir şeyde tutuldum, ama diğer taraftan, farklı şeyleri bir araya getirip kendi terimlerimle ilerleyebildiğim için şanslıydım.

  1. O zamanlar da Scottish International gibi görünen dergileriniz vardı. İskoçya’yla tekrar bağlantı kurarak, burada kültürel ve entelektüel olarak bir şeylerin gerçekleştiğine dair bir fikriniz var mı?

Evet, o zamanlar çok heyecanlıydım ve ayrıca bu heyecanımda Edinburgh’dan taşınmadan önce çok iyi tanıdığım Bob Tait gibi insanlar da etkiliydi. Böylece yeniden keşfedilen ev ortamını olduğu gibi teori ve felsefe dünyasını bir araya getirebildim.

  1. O sırada, Hornsey’den sonra, bir süre Amsterdam’da Uluslararası Enstitüsü’nde geçirdiniz.

Transnational Enstitüsü benim dikkatimi Anthony Barnett vasıtasıyla çekti. Oradaydı ve TNI’yi ziyaret etti ve “Akademisyenler arıyorlar, neden denemiyorsunuz?” dedi. Ben gittim ve ziyaret ettim hoşuma gitti, işte böyle oldu. Bir zamanlar orada, evle olan ilişkim ve ideolojinin önceki sürümleri gibi birçok şey tamamen değişti. TNI’nin mümkün kıldığı çeşitli bakış açılarından farklı Marksizm tarzları öğrendim. Yani bu çok yardımcı oldu.

  1. Özetle hikayesi neydi?

Sam Rubin adında bir sürgünde Yahudi Amerikalı tarafından kurulan Politika Çalışmaları Enstitüsü’nün Avrupa’daki bir kolu olarak kuruldu. Ve ABD’de büyük bir başarı olarak değerlendirebileceğimiz Politika Çalışmaları merkezini kurdu. Bir anlamda çok Amerikalıydı. Sam bunu anladı ve gerekli olanın Eski Dünya‘da olduğu gibi paralel ya da benzeri bir kurum olduğunu düşündü. Çoğunlukla evde olduğu Amsterdam’a döndü ve bizi harekete geçirdi. Onunla temas ettiğim için çok şanslıydım.

  1. Doğu Avrupa, Polonya ve Sovyet Blokundan muhalif Marksistlerle mi karşılaştınız?

Evet, her yerde. Enstitü aracılığıyla ya da çeşitli diğer kuruluşlar aracılığıyla yolunu Hollanda da bulan kim varsa. Bu anlamda Avrupalılaşma süreci oldu. Yine doğru zamanda ve yerde olduğum için ve TNI yoluyla Amerika’ya bir yol bulduğum için çok şanslıydım.

  1. Bunu anlatırken, kariyerinin çoğunu İskoçya dışında geçirmen oldukça çarpıcı.

Avustralya’da, Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsü’nde geçirdiğim zaman bu kariyerin hayati bir parçasıdır. Dil elbette İngilizceydi, fakat kültürel olarak değiştirilmiş ve derinden modifiye edilmişti. Aslında, Kesinlikle bendeniz için iyi bir servet!

Avustralyalılar her zaman kim olduklarından veya “gerçekte” olduklarından endişelenmişlerdir ve bunun çoğu önceden tutulmuş içgüdülerle yankılanmıştır veya en azından onları artık hafife alınmamasını sağlamıştır. Tecrübelerden derinden etkilendim. Aynı zamanda, kalıcı bir sürgün olma anlamında, buradakilerle hiçbir zaman temasımı kaybetmedim. Bilindiği gibi, bu İskoçların çok sayıda şey yapma eğiliminde olduğu bir şey. Galiba yabancı kültürel kökene sahip olmanın, yabancılaşmanın, gerçekte yok edilmeden birçok avantajım olduğunu düşünüyorum – sürekli buradaydım ve her iki dili aynı anda konuşmaya çalışıyordum.

  1. Düşüncelerinizi görmenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorum, özellikle The Breakup of Britain’dan, İskoç kültür politikaları için de ‘dışarıdan’ olduğu gibi bir etkiye sahip; yerinden edildiğin için değil, bu gelişmelerden biraz uzakta olduğun için.

Evet, doğal olarak eski şeylerin yaşadığını ve yeni formlar aldığını, insanların dipnotlarda ve diğer her şeyde size gönderme yaptığını duyduğuma sevinmekten çekinmedim. Demek istediğim, şanslıydım, yine şanslıydım.

  1. Şimdiye dek tanımladığınız entelektüel gelişimin, 1979 referandumunda neler geliştiği konusunda size özel bir bakış açısı sunduğunu söyleyebilir misiniz? Çok daha büyük referans çerçevesine sahip olmak ve Avrupa Marksizm’inin üzerini çizmek, bu yetmişli yılların sonlarında İskoçya’daki gelişmelerin farklı görünmesine neden oldu mu?

Elbette olmuş olmalı. Bu yüzden, bu anlamda duygularımı kaybetmediğim için ve diğerleri gibi fedakâr ve hırçın bir sendikacı olduğum için çok mutluyum. Fakat yine de içinden geçtiğim yabancılaşma şekli bunu yapmamı engelledi. Diğer örneklerin, onu ön plana çıkaran olası yerlerin farkında bile değildim ve İskoçların benzer bir şey yapabileceğini ümit edecek kadar kızgındım ve hala sorunu çözmeye çalışıyorum.

  1. Uzun süredir, özellikle yetmişli yılların sonundaki eleştirel düşüncelerinizden biri, Birleşik Krallık devleti ve – Ukanya devletinin ve bütün anayasa geleneğinin bazen geri alınamaz biçimde arkaik, feodal ve benzerleri olduğu eleştirisidir. Herhangi birisi İngiltere anayasasının ara dönemde biraz değiştiğini iddia edebilir. Sizin eleştiriniz değişti mi?

Gerçekten emin değilim. Demek istediğim, analizin haklı olduğunu düşünüyorum ama şimdiki zamana geri dönerseniz eski yapı ile hala karşı karşıya kalıyorsunuz.

Bunun güçlü unsurları olan ve üstlerde olanlardan bazıları ortadan kalktı, ama yine de çevresinde, İngiltere şeklinde bir sürü şey var –Herhangi bir aptal İngiltere ve İrlanda konfederasyonunu hayal edebilir, bilirsiniz, simge monarşisi olan veya olmayan müttefik ülkelerin “gevşek konfederasyonu”nu – fark etmez. Ancak tüm bu hırsların %80’i uzlaştırması gerekiyor. Bu da İngiliz ve bu yüzden biraz değişime kadar genel ilerleme umudu pek yok. Bu da sizi bir milliyetçiliğin bir şekline sokuyor. Yani ondan uzaklaşamazsınız, milliyetçilik başka bir şey milliyet politikası başka. Ve milliyetçilik her yerde zayıflıyor, ama milliyet siyaseti önem kazanıyor.

İskoçların, Galler’in, hatta bir dereceye kadar Belfast ve İrlanda’nın kuzeyinde bile sahip oldukları fırsat, milliyetçiliğin ana gelgit akışının ucunda değil, ek olarak yeni bir milliyet siyaseti dalgasının başlangıcında olmaktır. bir–izm, gerçekten, ve tabiiyetin kaldığı ve tüm yapı için gerekli olan küresel koşullar fikrine adanmıştır, ancak bunu tüm savaş çağı ve emperyalizm çağı engelleri olmadan yapar ve bunun üzerine kaçınılmaz olarak ilk kez üretilir. Ve şimdi sadece yeni küreselleşme koşullarının ne anlama geldiğini keşfedeceğimizi düşünüyorum. Bu büyük bir servet olabilir. Milliyet siyasetinin cephesinde, önceki sürümlerden oldukça farklı bir gelişme söz konusu olabilir ve bu günlerde emekçilerimin hedefi budur (gülüşmeler). Bundan mantıklı bir teori yapmaya çalışıyorum.

  1. Bu yazıların son koleksiyonu (Old Nations, Auld Enemies, New Times, edited by Jamie Maxwell and Pete Ramand), federalizmin uzun süredir İngiltere’nin çeşitli krizlerine çözüm olarak ele alındığını hatırlatıyor. Ve bugün bunun için bir tür canlandırılmış moda var. Birliğin bir çeşit konfederalizm olabileceği yönündeki en iyi umut gibi görünüyor. Fakat bugün Birlik için ikna edici bir kampanya olduğunuzu varsayalım: stratejinizin ne olacağını düşünüyorsunuz?

Olduğu gibi tutmak.

  1. Bir şeyleri olduğu gibi bırakmak

Evet. Sorun şu ki, herhangi bir aptal, monarşi tarafından taçlandırılmış olsun ya da olmasın, ne olursa olsun, İngiliz-İrlanda için makul türde bir konfederasyon şeması düşünebilir. Ancak İngiltere’nin çoğunluk olduğu, yani nüfusun beşte dördü olarak kaldığı sürece, bu mümkün değildir. Yani İskoçlar, Galli ve hatta Ulstermen bile çok fazla çaba harcamadan bu tür bir grup oluşturabilir, ancak İngiltere’de farklıdır. Bu nedenle, İngiliz meclisi ya da herhangi birinin makul bir simülasyonu yoktur. Soru yeterince sık gündeme getirildi, ancak iktidardakiler tarafından reddedilme eğilimindeydi ve benim deneyimime göre İngiltere’deki çoğu insan, yeterince endişeli değil, bilirsin, “işler ne kadar iyi, bütün bunları yapmak için ne istiyoruz? Bu şartlarda konfederasyon kalıcı olarak bloke edilir. Ada çevresinde milliyetçilik dışında hangi seçenek var? Olduğumuz yerde henüz bu tıkanmaya kolay bir cevap göremiyorum.

  1. Şu anda bu sorunlar tarafından alışılmadık şekilde sabitlenmiş bir Genel Seçim kampanyasının ortasındayız. Financial Times’da ilk defa İskoç bağımsızlığına yönelik itici gücün İngiliz siyasetinden gelebileceğini- özellikle de sağda ‘‘biz birliği her ne pahasına tutamayacağımızı” söyleyen bir yazı vardı. İskoçlardan uzaklaşmak yerine İngiltere’den bir itme.

Oh evet, ne yazık ki, biraz bulanık görünüyor. Bu yoldan gitmeleri gerekecek, çünkü alternatif yok. Ancak bu, çevre bağımsızlığı için başka bir argümandır. Yani, herkes bunu görebilir, bu şekilde örtülü olarak, kendi işimizi yapmalıyız. Ve yapıyoruz gibi görünüyor (gülüşmeler). Sıçramalara rağmen oluyor. Bu daha sonra küçük İngiliz fikrinin daha geniş bir bölümünü düşünmeye zorlayacaktır, “Eh, sanırım, evet, bazı lanet olası meclisleri seçmeliyiz” (gülüşmeler), bilirsiniz, bir yerlerde buluşmalıyız tercihen York’ta. Fakat yine de Westminster’den gerçekten kaçış yok. İngiltere’nin böyle olması, ‘Londra ve Kontluları’ tescili olması gerekiyor. Ama bunu zorlayabilmemizin tek yolu kendi işimizi yapmak. Dar milliyetçilik hakkında homurdanmanın bir yararı yok, dar milliyet siyaseti doğal değil.

  1. Sence hala reform yapılamaz mı?

Hayır, elbette yeniden biçimlendirilmez değil, ancak reformun kısa vadede veya kendiliğinden ilerleyen bir şey olacağını düşünmüyorum ya da en azından şu anda öyle görünmüyor. Muhtemelen periferden bazı güçler gerektirecek ve sonunda alternatifin olmadığına karar verecek. Ve bu pragmatik unsur bir kere ele geçirildikten sonra, elbette, yaklaşık altı hafta içinde Oxford’da veya her yerde çalışan bir meclise sahip olacaklar ve farketmeyecekler, alışacaklar ve çok önce icat ettiklerini düşünecekler! (Gülüşmeler)

Tom NAIRN,(1932, Freuchie) 1932’de İskoçya’da doğdu. Edinburgh Üniversitesi’ni bitirdi. Doktora öğrenciliği sırasında bir işgal hareketine katıldığı için uzalaştırıldı. 1972- 1976 arasında Amsterdam’da politik aktivistlere dönük alternatif bir akademi niteliğindeki Ulusaşırı Enstitü’de çalıştı, ardından gazetecilik yaptı. 1994- 95’te Orta Avrupa Üniversitesi’nde Ernest Gellner’la çalıştı. 1995-1999 arasında Edinburgh Üniversitesi’nde milliyetçilik üzerine bir yüksek lisans programını yürüttü. Kısa bir süre Avustralya’da misafir öğretim üyeliğinin ardından 2009’dan beri çalışmalarını Durham Üniversitesi’nde sürdürüyor.

Scott HAMES, Stirling Üniversitesi’nde İngilizce öğretim görevlisi olup Stirling İskoç Araştırmaları Merkezi’nin de müdürlüğünü yapmaktadır. Çağdaş İskoç yazını ve edebi milliyetçilik hakkında kapsamlı yazılar vardır ve “Unstated: Writers on Scottish Independence” isimli çalışmanın editörlüğünü yapmıştır. British Academy tarafından finanse edilen iki yıllık bir araştırma projesinin kısmi bulgularına dayanan İskoç edebiyatı ve yetki devri siyaseti üzerine bir monografi üzerine çalışmaktadır.

*Bu röportaj daha önce Scottish Affairs dergisinde yayınlanmış, Scott Hames, William Storrar ve Tom Nairn’in izniyle Türkçeye tercüme edilmiştir. Makalenin orijinal halinin künyesi şu şekildedir: Hames, S. & Storrar, W. (2016). Lucky Thinker: An Interview with Tom Nairn, Scottish Affairs. 25:4. p. 436.450.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here