Soğuk Savaş Sonrası Amerikan Dış Politikası Hakkında İki Kitap

0
82

Böyle olması beklenmiyordu. Soğuk Savaş’ın sonunda, Amerika Birleşik Devletleri daha önce görülmemiş düzeyde güç ve etki sahibi olduğu bir dünyaya yukarıdan bakıyordu. Amerikalı politika yapıcılar, en büyük ideolojik rakibini hezimete uğratmış olarak, yalnızca kendi ulusal çıkarlarını değil, aynı zamanda ABD’nin kendi fikirleri çerçevesinde dünyanın yeniden yapılandırılması büyük hayalini gerçekleştirme konusunda da özgürdüler.  Başkan George H.W. Bush ve ulusal güvenlik danışmanı Brent Scowcroft’un 1999 tarihli “Dönüşen Dünya” adlı kitabında dile getirdikleri gibi, ABD baba Bush döneminde kendisini “gücün zirvesinde tek başına” buldu. Sovyetler Birliği’nin resmin dışına atılmasıyla birlikte, ABD’li liderler “dünyayı şekillendirmek için en nadir fırsata ve bunu yalnızca Birleşik Devletler’in değil bütün ulusların yararına olacak şekilde bilgece gerçekleştirmenin sorumluluğuna sahip oldular”.

Serbest piyasa düşüncesi, demokratik yönetişim ve bireysel özgürlükler üzerine inşa edilmiş olan bu parlak gelecek vizyonu büyük ölçüde hayata geçirilemedi. Bugün herhangi bir insan Ozymandias gibi, oluşumuna ABD’li liderlerin yardım ettiği bu rahatsız edici yeni dünya düzenine bakarak dalıp gidebilir. Irak ve Afganistan’a silah zoruyla yeni rejimler dayatma girişimi yüzbinlerce masum sivilin öldürülmesi ve onlarca yıl devam etme ihtimali olan iç karışıklıklar serisini harekete geçirerek bu ülkeleri yerle bir etti. Orta Doğu, bir bütün olarak, yeni nesil tiranların elindeyken, liberal demokrasi ise Batı Avrupa ve Amerika’da bile giderek artmakta olan bir tehdit altında. Bununla beraber, Çin destekli otoriter kapitalizm modeli gelişmekte olan ülkelere liberal demokrasinin bir alternatifi olarak sunulmakta.

İki yeni kitap – Stephen Walt tarafından yazılan “İyi Niyetler Cehennemi: Amerikan Dış Politikası ve ABD Liderliğinin Çöküşü” ile John Mearsheimer tarafından yazılan “Büyük Yanılgı: Liberal Hayaller ve Uluslararası Gerçekler – ABD dış politikasında yanlış giden hususları açıklamayı ve gelecek için daha az gösterişli, daha ihtiyatli bir paradigmayı destekliyor. Mearsheimer ve Walt ABD’nin dış politikası üzerinde AIPAC olarak bilinen Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi gibi grupların etkisinin kışkırtıcı bir analizini yaptıkları ve 2007 yılında beraber yayınladıkları “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adlı kitap ile tanınıyorlar. Yeni kitapları farklı yaklaşımları benimsiyor olsa da birlikte Amerika’nın soğuk savaş sonrası maceracılığının eleştirel bir değerlendirmesini ortaya koyuyorlar.

Walt Intercept’e “Geçtiğimiz birkaç on yıl boyunca, ABD dış politikasının hedefi, kademeli bir şekilde, seçimli demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, serbest piyasaların teşvik edilmesi ve diğer ülkelerin ABD tarafından liderlik edilen kurum ve ittifaklar içine dahil edilmesi yoluyla dünyanın olabildiğince büyük çoğunluğunun dönüştürülmesidir” şeklinde konuştu. “Bu çaba neredeyse tümüyle başarısız oldu. Henüz tam anlamıyla bir fiyasko olmasa da, ifade edilen hedefler açısından bakıldığında: demokrasi dünya genelinde güç kaybediyor ve Birleşik Devletlerin kendisinde bile giderek artan bir şekilde işlevsiz görülüyor”.

Soğuk Savaş’ın sonunda dünyanın yegane süper gücü olarak ortay çıkan ABD’nin önünde geleceğe yönelik seçim yapabileceği iki ihtimal vardı. Ya Soğuk Savaş dönemi ittifak taahhütlerini kademeli olarak azaltarak kendi içinde barışın kazançlarından faydalanmak ya da kendi devlet sistemini ve dünya genelinde kurallara dayalı uluslararası bir düzeni yayma niyetiyle cesur bir liberal hegemonya projesine girişmekti. Komünizmin çöküşünün verdiği güvenle coşmuş olan Amerikan elitleri ikinci yolu seçtiler.

Anlaşmazlıkları çıkarlar ya da ulusal güvenlik üzerine çatışmalar yerine ahlaki haçlı seferleri olarak tanımlayan liberal dürtü, politika yapımında korkunç bir imha edici eğilimi beslemektedir.

Projeleri için en iyi niyetlerle hareket ettiklerini farz etseler de, sonuçlar pek güzel olmadı. “Amerikan Yüzyılı” 1990’ların başında Bosna’daki soykırımı durdurmak için kısmen başarılı bir çaba gösterdikten sonra, liberal değerleri desteklemekte başarısız kalan ve hatta onları baltalamış olma ihtimali de olan çirkin çatışmalar arasında hızla karaya oturdu. ABD, sözde tek kutuplu dönemin başladığından beri, yeni bir barış çağı açmanın yerine kendisini neredeyse kesintisiz olarak devam eden bir savaşın içinde buldu. Başarısız kalan liberal hegemonya girişimi, aynı zamanda, 11 Eylül sonrasında İslami Terörizm’den kaynaklanan yönetilebilir bir güvenlik tehdidinin, Orta Doğu’da bölge halkı için felaketle sonuçlanan Amerikan tarzı bir yönetimi yaymaya yönelik feci bir haçlı seferi girişimine dönüşmesine yol açtı. Bu esnada, sürekli savaş hali, diğer ülkelerde liberal değerleri yükseltmekte başarısız olurken, Amerika’da da sivil hakları aşındırarak ve illiberal popülistlerin şansını arttırarak, bu değerlerin zarara uğramasına neden oldu.

Walt’ın kitabı, Amerikan dış politikası elitlerinin spesifik başarısızlıklarını ele almayı amaçlıyorken, Mearsheimer bir bütün olarak liberal dış politika paradigmasının daha radikal bir eleştirisine girişiyor. Mearsheimer liberal demokrasinin ABD’yi yönetmek için en iyi sistem olduğunu kabul etmekle birlikte, Amerikan değerlerinin evrensel olduğu kabulüne karşı çıkıyor. Örneğin Amerikalılar bireysel hakları diğer her şeyin üzerinde tutuyorken, diğerleri pekala en iyi olanı neyin oluşturduğu konusunda farklı fikirlere sahip olabilirler. Bunlar, genelde bireysel özgürlüklere odaklı Amerikan yaklaşımı ile çelişkiye düşen toplumsal refah ve sosyal istikrar düşünceleri gibi farklı mefkureleri içerebilir.

Mearsheimer, her ne kadar iyi niyetli olsa da Amerikan istisnacılığı inancının kolayca saldırganlığa yol açabileceğini iddia ediyor. Değerlerinin evrensel olduğuna inanan bir güç olarak, ABD’nin illiberal devletleri tamamen meşru devletler olarak kabul edemez görünüyor olması, onlarla iyi niyetli bir diplomasi sürdürmesini imkansız kılmasa da hayli zorlaştırıyor. ABD, sürdürülebilir bir kuvvetler dengesi ortaya koymak yerine, stratejik faydası belirsiz olsa bile, kendisini bir refleks olarak değerlerini nahoş bulduğu İran ve Rusya gibi illiberal ülkelerin hükümetlerinin altını oyma arayışı içinde buluyor. Siyasi ayrılığın bu “liberal tahammülsüzlüğü”, ABD’nin prensipte bile olsa, rakiplerinin egemenliğini kabul etmeye daha istekli olması durumunda önlenebilmesi mümkün olan kanlı vekalet çatışmalarının tetiklenmesine katkıda bulundu.

Anlaşmazlıkları çıkarlar ya da ulusal güvenlik üzerine çatışmalar yerine ahlaki haçlı seferleri olarak tanımlayan liberal dürtü, politika yapımında korkunç bir imha edici eğilimi beslemektedir. Bunun en büyük örneklerinden birisi Afganistan’daki Amerikan savaşıdır. Birleşik Devletler, 2001’de Taliban hükümetini indirdikten sonra, grubun bitkin durumdaki kalıntıları ile müzakere etmeyi reddetti. Yenilmiş bir düşmanla yapılan müzakereler, savaşı sona erdirebilecek, ABD destekli yeni hükümeti güçlendirecek ve belki de en önemlisi, Afganistan’ın yeniden ABD’ye karşı terörist saldırılar için bir toplanma alanı olarak kullanılmasını önlenmeye yönelik ana stratejik hedefe ulaşılmasını sağlayacak pragmatik bir adım olacaktı.

Zaferi böyle makul ifadeler ile tanımlamak yerine, Taliban’a karşı savaş; insan hakları, feminizm, müzakere edilemeyecek başka bir sürü sebep adına yapılan bir ahlaki haçlı seferi olarak karakterize edildi. Şeytan olarak tanımladığı bir düşmanla yapılabilecek herhangi bir uzlaşmayı reddeden ABD, yerel müttefiklerinin Taliban ve destekçilerine karşı toplu bir imha kampanyası yürütmesine yardımcı oldu. Yıllar sonra, Afganistan liberal bir demokrasi olmaya daha yakın değil ve fakat savaş korkunç insani bedellerle hala ortalığı kasıp kavuruyor. ABD, kendisi açısından, Taliban’ı yenmekten dahi vazgeçmiş durumda. Bunun yerine sadece kendi itibarını kurtaracak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Afganistan’ı kendi hayalince dönüştürmeye yönelik ütopik bir fikirle flört ettikten ve bu süreçte on binlerce Afgan’ı öldürdükten sonra, ABD, tüm bu korkunç girişimin esasen anlamsız olduğunu kavradı.

Peki bütün bunlar liberal bir dış politikayı takip etme projesinin, aslında ABD’nin dışında birkaç kişiye bir düzenin empoze edilmesi için hesapsız miktarda kanın döküldüğü yanlış yönlendirilmiş bir haçlı seferi olduğu anlamına mı geliyor? Bahsedilen son olayları kavramak için bu cazip bir bakış açısıdır. Bununla birlikte, liberal değerlerin dış politika için Mearsheimer’in iddia ettiği kadar önemli bir şart olup olmadıkları belirsiz. Arap Baharı sürecinde bireysel ifade ve vicdana ilişkin temel özgürlüklerini kazanabilmek için hatırı sayılı miktarda insan kendi hayatlarını tehlikeye attılar ve bu durum aynı zamanda ekranlarda Amerikan halkı arasında da büyük yankı uyandırdı. Mısır, Bahreyn ve Suriye’de ortaya çıkan halk hareketleri, Amerikalıların el üstünde tuttukları liberal değerlerin en az bir kısmını kuvvetli bir şekilde destekliyor olsa da, ABD en nihayetinde baskıcı istikrar güçlerinin tarafında yer aldı.

Bu durum, dünyanın olduğu gibi ele alınması gerektiğini kabul eden, saf ABD ulusal çıkarlarının ötesinde belirsiz bazı değerler anlayışından yoksun sözde realist dış politikanın açıklığını perdeliyor. Hem Walt hem de Mearsheimer, farklı derecelerde realist okulun hocaları olarak gösteriliyorlar. Bu denli gerçekçi bir dış politikayı takip etmek, ABD’nin diktatör yönetimleri baltalamayı amaçlayan hareketlere dair refleksiv ABD desteğinin sonlandırılması anlamına gelmekle birlikte, Walt’ın kitabı belirli durumlarda yanlızca insani müdahalelere kapıyı açık bırakıyor.

Walt’a göre, ABD, kendisini temelde bir küresel polis memuru ya da liberal değerlerin bir misyoneri olarak görmekten ziyade, liberal hegemonya anlayışından daha sınırlı bir “dış dengeleme” stratejisine geri çekilmelidir.

Walt, Intercept’e yaptığı açıklamada, “Amerikan gücünün soykırımları veya kitlesel katliamları önlemek için kullanılmasına karşı değilim ama çıtayı yüksek tutuyorum” diye konuştu. “Trajedinin gerçekleştiğine ya da gerçekleşmek üzere olduğuna, kabul edilebilir bir maliyetle bunu önleyebilecek askeri ya da başka yollara sahip olduğumuza ve eylemlerimizin olayları daha da kötü hale getirmeyeceğine dair kuvvetli şekilde ikna olmamız gerekir. Gerçekte yapmaya çalıştığımız büyük ölçekli bir sosyal mühendislik olduğu zaman çok şüpheci olmalıyız. Bunu yapmaya yönelik her türlü girişim istenmeyen büyük sonuçlar doğuracaktır.”

Walt’a göre, ABD, kendisini esas olarak bir küresel polis memuru ya da liberal değerler için mücadele eden bir misyoner olarak görmekten ziyade, liberal hegemonya anlayışından daha sınırlı bir “dış dengeleme” stratejisine geri çekilmelidir. Bu strateji daha ziyade Amerika için büyük stratejik öneme haiz olan üç bölgede -Avrupa, Basra Körfezi, ve Güney Doğu Asya- yeni bir rakip hegemonik güç oluşmaması için müdahale etmeye odaklanırken, küresel polis memurluğunu daha az önceleyecektir. İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya’nın Avrupa’yı hakimiyeti altına alan bir rakip olarak gücünü pekiştirmek üzere olduğu anlaşıldığında, ABD’yi savaşa sonradan müdahil olmaya sevk eden mantık da aynıydı.

Başkan Donald Trump, çok kabaca, 2016 seçimlerinde realist fikirleri içeren bir dış politika zemini üzerinde zafere koştu. Trump’ın kampanyası Amerika’nın Soğuk Savaş sonrası ittifak sistemine saldırdı, uluslararası değerlere dayalı müdahaleleri destekleyen liberal enternasyonalizmi aşağıladı ve sıkı sıkıya Amerika’nın temel ekonomik ve güvenlik çıkarlarına odaklanılması çağrısında bulundu. Carnegie Uluslararası İlişkiler Etik Kurulu kıdemli araştırmacısı ve Asya Programı direktörü Devin Stewart, ulusal güvenlik yayın organı “Sallantıdaki Savaş”ta yakın zamanda yayınlanan makalesinde, dış politikada yükselen “Trump Doktrini”nin ciddi ve kritik bir analizini ortaya koydu:

Trump’ın ‘America First’ yaklaşımı, realpolitik ve büyük güçlerin rekabeti fikrine bir geri dönüştür. Amerikan gücünün daha az baskın olduğu bir dönem için daha elverişlidir. Başkan her devlet ile olan ilişkiyi kendi içindeki şartlara göre alıyor. Müttefikler ile çoğu zaman düşman, tehditkar diktatörlerle dost olmasının sebebi de budur.

Teknokrasi, meritokrasi ve bürokratik yaklaşımlar, üst düzey kişisel yakınlık, güven ve sadakat oluşturulmasına yol açıyor. Serbest ticaret ideolojisi, ticareti zenginleşmenin bir aracına dönüştürüyor. Kurumların inşası, her kurumun yararlılığının sorgulanmasının yolunu açıyor. Ahlaki diplomasi, pazarlık edecek herkesle konuşma haline dönüşüyor. Dikkatli konuşmalar sonuç verecek her türl r şeyi söylemeye neden oluyor. Kutsal inekleri korumak, onların öldürülmesine ya da bununla tehdit edilmeye yol açıyor. Açık piyasalar, ABD pazarlarının, askeri gücünün ve göçmenliğin pazarlık payı olarak kullanılmasına yol veriyor. Her ilişki mümkün olan en yüksek avantajın elde edilmesi amacına bağlı oluyor.

Demokrat Parti içindeki bir sol hareketin yükselişi, progresiv bir dış politikanın neye benzemesi gerektiği hususundaki yaygın belirsizliğe dikkat çekti. Trump tarafından savunulan yaklaşımın progresivler tarafından kutlanılacak bir yanının olmadığını söylemeye gerek yok. Onun yabancı karşıtı milliyetçiliği, yozlaşma ve merkantilist politikaların benimsenmesi haklı olarak progresiv değerleri önemseyenleri yabancılaştırıyor. Hal böyleyken, Suudi Arabistan ve İsrail gibi Amerikan müşterilerinin ajandalarını eleştirisiz olarak kabul etmesinin yanı sıra, iç siyaseti manipüle etmek için dış politikayı kullanması Trump’ın realist olma iddiasını önemli ölçüde zayıflatıyor.

Amerikan dış politikasının ne yönde hareket edeceği hala belirsizliğini koruyor. Geçtiğimiz birkaç on yılda, dünyanın tek süper gücü olan ABD, başarısız politikalarının faturasını başkalarına çıkarma ve en az zararla yoluna devam etme hususunda çok şanslıydı. Bununla birlikte, Çin’in yükselişi ve buna eşlik eden küresel iktidar dengesindeki kayma ile birlikte, Birleşik Devletler kendisini, bütünüyle bir zorunluluk olarak daha az iddialı ve daha etkin olan “gerçekçi” bir yaklaşımı kabul etmeye zorlanır halde bulabilir.

“Nihai olarak, ABD bugüne kadar sahip olduğumuzdan daha hassas bir dış politika ile karşı karşıya kalacak” diye tahmin ediyor Walt. “Yegane soru işareti ise, bunun ne kadar süreceği.”

Murtaza Hussain, Gazeteci. Ulusal güvenlik, Ortadoğu, dış politika ve insan hakları konularına odaklaşan yazıları the New York Times, the Guardian ve Al Jazeera English’de yayınlanmaktadır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here