Ana Sayfa 2. Sayı Türkiye Notları Dergisi 2. Sayısı Yayımlandı

Türkiye Notları Dergisi 2. Sayısı Yayımlandı

Author

Date

Category

İttihat-Terakki’ye ilişkin son dönemde bir ilgi artışı söz konusu. Bu durumun ortaya çıkmasındaki başlıca amil galiba tarih bilgisinin çeşitlenmesidir. Bir diğer husus olarak Cumhuriyet sonrası dönemde milliyetçiliğin toplumsal ve siyasal konumlanışının kemalizme göre belirlenmesi dolayısıyla milliyetçi düşüncenin entelektüel açıdan yaşadığı irtifa kaybıdır. Bir ya da birkaç yabancı lisanı okuyup yazabilen, sosyal bilimlerdeki gelişmeleri yakından ve genellikle yerinden takip edip Türk toplumsal yapısına uyarlama eğilimindeki kozmopolit Osmanlı entelektüelleri olarak İttihat-Terakki mensuplarının milliyetçiliği yorumlama biçimleri ve sofistikasyonu ile sonraki dönem milliyetçilerin entelektüel gelişkinlikleri arasında ciddi bir seviye farkının olduğu aşikâr. Bu sebeple de sadece milliyetçiler değil Osmanlıcılar, İslâmcılar ve hatta sosyalistler belli aralıklarla Ziya Gökalp’e dönme ihtiyacı hissetmektedir.

Sağ-muhafazakar cenahta bu tartışmanın açık-örtülü yürümesinde bir popüler kültür ürününün, Sultan Abdülhamid’i konu edinen bir televizyon dizisinin payı oldukça büyük. İngiliz Büyükelçisini tokatlayan, istibdat rejimini evlatlarının güvenliği için kurduğunu savunan, dünyanın dört bir yanına yayılmış istihbarat ağına sahip, sarayından dünyayı yöneten ve bu çerçevede emperyalizme karşı mücadele veren, Siyonizmin temsilcisi Theodor Herzl’ın İmparatorluk bünyesinde teşkilatlanmış masonik yapılarla da işbirliği halinde türlü dalaverelerine direnen; bu direnci dolayısıyla içerdeki maşalar eliyle sürekli devrilmek istenen bir süper kahraman olarak Abdülhamid anlatısı İttihat-Terakki’ye ilişkin açık ya da örtük bir anlayışın da biçimlenmesine, var olan bir takım kanaatlerin de bu çevrelerde daha derine kök salmasına sebep oluyor gibi gözüküyor.

Yelpazenin diğer ucunda ise İttihat-Terakki’ye ilişkin daha acımasız, daha güdümlü bir tartışma yürütülmektedir. Özellikle 1915 olayları üzerinden biçimlenen bu tartışma Türkiye’de gayrimüslimlere ve Türk olmayanlara yönelik “kimlik” politikaları üzerinden serpilmekte ve İttihat-Terakki tartışmasına bir yekun çizgisi çekilerek mesele halledilmektedir. Esasen İttihat-Terakki’ye atfedilen bu “milliyetçi” tavra dönük eleştirel tutum sağ-muhafazakar ve özellikle İslâmcı çevreler tarafından da kabul edilmektedir. Özellikle Araplara dönük uygulandığı savunulan -batı literatüründen aldıkları bir kavram olan- Türkleştirme politikaları dolayısıyla Arapların ayrılma yoluna gittiklerini, diğer Müslüman unsurlarla sonraki dönemde yaşanan uzlaşmazlıkların da tohumlarının bu vesileyle atıldığı iddiası her iki cenahta da kabul görmektedir. Diğer bir deyişle İttihat-Terakki’nin milliyetçiliği esas sorunu teşkil etmektedir. Peki İttihat-Terakki’nin milliyetçiliği ya da batılıların dönem ifadesiyle söylersek Türkleştirme politikası bu çizilen çerçeveye ne kadar yerleşmektedir?

Bu konuda ehil bir sese kulak vermekte fayda var. İttihat-Terakki üzerine yetkin araştırmalarıyla bilinen Hasan Kayalı İttihat-Terakki ve Arap Milliyetçiliği arasındaki münasebetlere odaklandığı metninde şu ifadelere yer vermektedir:

“İttihat-Terakki, din ve cemaat temelindeki bir siyasi temsili reddeden Osmanlıcılığı, adem-i merkeziyetçiliği reddedişi, dini azınlıkların taleplerine ve örgütlenme girişimlerine karşı katı tutumu yüzünden “Türkleştirme”yle yani Türk olmayanları sistematik olarak yerleşik sosyal, siyasi ve kültürel haklarından mahrum bırakmakla suçlanıyordu. İlk suçlama cemiyetin Avrupalı eleştirmenlerinden gelmişti. İmparatorluğun bir Türk hanedan tarafından yönetilmesi yüzünden, Avrupalı gözlemcilerin düşüncesinde Türk, Osmanlı ve Müslüman anlamdaştı.” (s. 97).

Kayalı’nın da tespit ettiği üzere Türkleştirmeden kasıt Türkiye’de Cumhuriyet döneminde beliren İttihat-Terakki muarızlarının anladıkları gibi ırkî bir gönderme taşımıyordu. Özellikle her meselede kendi kavramlarımızla konuşma hassasiyetinden bahsederek tartışma kanallarını tıkayan sağ-muhafazakar çevrelerin İttihat-Terakki eleştirilerinin temelini Avrupaî bir eleştirinin teşkil ettiriyor olduğunu görmek ilgi çekici. Halbuki, sıklıkla Durkheim’ın basit bir mütercimi olmakla itham ettikleri hatta hafifsedikleri Gökalp’in metinlerini sağlıklı bir şekilde okusalardı böylesi bir hataya düşmeyeceklerdi.

Bu noktada İttihat-Terakki’ye ilişkin de Gökalp’in tanımlamasına atıfta bulunarak meseleyi vuzuha erdirmeye çalışalım. Gökalp’e göre “İttihat-Terakki Türk milletinin ruhundan doğmuş bir mefkûre hamlesidir.” Peki bu mefkûre nedir? Mefkûre yıkılmaya yüz tutmuş bir devletin nasıl kurtarılabileceğine ilişkin bir reçete ortaya koyabilmektir. Belki İttihatçıların en önemli muarızlarından İstanbul’daki İngiliz elçiliğinin Baştercümanı Fitzmaurice yazdığı bir mektupta “çılgınlık derecesinde İngiliz taraftarı” ifadesini kullandığı Kıbrıslı Kâmil Paşa’nın şu cümleleri meseleyi biraz daha anlaşılır kılabilir: “Eğer yıkılan bir büyük çadır olsaydı onun yerine tez elden başka çadır kurmak mümkün olurdu. Oysa yıkıntıya uğrayan eski bir yapının işe yarayan kırık dökükleriyle yeni bir bina yapmak 24 saatte olacak iş değildir.” Bu bağlamda Sultan Abdülhamid’in de İttihat-Terakki’nin rolünü kavradığına hükmedilebilir zira 3 Ağustos’ta Padişahla görüşen heyete Sultan Abdülhamid “Bütün millet İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleridir. Ben de başkanıyım. Artık birlikte çalışalım, vatanımızı kurtaralım” diyecektir.

İttihat-Terakki’nin Anayasanın yeniden yürürlüğe konulmasına ilişkin motivasyonuna dikkat edilmelidir. Meşrutiyet’in İlânı ile murat edilen tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla demokratik bir biçimde çalışacak, memleketin bütün sorunlarına çözüm üretecek katılımcı bir parlamenter demokrasidir. Gelgelelim saldırgan ve marjinal ayrılıkçı milliyetçilikler İttihat-Terakki’nin bugünden bakıldığında biraz da naif yaklaşımına beklenen tepkiyi vermemişler; etnisiteye dayalı kimlik vurgusunun ön plana çıkması ve bu bağlamda tatmin olmamış Balkan milliyetçiliklerinin saldırgan ve irredantist söylemleri Osmanlı Baharı getireceğine yönelik büyük umutlarla ilân edilen II. Meşrutiyet’in Osmanlı kışına dönüşmesine kapı aralamıştır. Diğer bir deyişle II. Meşrutiyet’le amaçlanan katılımcı ve barışçıl bir siyasal sistem projesinin çökmesinin sebebi İttihat-Terakki değildir, böyle bir değerlendirme en hafif tabirle kadirnâşinaslıktır. Bu noktada Ömer Naci beyin İttihat-Terakki’ye ilişkin şu notunu hatırlamakta fayda olabilir:

“Bence İttihat Terakki bugüne kadar yaptığı şeyleri yapabilen ve bundan daha iyisini yapması imkanı bulunmayan tarihi manasiyle henüz olmamış – yani kemale ermemiş- bir kuvvettir. Eskiden kaldırılan kazanlarla bu def’a kaldırılan kazan arasındaki yegâne fark, evvelkilerin kaldırdıkları kazandan yalnız kendileri çorba içmeleri, bu def’akilerin de kaldırılan kazan içinden halka aş dağıtmaya çalışmalarıdır. Bu maksatlarında ne kadar muvaffak olurlarsa inkılabı halka doğru o kadar yaklaştırmış, içinde bütün halkın aş yemesi lazım gelen kazanı da o derece millete maletmiş olacaklardır. Ben bizden bundan fazlasını beklemiyorum, sen de bekleme. Eğer bu kadarını yapabilirsek mes’ud olarak geberebiliriz! (…) İttihad-Terakki, yani onu vücuda getiren bizler, tarihin bizim omuzlarımıza yüklemiş olduğu vazifeyi ifa edecek bilgi ve becerme kuvvetine nalik değiliz. Bunun birincisini kültür, ikincisini tecrübe verir. Bizde bunlardan ne birincisi ve ne de ikincisi vardır. İçimizden bunları, bugünkü bizlerden daha iyi temsil eden bir zümre ve bunun başında herkesi arkasından seve seve koşturacak bir monör (meneur), bir hareketçi çıkıncaya kadar tarih bizden daha iyisini beklememelidir.”

İnkılâb-ı Âzim gerçekleştiğinde özellikle İngiltere’nin bu büyük devrim hareketine yaklaşımı durumu biraz daha anlaşılır kılabilir. Osmanlı’ya yönelik yeni politikanın mimarı olan Sir Hardinge, II. Meşrutiyet’in başarılı olması halinde bu durumun Mısır, Hindistan gibi İngiltere açısından son derece stratejik bölgelerde ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda endişeye düşmüştür. Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey de İngiltere’nin mevcut durumda Rusya ve Osmanlı Devleti arasında bir tercih yapma zorunluluğuna doğru ilerlediğini düşünmektedir. Ve daha da önemlisi Grey, İTC’nin Osmanlı Devleti’nde herhangi bir devletin nüfuz kurmasını istemeyen, milliyetçi bir örgüt olduğunu gözlemlemiştir. Bu durumun yarattığı belirsizlik dolayısıyla İngiltere’nin Osmanlı’ya dönük politikası geleneksel elitlerle de irtibatın koparılmaması şeklinde olacaktır. Diğer bir deyişle İttihat-Terakki İngiltere’nin gözünde sömürge ülkelere bir kötü örnek teşkil etmektedir: Kendi kaderini tayin etme arayışında bir aydın hareketi.

Lafı çok dolaştırmadan söylemek icap ederse İttihat-Terakki 1960’larda Türkiye’de bazı kesimlerin de büyük heyecanla karşıladıkları, hararetle destekledikleri “Üçüncü dünyacı” söylemin kurucusu olarak değerlendirilmelidir. Ortaya koydukları program da bu programa yaslanan milliyetçilik de bu çerçevede değerlendirilirse anlamlı olabilir. Tunaya’nın çok yerinde tespiti ile Jön Türk hareketine mensup olanların temel kaygısı “Batı emperyalizminin baskısı karşısında devletin içerisinde bulunduğu kötü durumdan nasıl kurtulabileceğidir.” Beklenti parlamenter, demokratik bir siyasal sistemin inşası olmasına rağmen hem iç siyasal ve toplumsal gelişmeler dolayısıyla hem de uluslararası sistemin krizi dolayısıyla süreç farklı bir yönde ilerlemek durumunda kalmıştır. Ve aslında bu durum da İttihat-Terakki milliyetçiliğinin doğrudan bir neticesidir.

Tom Nairn, Avrupa’da başlayan ve sonrasında birçok topluluğu harcayan modern anlamıyla kalkınma düşüncesinin bütün dertlerin nedeni olduğu düşüncesindedir. Kalkınma düşüncesi harcayamadığı toplulukları susturulma karşısında süregiden bir başkaldırıya yöneltmiştir. Bu başkaldırı milliyetçiliktir.

Milliyeçilik “geri kalmış” kültürlerin ve halkların birbiri peşi sıra modernitenin güçlerini ve yararlarını kendi amaçları uğruna benimseme çabasıydı. Geri kalmış olarak yeniden tanımlanmış olmaları ışığında ilerlemeyi arzuladılar.

Bu kalkınma düşüncesi Üçüncü dünyada tüm kaynakların seferber edilmesi gerekliliğini beraberinde getirecektir. Diğer bir deyişle bu ülkelerdeki milliyetçilik geniş tabanlı bir koalisyon talep edecektir. Nairn’in “Marksizmin Alexis de Tocqueville’i” olarak nitelediği Gramsci’ye göre herhangi bir yeni devlet biçimi dayatma ve güç ile değil gerçek bir toplumsal ve kültürel hegemonya üzerine kurulacaktır. Etkili bir hegemonyaya ulaşmanın yolu ise 1917’de Bolşeviklerin yaptığı gibi çarpıcı manevra savaşı değil uzun ve kademeli bir mevzi savaşıdır.

Milliyetçi liderlik kendisinden siyasi ve askeri olarak güçlü bir sömürgeci ülkeyle karşılaşmışsa saf bir askeri çözüm seçeneğine sahip olmayacaktır. Böyle bir durumda halk kitlelerinin büyük bir kısmına yayılmış koordineli ve uzun süreye yayılan bir siyasi askeri stratejiye dayanmak durumundadır. Böyle bir durumda milliyetçi liderlik bir manevra savaşı veremez, mevzi savaşı vermek durumundadır ve büyük köylü kitlelerinin de milliyetçi bir siyasi program altında toplanmaları sağlanmalıdır. Bu noktada milliyetçi liderlik köylü kitlelerinin değişime direnen geleneksel kültüre bağlılıkları ve kapitalizm öncesi egemenlik biçimlerine bağlılıkları dolayısıyla bir çelişkiyle karşılaşacaktır. Böyle bir durumda sömürge ülkelerdeki pasif devrimin karakteristik biçimi mümkün olan en geniş halk kitlesini bir araya getirme ve bir ulus-devlet kurma fikrine odaklanan siyasi-ideolojik bir program ortaya koyma şeklinde gelişir. Ancak geniş tabanlı bir ittifak söz konusu olduğu için iki hususa çok dikkat edilir: Otoritenin kurumsal yapılarında radikal bir girişim olmaz ve kapitalizm öncesi egemen sınıflara doğrudan saldırıda bulunulmaz.

Bu bağlamda Chatterjee milliyetçi düşüncenin paradigmatik biçimini alması için geçmesi zorunlu üç evreden bahsetmektedir: Kalkış evresi, manevra evresi ve varış evresi.

Kalkış evresi milliyetçi bilincin aydınlanma sonrası oluşan rasyonel bilgi çerçevesi ile karşılaşması evresidir. Esasen doğunun geleneksel kültürlerinin bu çerçeveye yabancı olduğu ve bu çerçeveye sahip olanlara boyun eğmesi gerektiği düşünülür ancak milliyetçi düşünce bu yargının değişmez olmadığını iddia etmektedir. Dolayısıyla kalkış evresinde milliyetçi düşünce batının üstünlüğünün onun bilimi ve teknolojisinden kaynaklandığını ileri sürer.

Manevra evresinde pre-modern dönemden kalan ilişkiler ve popüler unsurlar anti-sömürgeci davaya kazanılmaya çalışılırken diğer taraftan bu unsurların devlet yapısından ayrıştırılması gerekir. Bu evrede manevra savaşı ve mevzi savaşı birlikte yürütülür.

Varış evresi milliyetçi düşüncenin gelişiminin tam biçimine ulaştığı evredir. Dolayısıyla milliyetçilik artık bir düzen söylemi, iktidarın rasyonel örgütlenmesinin söylemidir. “Varış evresindeki milliyetçi düşünce kendi yaşam tarihini dile getiren pasif devrimdir.”

Türkiye Notları ikinci sayısını yukarıda kısaca aktarılmaya çalışılan özgünlükleri ve Cumhuriyet Türkiyesinde İttihat-Terakki’ye ilişkin inşa edilen bilginin tutarsızlıkları sebebiyle İttihatçılara ayırdı. İttihatçılık bu coğrafyada temennasız var olabilmenin mücadelesi olarak değerlendirilmeli. Ve bu değerlendirme günlük siyasal pozisyonları tahkim için kullanma kolaycılığı ile olmamalı. Bunu sağlayabilmek için özellikle isimler üzerinden gidilmeye gayret edildi. İsimler üzerinden hareket edilmesinin bir diğer sebebi Ömer Naci Bey’in İttihat-Terakki’yi tarif ederken kurduğu şu cümlelerdir:

“İttihad ve Terakki kırk mecnundan mürekkep bir heyettir. Talat aklü’l- mecanindir, Hüseyin Cahit kalemü’l-mecanin, Kemal hesabü’l-mecanin, Ziya Gökalp kitabü’l-mecanin, Enver seyfü’l-mecanin, ben lisanü’l-mecanin, Yakub Cemil de mecnunu’l-mecanin”

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments