Türkiye Notları Dergisi’nin 3. Sayısı Yayımlandı

0
61

Türk aydını üzerine konuşmak için evvela ondan ne anlaşıldığını tespit etmek gerekir. Türk aydını denildiğinde bir sosyal sınıftan mı yoksa bir sosyal fenomenden mi bahsediyoruz? Neredeyse tüm sosyal bilimcilerin üzerinde uzlaştıkları husus bu kimselerin yani aydınların en belirgin vasfının okur-yazarlık olduğudur. Veya bu aydının tarih sahnesindeki serencamını tasvir edebilmek için çok kaba bir başlangıç aralığı belirlemek gerekirse bunu nasıl tarihlendirmek gerekir? Örneğin Aşıkpaşazade bir Türk aydını olarak değerlendirilebilir mi? Ya da Niyazi Mısrî? Dolayısıyla Nizamülmülk’le Midhat Paşa aynı sosyal grubun farklı dönemlerdeki temsilcileri olarak ele alınabilir mi?

Aydını tanımlamada tikelci eğilimlerden ve evrenselci eğilimlerden bahsetmek mümkündür. Tikelci eğilimler aydını kendine özgü eğilimleriyle nev’i şahsına münhasır özel bir figür olarak anlama eğilimindedir. Tikelci eğilimlerin aydını tanımlamada dayandığı unsurlar ise muhalefet etme, farklı olma ve politika dışılıktır. Açıktır ki bu yaklaşımlarla aydın bir kolektif-hiyerarşik toplumsal örgütlenme formunun kalıplarına sığmayacak kadar bireysel ölçekte değerlendirilmektedir. Dolayısıyla aydın bir yandan siyasal-toplumsal yaşamdaki olumsuzluklara karşı mücadele yürüten kimse iken diğer taraftan bu rolün de etkisiyle kendisini nesnel gerçekliğin üstünde ve dışında konumlandırabilmektedir.

Evrenselci yaklaşım ise aydını kolektif öznelerle ilişkileri bağlamında yerine getirdiği siyasal, kültürel, ideolojik işlevlere göre biçimlenen kamusal bir figür olarak değerlendirme eğilimindedir. Bu bağlamda yapısalcı teoriler aydını öznel ve iradi ilişkilerinden soyutlayarak yapıların taşıyıcısı olarak değerlendirmektedir. Bir başka örnek faşizmde bulunabilir. Faşizm aydını ideolojiyi kitlelere aktaran bir propoganda aygıtına indirgenmektedir.

Çok açık ki aslında aydın derken bir modern dönem figüründen bahsediyoruz. Jacques Le Goff Ortaçağda Entelektüeller başlıklı eserinde aydının ortaya çıkabilmesi için modern kent yapılanmasının, bu kent yapılanmasıyla birlikte işbölümü ilişkilerinin dönüşümünün beklenmesi gerektiğinden bahsetmektedir. Eğer mesele bu zaviyeden yani Avrupa-merkezci bir yaklaşımla ele alınırsa Osmanlı’da aydın denen sosyal grubun ortaya çıkışını ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına dönemlemek mümkün olacaktır. Aydın üzerinden geçmişte ve bugün sürdürülen tartışmalar dikkate alındığında bunun işlevsel bir analiz çerçevesi sağladığı da iddia edilebilir.

Hem Türk aydınının hem de Türk aydını üzerine tartışmaların süreklilik gösteren iki meselesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunlardan ilki Batılaşma, modernleşme, asrileşme meselemizdir. Hem siyasal hem de toplumsal olarak bu süreç nasıl başarılacaktır ya da bu sürecin olumlu-olumsuz yönleri nelerdir tartışması bugün de sürmektedir. Bir diğer kadim meselesi ise çökmekte olan devletin nasıl kurtarılacağına ilişkin tartışmadır. Bu süreçte aydına ne gibi bir rol düşmektedir? Her iki tartışma da Türk aydınının belirgin bir vasfını aslında ele vermektedir: Türk aydını daima siyasal olanın içerisindedir ve onunla teması yaklaşımlarını biçimlendirmektedir. Dolayısıyla çok büyük bir kısmında süreklilik gibi bir dert de bulunmamaktadır ya da siyasal olanla kurulan sert angajman böyle bir iddia var olmasına rağmen sürekliliği imkansızlaştırmaktadır. Diğer taraftan bu durum Türk aydını üzerine çalışmak açısından da olağanüstü verimli bir anlam dünyasının kapısını aralamaktadır.

Bu “süreksizlik” içerisinde temel meselenin “devletin kurtarılması” olması aslında özde bilinçli ya da bilinçsiz bir milliyetçiliğin varlığına daha doğru bir ifadeyle bizi bir milliyetçi öze götürmektedir. Julien Benda’nın “aydının ihaneti” olarak değerlendirdiği meseleden bahsettiğimiz anlaşılmış olmalı. Ulus-devletler, milliyetçilikler çağında Osmanlı-Türk aydınları da farkında olarak ya da olmayarak kendi ulus-devletinin sınırlarını çizmenin, bu sınırlar içerisinde kalan kitleye bir kimlik (hem kafa kağıdı olarak hem de kolektif bir bilinç olarak kimlikten bahsediyoruz) vermenin arayışında olmuştur. Bu da onun ya çok önemsenmesi ya da çok eleştirilmesi sonucunu doğurmuştur.

Türkiye Notları dergisinin üçüncü sayısında büyük ölçüde Türk aydınının izini sürdük. Farklı dönemlerde siyasete, topluma yaklaşımları üzerine bir çerçeve ortaya koymaya çalıştık. Onur Bayrak Türk aydını ve Türk okumuşu kavramsallaştırmaları üzerinden bir analiz geliştirmeye çalıştı. Öner Buçukcu düşünsel anlamda özgün olduğunu düşündüğü bazı aydınlarda bu özgünlüğü sağlayan özün peşine düştü. Oğuz Bilge Güngördü hem Türk düşüncesinde hem de Türk siyasal hayatında sıkça bahsedilen Kadro dergisi üzerine bir makale hazırladı. Güngördü’nün yazısı Erkan Şen’in Yön dergisi üzerine hazırladığı makale ve Yunus Şahbaz’ın 1960’lı yıllar Türk düşüncesi üzerine yazısı ile okunmalı. Ömer Baykal Attilâ İlhan üzerine bir çalışmayla dergimizin bu sayısına katkıda bulunurken Muhammet Safa Karataş özgün bir düşünür ve büyük kültür adamı Metin Erksan üzerine dikkate değer bir makaleyi okuyucularımızla paylaştı. Halil İbrahim Gürel’in Besim Dellaloğlu ile yaptığı mülakat önemli meselelere temas ediyor. Hem Gürel’in hem de Dellaloğlu’nun dergimize katkılarının devam etmesini umuyoruz.

Mahmut Hakkı Akın geçen sayımıza bir katkı olarak da değerlendirilebilecek bir metinle katkı sağladı. Serbest Cumhuriyet Fırkası olayını aynı zamanda İttihatçıların tasfiyesi sürecinin devamı olarak değerlendiren makale önemli. Kadriye Gözübüyük Çavdı, üzerine bir de yüksek lisans çalışması gerçekleştirdiği Töre dergisi etrafında Türk milliyetçiliğine ilişkin çıkarımlarda bulunuyor. Ayyüce Dalkılıç Gazi Üniversitesi üçüncü sınıf öğrencisi genç bir arkadaşımız. Dergimiz yayınlanmaya başladığından beri özellikle üniversite öğrencisi genç arkadaşlarımızın dikkatli takibi altında. Bizimle makalelerini paylaşmak istemelerinden büyük mutluluk duyuyoruz ancak bir metin yayınlamanın büyük bir sorumluluğu taşımak anlamına geldiğinin de farkında olmalarını umuyoruz. Dalkılıç’ın makalesi bazı eksiklerine rağmen iyi bir örnek olduğu için bu sayıda neşredildi. Bu evsafta makaleleri dergimizde neşretmeye devam edeceğiz.

Bu sayıda Türkiye’de dikkat çekmeyen İskoç bilimadamı/düşünür olan Tom Nairn’le yapılan bir mülakatı sizinle paylaşıyoruz. Nairn Marksist bir İskoç milliyetçisi. Türkçeye İletişim yayınları tarafından kazandırılan Milliyetçiliğin Yüzleri başlıklı çalışması entelektüel kamuda ciddi bir yankı bulmadı. Halbûki Türkiye’de bazı sosyalistler Nairn’den çok önce Nairn’in savunduğu şeyleri savunuyorlardı. Nairn’in düşünsel serüvenini didikleyen mülakat Avrupa düşüncesi, Avrupa Marksizmi üzerine de önemli veriler içeriyor. Bu vesileyle makalenin Türkçe tercümesine izin veren Scott Hames ve William Storrar’a teşekkürlerimizi birkez daha ifade etmek isteriz.

Semih Akşeker mimarimiz ve uygarlığımız, Zeynep Buçukcu Türk dilinin incelikleri üzerine düşünmeyi sürdürüyor. Turgay Ovalı ise Kent Distopyaları başlığı taşıyan oldukça dikkat çekici bir makaleyle bu sayımıza katkıda bulundu. Türkiye Notları’nın üçüncü sayısına çok değerli bir katkı da Yasin Sarı’dan geldi. Sarı’nın 2018 yılının son günlerinde Kaknüs Yayınlarından yayınlanan kitabının iran’da Bir Futbol Klübü Traktör Sazi başlıklı çalışması hem İran’da gündelik hayatın siyasetini hem de İran Türklüğünün reflekslerini anlamak açısından önemli bir referans kitap olacak. Kendisi bu sayımıza kitabının özünü oluşturan bir makaleyle katkıda bulundu. Belki de bu makaleyi kitabı anlamak için bir yol gösterici olarak değerlendirmek daha uygun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here