Türkiye’de Devlet Geleneği

0
87

Devlet teşkilatlanmasının toplumla olan ilişkisini kısıtlı birtakım yönleri ile ele alacağımız bu yazımızda öncelikle devlet olgusunu, toplum üzerindeki etkinlik düzeyine ve onunla kurduğu ilişkiye göre açıklamaya çalışıp akabinde Osmanlı devlet geleneği ile bunun devamı ve mirasçısı olan Türkiye inceleme konumuz olacaktır. Çerçevesini bu şekilde çizeceğimiz yazımızda Türk devlet geleneğini anlamaya çalışacağız.

Aşkıncılık ve Araçsalcılık

Günümüz kavramları ile ifade edersek; devlet olgusu belirli bir siyasal kültürün ortaya çıkmasına yol açar ve siyasal kültür bu olgu çerçevesinde şekillenir. Bu bağlamda temel olarak “devlet olgusu” kavramını incelersek, karşımıza aşkıncı ve araçsalcı olmak üzere iki tip olgu çıkar. Aşkıncılık, insanın ahlâki bir topluluğa ait olduğu inancını; araçsalcılık ise insanın bir çıkar topluluğuna ait olduğu inancını ifade eder. Birincisinde topluluk, bireye önceldir ve kurumlar tek tipli yani üniterdir; ikincisinde ise birey, topluma önceldir ve özgürlük, çoğulculuk gibi kavramlar esastır.

Aşkıncı devlet de kendi içerisinde ılımlı ve aşırı olmak üzere ikiye ayrılır. Ilımlı aşkıncı yönetim biçimlerinde, belirli bir konsensüs -yani belirli ortak normlar- mevcuttur ve devlet bunun etrafında kurumsallaşırken; aşırı aşkıncı yönetim biçimlerinde devlet, yönetenin şahsında yapılanır.

Araçsalcı devleti de aynı şekilde kendi içerisinde ikiye ayırabiliriz. Ilımlı araçsalcı yönetim biçimlerinde uzlaşmanın ortaya çıkabilmesi adına bireyin davranışları belirli temellere dayanarak sınırlandırılırken yani çoğulculuğa, kuvvetler ayrılığına önem verilirken; aşırı araçsalcı yönetim biçimleri yine demokratik, bireye önem veren ancak çoğunlukçu bir yapı mevcuttur.

Elbette yukarıda bahsettiğimiz birçok kavramın temeli iki veya üç asrı aşmamaktadır bu sebeple Osmanlı İmparatorluğunu incelerken bunu gözönünde bulundurarak, o günün kavramlarıyla incelemeye gayret etmemiz lazımdır.

Osmanlı Klasik Çağı’ndan 19. Yüzyıla

Osmanlı İmparatorluğunun toplum ile ilişkisini değerlendirirken hem tarihsel olaylara göz atacağız hem de değerlendirmelerimizde olası bir anakronik durumun ortaya çıkmaması için o günü, o günün kavramlarıyla değerledirmeye dikkat edecegiz, bu yüzden bu ilişkiyi tartmada kullanacağımız kavram “adalet” olacaktır. Çünkü “adalet” fikri Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük önem verdiği bir yönetim ilkesidir. Bu kavram Osmanlı devlet ideolojisinin temel unsurudur. Osmanlı tarihçileri bunu bir “hakkaniyet çemberi” şeklinde şöyle şemalaştırmıştır: “Mülk (egemenlik) ve devlet, asker ve devlet adamıyladır. Ve devlet adamı, mal ile bulunur. Mal, reayadan husule gelir. Reayanın ahvali adalet ile tanzim olunur. “Bunu biraz daha açmak gerekirse: Asker olmadan devlet ya da egemenlik olmaz, askere sahip olmak serveti gerektirir, servet uyruklardan toplanır, uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilir, şu hâlde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz ama adalet olmadan devlet de olmaz.[1]

Osmanlı klasik çağının en parlak döneminde, bu fikirler devletin felsefesini oluşturmuştur. Burada da görüleceği gibi Osmanlı klasik çağı boyunca bir “hikmet-i hükümet” anlayışı mevcuttur ve yönetici zümreler her zaman için öncel olmuştur hatta Padişahın otoritesi öylesine mutlaktır ki devletin bütün mekanizmasına nüfuz eder. Ekonomik ve siyasal mekanizmalar doğrudan merkezle ilintilidir. Ekonomik anlamda dahi var olan merkeze olan bu bağlılık her zaman toplumda ilişkilerin dikey yönlü olmasına sebebiyet vermiştir. Bir tarafta yönetici grup vardır diğer tarafta ise yönetilenler. Şerif Mardin’in deyişiyle ara kurumların olmayışı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki aşkıncı durumu açıklar.[2]

Modernleşme adımlarının başlangıcı olarak kabul edilen II. Mahmut dönemi; yönetilenleri “reaya” olmaktan çıkarıp “tebaa” ya da “halk” yapan, kapıkulluğunu kaldırıp ırk ve din farkı gözetilmeksizin resmi kıyafet gibi uygulamalarla sivil bürokrasi olgusunu getiren, askeri teşkilatın yenilendiği, sürekli meclislerin kurulduğu (Meclis-i Umur-u Nafia- Yararlı İşler Meclisi) bu dönem bile aşkıncı, paternalist nitelikler taşımaktadır. Çünkü II. Mahmut, özellikle şu fikrin güçlü savunucusu oldu: “Reform, ancak padişahın hem merkezde hem de yerel düzeyde tüm rakip güçleri ortadan kaldırıp iktidarı tam anlamı ile ele geçirmesi durumunda mümkün olur”[3] Böylece sivil bürokrasiyi daha etkin çalışır hale getirmiştir ancak bu kurumu daima kendi mutlak kontrolü altında tutmak istemiştir.

Gözümüzü bir başka döneme, II. Abdülhamid dönemine çevirirsek burada da göreceğimiz tablo aynı olacaktır.  Sultanın topluma kabul ettirmek istediği düzen, modernleşmenin teşvik edildiği fakat özgürlükçü aşırılıkların reddedildiği ahlaki bir düzendi.[4] II. Abdülhamid modernist bir padişah olmakla birlikte, kitlelere paternalist bir anlayışla kendi yönetiminin kutsallığını vurgulamıştır. Modern okulların açıldığı, bu modern okullar sayesinde batıyı modern anlamda tanıyan yeni anayasal rejimi inşa eden Jön Türkler’in yetişmesini sağlayan bu dönem bile Abdülhamid’in ve akabinde devletin oldukça aşkın olduğu bir dönemdir. Uygulanan sansür oldukça fazladır. Özellikle liberalizm, milliyetçilik ya da meşrutiyetçilikle ilgili şeylerin konuşulması ve tartışılması yasaklanmıştır. Abdülhamid’in kontrolünün üst düzeyde olduğu bu dönemde Jön Türkler’in hürriyet ve özgürlük düşünceleri de en üst noktasına ulaşmıştı. O kadar ki bazı Osmanlı subay ve aydınları Rus Çarı tarafından idam ettirilen Rus teğmeni Schmidt’in ailesine yolladıkları gizli mektuplarda, despotizme karşı çıkan bu kişinin anısının kendileri için Kâbe kadar kutsal olduğunu yazacaklardı.[5]

 Sultan için kendi şahsına sadakatin öncelikli bir endişe haline gelmesiyle rüşvet ve adam kayırmacılık ayyuka çıkmıştı; haddinden fazla eleman istihdamıyla muazzam şekilde şişirilmiş devlet daireleri buna fazlasıyla olanak veriyordu.[6] Aynı zamanda modern okullarda yetişen mektepli subayların liberal görüşlerinin farkındaydı ve bu sebepten alaydan yetişmiş modern askerlik bilimine dair bilgisi olmayan kimi de okuma yazma dahi bilmeyen alaylı subaylara güveniyordu. Bu durum da asker içinde bir “mektepli” ve “alaylı” çekişmesi yaratmıştı. İşte bu gerginlikler modern okullarda yetişen Jön Türk’lerin anayasal zemin ve reformlar ile devleti rasyonel bir yapıya kavuşturma talebini doğurmuştur. Ancak burada akla hemen şu soru gelecektir; “Peki hürriyet iddiasıyla gelen, meşruti yönetim ve yeni anayasal rejim ile padişahın gücünü sınırlamayı vaadeden Jön Türkler, iktidara geldiklerinde mirasçısı oldukları devlet geleneğini değiştirmişler ya da değiştirebilmişler midir?”

Tarihsel-Toplumsal Arka Plan

Jön Türkleri, Feroz Ahmad “orta-alt sınıf” ve “yeni doğmakta olan profesyonel sınıf” olarak tanımlar. Aslında baktığımızda Jön Türkler’i, II. Abdülhamid’in kurduğu modern okullarda yetişmiş, Batı tarzı eğitim almış ve Batıyı tanıyan, burjuva zihniyetine sahip alt ve orta sınıf olarak genişletebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu eşine az rastlanır bir kozmopolit yapı üzerine kuruluydu. Toplumu yirmi kadar milliyetten oluşan, hanedanı kısmen Türk, ordusu Türk ve Arnavut, din uleması Türk ve Arap, tacirleri Rum, Ermeni ve Yahudi olan, diplomasisi Ermeni ve Rumlarla yürütülen, üst sosyal sınıfları Farsça ve Fransızca eğitim gören bu devlet, tam bir imparatorluk özellikleri taşıyordu. Genellikle göz önüne alınmamasına rağmen, Müslüman öğelerin ulusal bütünleştirilmesi, gayrimüslümlerin birleştirilmesi kadar sorun yaratıyordu.[7]

Bu dönemde yani Osmanlı İmparatorluğu’nun son 30 yılında, İmparatorluğun karşı karşıya kaldığı iki temel problem vardır. Birincisi İmparatorluğun topraklarının korunması ya da toprak kaybının önlenmesi, ikincisi çeşitli kütürel yapıya sahip İmparatorlukta ortak bir kimlik algısının inşa edilmesidir. Bu problemler çerçevesinde Jön Türkler’in arayışı ortak kimlik inşa etmekti. Bunun da ancak yönetsel reform ile olacağına inanıyorlardı. Aralarında fikrî farklılıklar olmakla birlikte hepsinin ortak paydası, ortak kimliğin yönetsel reform ile inşa edilebileceği düşüncesiydi.

Jön Türkler’in bu “imparatorluğu kurtarma” kaygısı içinde farklı kurtuluş reçetelerine başvurduklarını görebiliriz. Aslında bu çaba; o dönemde “ulus devlet” oluşumunu tamamlamış devletler arasında, “imparatorluğu ayakta tutacak alternatif çözümler bulunabilir mi”nin arayışıdır. Bu amaçla ortak bir konsensüs oluşturulması gerektiğini düşünen Jön Türkler, 1876’da ilan edilen ancak yürürlülükten kaldırılmış olan Kanun-i Esasi’yi yeniden etkin kılmak istemişlerdir. Bununla birlikte yaratılacak “yurttaşlık” anlayışı ile ortak bir “Osmanlıcılık” paydası oluşturulacak, herkes için objektif ve tarafsız yasaların getirilmesi ve Padişahın sınırlandırılması olası isyanların da bu konsensüs ile aşılacağını ve “Osmanlı Milleti”nde yaşayan bütün kültürlerin bu anayasa altında birleşeceği umud edilmiştir.

İlk örgütlü muhalefet, II. Abdülhamid’in açtığı modern bir okul olan Mekteb-i Tıbbiye’de, İttihad-ı Osmani Cemiyeti ismiyle kurulumuştur. Daha sonra pozitivizmden etkilenen bu grup cemiyetin ismini İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirmişlerdir. Yani “Osmanlıcılık” anlayışını temsil eden “birlik” ve grubun pozitivist yönünü ortaya koyan “ilerleme”. Paris’te, İstanbul’da ve çeşitli farklı vilayetlerde örgütlenen bu grubun içinde bir şahsiyet vardır ki o da Jön Türkler’in çoğunun düşüncesinden farklı olarak, liberal görüşlere sahip olan Prens Sabahattin’dir. Prens Sabahattin, buraya kadar anlattığımız ve göstediğimiz örneklerdeki gibi değişim ve ilerlemenin motorunu devlet olarak gören devletçi ve aşkıncı zihniyetin tersine değişimin ve ilerlemenin motorunu devlette değil bireyde görüyor, serbest girişimin gücüne inanıyordu. Burada farkı daha net bir biçimde şöyle ortaya koymalıyız; Jön Türkler parlamentonun yeniden açılmasını, Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe girmesini, savunsalar da otokrasi karşıtı söylemlere sahip olsalar da demokrat değillerdir. Çünkü Batı literatüründe etkilendikleri kişiler, Fransız düşünür Gustave Le Bon gibi elitist kişiliklerdir. Özellikle Fransız düşünürlerden o denli etkilenmişlerdir ki İttihat ve Terakki; Fransız Devriminin ifadesi olan “liberté, égalité, fraternité” yani “özgürlük, eşitliki kardeşlik” kavramına “adalet”i ekleyerek bunu millileştirmiştir.[8] Kısaca şöyle açıklamak yerinde olacaktır; Jön Türkler ve onların örgütlenmesi olan İttihat ve Terakki, sekülarist ve rasyonalist ancak otoriter ve seçkinci dünya görüşüne sahiptirler. Batı’da gelişen normlar ve bununla birlikte gelen kurumsallaşmalar, Batı’yı tanıyan, Osmanlı İmparatorluğu’nda modern okullarda yetişen Jön Türkler; keyfiliğin bir anayasal sistem ile engellenmesi, yargısız infazın kaldırılması, herkesin bu anayasa önünde eşit konuma getirilmesini talep etmişlerdir. Hatta öyledir ki, Jön Türkler bir yandan ortak konsensüsün sağlanmasına kafa yorarken diğer taraftan da İmparatorluğu birçok alanda modernleştirmek, onu askeri, mali ve teknik anlamda vahim durumundan kurtarma çabası içindeydiler. Bu dönem oldukça yoğun ve zor bir dönemdir. Çünkü bir yandan geleneksel imparatorluğun temel idari sistemi değişime uğruyor, bir taraftan kapitalistleşmiş ve sanayileşmiş Batıya yetişilmeye gayret ediliyor, her şeyden önemlisi de bu ekonomik imkansızlıklar ve toplumun sıkıntıları arasında reformlar başarılı kılınmaya ve İmparatorluk yıkılmaktan kurtarılmaya çalışılıyordu.  İşte böyle bir ortamda, burjuvanın olmadığı, kapitalistleşememiş, sanayileşememiş, kentsel dünüşümünü tamamlayamamış bir toplumda reformlar kimin eliyle gerçekleştirilebilirdi? Elbette ki kendini yetiştirmiş, toplumun diğer kesimine göre iyi bir eğitim almış sınırlı bürokrat, yönetici eliyle yani devlet eliyle gerçekleştirilebilirdi. Her ne kadar meşrutiyet ve anayasal girişimler olsa dahi bu dönemde de geleneksel toplumlarda olduğu gibi bürokratik örgütlenme özelliği devam etmiştir, etmek zorunda kalmıştır.

İttihat ve Terakki İktidarı Döneminde 1909 Karşı Devrimi’nin Türk Siyasi Hayatındaki Yeri

12-13 Nisan 1909 yılında başkentte İslam ve Şeriat adına patlak veren bu isyan yahut karşı devrim; Türk tarihinde 31 Mart Vakası olarak adlandırılmıştır. Bu isyan on bir gün süren, uzun soluklu olmayan bir isyan olsa da Türk siyasi tarihinde zihniyet dünyamızda önemli izler bırakmıştır. İsyancıların sözcüsü altı talep sunmuştur. Bunlar: Sadrazamın, Harbiye ve Bahriye bakanlarının görevden alınması; Meclis-i Mebusan’ın İttihatçı ve pozitivist lideri Ahmet Rıza’nın yerine başkasının atanması; İstanbul’daki bazı İttihatçı mensuplarının sürgün edilmesi, şeriatın yeniden uygulamaya konulması ve isyancı birlikler için genel af çıkarılması olmuştur. İsyan başarılı olmuştur ve hükümet istenilenleri yerine getirmek zorunda kalmıştır. Bu isyana birçok sebep gösterilebilir. Bunları kabaca sayarsak; Abdülhamid döneminde jurnalleri ile bilgi sağlayanların, devlet dairelerindeki fazla istihdama sebebiyet veren çalışanların işsiz kalması, asker içindeki alaylı- mektepli sürtüşmesi sonucunda mekteplilerin iktidara gelmesiyle alaylı subayların pek çoğunun görevden alınması ile birlikte seküler politikalara ulemanın karşı çıkması, siyasal tartışma ortamının abartılı ve ılımlı olmayan bir hal alması olarak dile getirmemiz yerinde olacaktır.  İsyan daha ilk günden gerici, anayasa karşıtı olarak adlandırılmıştır. Daha sonra isyana karşı çeşitli propandalar düzenleyen İttihat ve Terakki, Hareket Ordusu’nun da başkente 22 Nisan sabahı ulaşmasıyla isyanı bastırmıştır.

Bu isyan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gözünde reform karşıtı olarak yer almış, irticai bir hareket olarak görülmüş, çevreye karşı kuşkuyla bakılmasına neden olmuş, Türk siyasi tarihinde de sonraki yıllarda çevreye karşı duyulan kuşkunun kanıtı olarak gösterilmiş yahut benzer olayların da irticai olaylar olarak adlandırılmasına sebebiyet vermiştir. Bunun böyle anlaşılmasındaki sebep sadece İttihat ve Terakki’nin bu tip hareketleri irtica olarak adlandırmasından dolayı değil, aynı zamanda Osmanlı klasik döneminin şaşalı günlerindeki kadim değerlere dönüşün kurtuluş olduğuna inanan gelenekçi kitleler olmuştur. Çünkü bu gelenekçi kitle ne zaman ki ekonomik ya da siyasal yahut bekâ sorunu yaşasın daima bu kadim değerlere sarılma eğilimi göstermiştir. Osmanlı klasik döneminin kadim değerlerine dönülürse o şaşalı günlere de dönebileceğine inanmıştır. Dini bir kaygıdan ziyade geleneksel bir kaygıdır esasında. Sonralarda da fundamentalizm yani köktencilik olarak ya da irtica olarak bu hareketler anlaşılmaya devam etmiştir.

Balkan Harbi Sonrası Aşkıncı Devlet

Balkan Harbi sonrası dönemde artık farklı etnik ya da dini gruplarla beraber yaşama ve “Osmanlı Vatanı” ideali ortadan silinmeye başlamış, bunun imkânsızlığı anlaşılmış, kaybedilen toprakların üzüntüsü içinde birçok bölgeden göç ederek gelip İttihat ve Terakki’ye katılan birçok Türk genci, özellikle devleti kurtarma ihtirası ile bürünmüş tek odak ve gündem bu haline gelmiştir. Aynı zamanda bu dönem artık İttihat ve Terakki’nin de milliyetçiliğini ortaya koymaya başladığı dönemdir. Modern devletin “asker millet” üzerine kurulması gerektiği ve devlet gücünün yalnızca asker millet yaratılarak garanti altına alınabileceği yani Türklerin bir asker millet olması gerektiği fikri Balkan Harbi sonrasında İttihatçı medyanın oldukça kullandığı bir söylem haline gelmiştir.[9] Hattâ bu fikir Cumhuriyet Dönemi’nde de devam edegelmiş, Türk Milleti’nin asker bir millet olduğu söylemleri oldukça artmıştır. Özellikle Peyami Sâfa’da bunu görebiliriz. Birçok yazısında “asker millet” vurgusu yapmıştır. Aslında burada gördüğümüz şey, Türk toplumunda reformların motoru devlet olmakla birlikte askerdir de. Bu yüzden günümüzde hala tartışılan bir mesele olmaktadır “askeri vesayet”.  Reformlara asker sınıfının öncülük etmesi sebebiyle devletin aşkıncılığı “askeri vesayeti ya da aşkıncılığı” halini de almıştır. Yine bu sebeptendir ki her zaman kurulan yeni rejimin yahut reformların koruyuculuğu da askere verilmiştir.

Tekrar konumuza dönecek olursak, Balkan Harbi sonrası dönemde Jön Türk’ler dört farklı ihtirasa sahip olmuşlardır. Bunlar; irredantizm (kaybettiği toprakları geri isteyen), Pan-Türkçü hayalcilik, Kızgınlık, Anadolu’nun gerçek Türk anavatanı olarak keşfi. Özellikle 1912 sonrasında Türklerin gerçek yurdu olarak Anadolu kucaklanmıştır.

Cumhuriyet’in Kuruluşu ve Teceddüt Fırkası

Türkiye Cumhuriyeti hem iç hem dış çatışmaların ortasında son derece heterojen bir sosyal ortamın içerisinde doğmuştur. Bir yandan modern devlet inşası için çaba gösterilirken bir taraftan da ulus devlet inşası için çaba gösterilen bu dönemde, İttihat ve Terakki’nin I. Dünya Savaşı sonrası dönemde cemiyetin önde gelen şahsiyetlerinin ülkeyi terketmesi sonrasında İttihat ve Terakki’nin devamı olarak kabul gören Teceddüt Fırkası’nın parti programına göz atmak bize Cumhuriyeti kuran Atatürk ve ekibi ile İttihat ve Terakki’nin fikirleri arasındaki benzerliği ortaya koymak adına önemlidir. 175 maddelik ayrıntılı bir şekilde hazırlanan bu parti programı aslında bu denli ayrıntılı oluşuyla adeta bir anayasa niteliğindedir. Bir diğer taraftan da bize İttihat ve Terakki’nin devletle ne denli özdeşleştiğini ve bu parti programında, devletin oturtulması istenen temellerinin Cumhuriyet’in oturduğu temellerle paralelliğini ortaya koymaktadır. Burada Jön Türkler ile Kemalist kadrolar arasındaki fikri ve zihni bağı daha yakından göreceğiz.

33 maddeden oluşan ilk bölümde, Osmanlı devlet düzeninin, kurumsal unsurlarının temeli ortaya konulmaktadır. Egemenlik, hanedanın rolü, devletin dini ve dili ile ilgili meselelere de yer verilmektedir. 22. madde, saygınlık ifade eden Paşa, Bey, Efendi gibi unvanların kaldırılacağını ilan etmektedir. 54. madde, bir milli marş kabul edilmesini ve devletin bir resmi adı ve arması olmasını istemektedir. Sonraki madde, 55. madde, milli egemenlik (hâkimiyeti milliye) ve parlamentarizm ilkelerine uyum sağlamak için anayasanın değiştirilmesi gerektiğini belirtmektedir. 71. madde takvim reformu, 96. madde, soyadı uygulamasının getirilmesini, 118. Madde Türk dili reformunu önermektedir; bunların hepsi 1920 ve 1930’larda Atatürk yönetiminde gerçekleştirilmiştir.[10] Burada görmemiz gereken husus kurulan yeni Cumhuriyetin İttihat ve Terakki dönemiyle aynı fikri zemine oturduğu ve yine buradan çıkaracağımız üzere, devlete bakış açıları, merkeziyetçi anlayışları, etkilendikleri şahsiyetlerin, bürokratik aşkıncı görüşlerinin ve elitist tutumlarının da aynı olduğudur. Birbirinin devamı olarak kabul edebileceğimiz, İttihat ve Terakki ile Kemalist kadrolar, devleti; reformaların ve devrimlerin motoru olarak görmeye ve konumlandırmaya devam etmiştir. Jön Türkler hangi biçimde karşımıza çıkarsa çıksın liberal, İttihatçı yahut Kemalist daima paternalist ve aydınlanmacı elitler olmuşlardır. Merkezi devlet kontrolü ve paternalist tutum o denli güçlüdür ki Halkevleri, halkı eğitme ve modernleştirme ideolojisinin yaygınlaştırılmasının ve öğretilmesinin bir aracı olarak kullanılmıştır. İttihat ve Terakki döneminde de benzer şekilde devlet eliyle propaganda yapma ve eğitme çabaları belirli kuruluşlar aracılığıyla yapılmaya çalışılmıştır. Türk Ocağı ve çeşitli kulüpler bunun güzel bir örneğidir.

1923-1930 Döneminde Kemalist Kadrolaşma

Abdülhamit adına çalışan jurnalcilerin, 1908 Devrimi sonrasında kadrolardan uzaklaştırıldığı gibi Kemalistler de kadrolarda belirli düzeylerde temizlikler yaptılar. Öncelikle İttihat ve Terakki’nin iktidarı ele geçireceği kaygısını taşıyan merkez, İttihat ve Terakki’nin savaş sonrasında kaçanlar dışında ülkede kalabilen önemli şahısları önemli mevkilerinden uzaklaştırılmışlardır. Özellikle İzmir’deki suikast girişimi sonrası bu temizlik hızlanmıştır. 1930 sonrası dönemde 1929 Büyük Buhran sebebiyle müdahaleci devlet anlayışının Keynesyen düşünce ile yaygılaşması bu dönemin devletçi politikalarını artırmış, hatta yine dünyadaki benzer ülkelerde de olduğu gibi devlet, parti ile yani Cumhuriyet Halk Fırkası ile bütünleşme sürecine girmiştir. Öyle ki il teşkilatlanmalarında parti il başkanlarının vali olarak, parti genel sekreterliği görevini üstlenenlerin de İçişleri Bakanlığı görevini üstlendiklerini görebiliriz.

Burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslaşma sürecinin yerel kongre iktidarlarıyla gerçekleştiğini görmemiz icab eder. Yerel kongrelerin, yerel kongreden ulusal kongre iktidarına, ulusal kongre iktidarının önce ulusal meclise daha sonra da rejime geçişin kurumları olması sebebiyle parti devleti yapılanmasına müsait bir devlet yapısı Cumhuriyetin ilk dönemlerine oldukça hakimdir. Siyasal ve anayasal kurumlar milli mücadele döneminin getirdiği doğal süreçlerle belirginleşmiş ve ortaya çıkmıştır. Atatürk Nutuk’ta şöyle anlatır: “Biz evvela memlekette teşkilat-ı milliye yaptık. Sonra meclisi topladık. Evvela meclis hükümeti yaptık ondan sonra da hükümet yaptık.”

Devletçi anlayışı zaten geleneksel olarak varolan bir toplumda, dünyada da devletçi anlayışın yükselişiyle doruk noktasına ulaştığını gözlemleyebiliriz. Tabi bu sürecin kolay olmadığının da altını çizmemiz gerekmektedir.

Sonuç

Osmanlı klasik döneminden başlayıp detaylı bir şekilde tarihten kilit örnekler ve olaylarla açıklamaya çalıştığımız Türk toplumunda devlet geleneği; hangi dönemde olursa olsun, hangi iddia ve vaad ile gelirse gelsin ne tür bir sistem ne tür bir reform inşa edecek olursa olsun her daim devlet bu toplumda her şeyin motoru olarak görülür ve aşkıncı bir yapıya sahiptir. Bu bazı dönemlerde ılımlı aşkıncılık, bazı dönemlerde ise aşırı aşkıncılık olmuştur ancak her zaman aşkıncı olmuştur. Değişen tek şey ise dönemin şartlarına göre reçeteler yahut normlar olmuştur. Aşkıncı devlet Abdülhamid döneminde İslamcı nitelik ve normlarda, İttihat ve Terakki döneminde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi çeşitli normlarda, Kemalist Cumhuriyette ise net bir şekilde rasyonalist, pozitivist, laisist ve ulusçu normlarda vücud bulmuştur. Bu sebepten de bu topraklarda ilişkiler her zaman dikey yönlü olmuş, Cumhuriyet sonrası ortaya çıkan çeşitli ticari gruplar yahut milli burjuvazi dahi Batı’daki şekliyle gelişememiş devletin gücü altında ticaret kapitalizminde kalmıştır. Bugün eleştirilen Cumhuriyet dönemi aşkıncı ve vesayetçi yapının yüzyılların bıraktığı çok derin bir miras olduğunu görmemiz, yönetilenleri dinamiksizlik, hareketsizlik, kayıtsızlık ile eleştirirken tarihsel anlamda bulunduğu konumu iyi tahlil etmemiz, yönetenlerin de aşkıncı yapısını mecburî karşılamamız ancak bunların getirdiği sıkıntıları da görüp konuşmamız gerekliliğini ortaya koymamız şarttır. Bugüne kadar böyle olmak zorunda kalınmış olsa dahi daha iyi demokratik yönetim formüllerini aramamız gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Metin Heper- Türkiye’de Devlet Geleneği

Bülent Tanör- Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri

İlber Ortaylı- Osmalı’da Değişim ve Anayasal Rejim Sorunu

Kemal Karpat- Türk Siyasi Tarihi

Kemal Karpat- Osmanlı Modernleşmesi

Bernard Lewis-Modern Türkiye’nin Doğuşu

Eric J. Zürcher- Bir Ulusun İnşası

Eric J. Zürcher-Modernleşen Türkiye’nin Tarihi

[1] Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri,syf- 26, 22. Basım-2012

[2] Şerif MARDİN, Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar Merkez-Çevre İlişkileri, Türk Siyasal Hayatı, syf-115-143 Arası-Sentez Yayıncılık, 5. Basım, 2014

[3] Metin HEPER, Türkiye’de Devlet Geleneği, syf-83, DOĞUBATI Yayınları, 5. Basım, 2015

[4] Eric J. ZÜRCHER, Bir Ulusun İnşası, syf-434, Akılçelen Kitaplar, 2.Basım, 2015

[5] Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, syf-173, 22.Basım-2012

[6] Eric J. ZÜRCHER, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, syf-127, İletişim Yayınları, 32. Basım, 2016

[7] Şerif MARDİN, Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar Merkez-Çevre İlişkileri, Türk Siyasal Hayatı, syf-124, Sentez Yayıncılık, 5. Basım, 2014

[8] Bülent TANÖR,Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, syf-178, 22.Basım, 2012

[9] Eric J. ZÜRCHER, Bir Ulusun İnşası syf-184, Akılçelen Kitaplar, 2.Basım, 2015

[10] Eric J. ZÜRCHER, Bir Ulusun İnşası, syf-317-318, Akılçelen Kitaplar, 2.Basım, 2015

Ayyüce DALKILIÇ, Gazi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde 3. sınıf öğrencisi. Türk siyasal hayatı, küreselleşme, demokrasi, siyaset sosyolojisi ve İslâm toplumlarında terörün kökenleri üzerine araştırmalar yapıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here