Ankara’da Duvarlar Yıkıldıkça Yükselir

0
67

Kentlilik, birer giysi gibi üzerimizde taşıdığımız kimliklerimizden ekseriyetle en az farkına vardığımızdır. Yüklediği sorumlulukla orantılı biçimde sahiplendiğimiz kimlikler arasında aynı anda çok sayıda insana ve çok sayıda eşyaya karşı sorumlu olduğumuz ve aynı zamanda sorumluluğundan en çok kaçabildiğimiz kimliklerden birisi. Kent ise yürüdüğümüz yola, arabamızı sürdüğümüz asfalta, taşına baktığımız binaya, izlediğimiz gökyüzüne bile sorumlu olduğumuz; aynı anda binlerce kişiyle paylaştığımız milyonlarca odalı bir ev gibidir. Bizimle beraber binlerce kişinin söz hakkı olduğu bir ev. Kentli olmak demek, bu evi hep birlikte çekip çevirmeye talip olmak demek. Dolayısıyla kentlilik, kentte yaşıyor olmanın otomatikman getirmediği, ilk aşamada talep görmeyen bir kimlik.

Kenti bir ev, kentliyi ise ev sahibi olarak tasavvur ettiğimizde evlerimize atfettiğimiz özellikleri kent ile de bağdaştırmamız gerekir. Ev ilk etapta güveni temsil eder, insanın büyük kentlerde kendini güvende hissedebileceği tek sığınağıdır ev. Mahremdir. Dışarıdan bir müdahaleye açık değildir. Evdeyken başa gelebilecek tehlikeler bile bir denkleme tabidir. Yani olasıdır. Bu olasılık dahi çözümünü içerisinde gizleyen bir sorun halini ifade eder.

Ankara bir evse, böylesi bir evde güvende hissetmek mümkün müdür? Anafartalar Caddesi boyunca dizili, içerisinde aldığın nefesin bile yankısı duyulan binaların önünden akşam vakti geçmek cesaret ister. Babamın elinden tutup da caddenin karşısındaki dükkândan ayakkabı aldığımız, akşam iş çıkışı saatinde dolmuşların beklediği alana koşar adım yürüdüklerimizi anımsarım. Sonra aklıma annemle babamın 13’üncü evlilik yıldönümlerinde Kale’de bir restorana gittikleri, annemin sokaklarda çekindiğini söylemekleri gelir. Geçen sene Yahudi Mahallesi’nde Berlin’in kozmopolitliğine atıfta bulunduğumuz hayli entelektüel bir sohbeti ederken birbirimize yakın durmaya özen gösterdiklerimiz de aklımdadır. Tüm bu mekanların ortak bir özelliğini arayacak olursak ilk dikkati çeken terk edilmişlikleri yahut unutulmuşluklarıdır. İnsan, vefa duymadığı yere evim diyebilir mi?

Evin bir diğer özelliği sınırlara sahip olmasıdır. Odalar ve duvarlar yatay, katlar ise dikey sınırlarını çizer bir evin. Ev sahibi kendini güvende, huzurlu ve rahat hissettiği, aynı zamanda kendini yansıttığı düzenini ancak bu sınırlar izin verdiği ölçüde oluşturabilir. Dolayısıyla bir ev, ancak sınırları kadar var edilebilir.

Ankara bir evse, sınırları nasıldır? Cemal Süreya “ey iyi kalpli üvey ana” derken kentin dışlanmışlığına vurgu yapar. Üvey, ancak bir öz ile beraber var olabilir ve ne kadar iyi olursa olsun doğası gereği öz mertebesine yükselemez. Böylece üveylik, Ankara’da yükselen duvara ilk sıra tuğlayı örer. Ankara’nın sınırları kabul görmemezlik üzerinde örülen bir duvar gibidir. Dolayısıyla bir ev sahibinin evini var etmesindeki özen gösterilmez Ankara’ya. Daha ziyade var edilmiş olan kendiliğinden sürerken dışarıdan izlenir.

Bir evin özelliklerini sıralamaya devam edersek sırada düzen gelir. Bu, intizamı çağrıştıran bir düzenden ziyade evin sakininin kendini güvende, huzurlu ve rahat hissedeceği biricik bir düzendir. Ev sahibinin kendi kuralları, istediği gibi hareket etme özgürlüğü vardır. Bu düzen aynı zamanda ev sahibinin kişiliğine dair ipuçlarını verir. Kurulu düzen ısrarı aslında hakim olmak arzusundan gelir. Zira düzen, tıpkı bir abaküste aynı renklerin bir arada düzenlenmesinin boncukların yerini zihinde netleştirmesinde olduğu gibi, hakimiyeti kolaylaştırıcı bir role sahiptir.

Ankara bir evse, kurulu bir düzeni var mıdır? Erken Cumhuriyet döneminde planlama ile belirlenen ana akslar ve merkezler bugün hala ülkenin herhangi bir şehrinde karşılaştığımız ve herhangi bir sebeple Ankara’da bulunmuş kişilerin zihinlerinden geçen ilk tespitlerden birinin ortalığa dökülmesine yarar: “Ankara düzenli bir kent”. İlk etapta bu düzen zihinde bir yaşam biçimi ile anlam kazanır. Bürokrat-yoğun bir kentin yaşayış biçimi de haliyle düzenli olmalıdır. İş için ziyaret edilen kentlerde Ankara’nın sahiden de düzenli olduğunu anlamaklarım aklıma gelir. Bir çekirdekten etrafa fışkırarak oluşmuşçasına dağınık şehir merkezleri Ankara’nın çekirdeğindeki geniş bulvarların yanında ufalıverir.

Son olarak ise ev muhafazakardır. Burada kurulan düzenin sürdürülmesi esastır. Bulvarlardan süzülüp günlük hayata da sirayet eden, tüm karşılaştırmalardan yaşamayan bir kent olarak çıkan Ankara belli bir düzeni sürdürebilmiştir. Ancak ne kadar muhafaza edebilmiştir? 1937 yılından beri ayakta duran 80 yaşındaki İller Bankası Binasının 2017 yılında bir sahur vakti sessiz sedasız yıkımı, Ankara’nın duvarına bir sıra daha tuğla örerken, muhafaza edilemeyen düzene bir kere daha işaret edecektir. Her kentte olduğu gibi Ankara’da da duvarlar, yıkıldıkça yükselir.

Yıkımlar ile beraber Ankara’da düzeni bozan başka durumlar da olmuştur, dönüşüm gibi. Gençlik Parkı’nın sık ağaçlı halinin günümüzdeki haline dönüşümü, Atatürk Orman Çiftliği’nin dönüşümü, Ulus’un akşam yalnızlığı, Yahudi Mahallesi’nin evvelden gelip ezele devam eden ıssızlığı, Saraçoğlu’nun bahçelerinden yükselen çocuk seslerinin köpek havlayışlarına dönüşümü, derelerin asfaltlara dönüşümü ve uydu kentlerin Çankaya sırtlarından insan devşirdiği dönüşüm.

Ve hepsi de zamana direnmenin kaçınılmaz olması gerçeği arkasına saklanan sinsi birer dönüşüm.

*

İnsan, kendine ait bir evi çekip çevirmek için gönüllüdür. Oysa ki kabaca ve kısaca baktığımızda ne Ankara bir ev, ne de Ankaralı ev sahibidir.

Serencan Erciyas, (1990, Ankara) 2014 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansına İslamcı gençlik ve siyasallaşma üzerine yazdığı tezi ile ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde devam ediyor. Aynı zamanda SETA Vakfı Siyaset Araştırmaları biriminde araştırma asistanlığı ve Lavarla isimli kent odaklı sosyal girişimde genel yayın yönetmenliği görevlerini sürdürüyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here