“Burası Ankara, Burada Her Derde Deva Bulunur Ceylanım” Ankaralı ve Ankara(Lı) Filmler Üzerine Notlar

0
68

 

Şubat ayında, Mesut Bostan tarafından hazırlanan bir kitap çıktı: 40 Soruda Türk Sineması. Her soruya ayrı bir ismin yanıt verdiği kitapta yanıtlar ortalama dört – beş sayfa. Fakat İstanbul’la ilgili kısım on sayfa. Mevzu İstanbul olunca kelime sınırı olan bir metinde bile meselenin özeti uzayıp gidebiliyor. Türk sinemasında İstanbul öyle anlatmakla bitebilecek bir şey değil. Ama Ankara söz konusu ise mesele uzatılsa dahi malzeme belli. Nereye kadar uzatılabilir ki? Hele ki 2000’lerden önce bir elin parmakları sayısında film varken, onların bir kısmı da Ankara’dan şöyle bir geçiyorken. Sözlerimden 2000’ler sonrasının fazla bereketli olduğu anlamı çıkmasın. Ankara galiba Türk sinemasının istenmeyen, soğuk, itici, marazlı evladı. Türk sineması uzun yıllar belki Ankara’nın farkında bile değil. 1988’deki Düttürü Dünya (Zeki Ökten)’ya kadar harbi Ankaralı filmler yok. Ankara(lı) filmler var, yani içinde Ankara olan.

Türk sineması Ankara’yı fark edene dek yabancılar Ankara’ya dokunan üç film (bunlardan ikisine belgesel film demek daha doğru olabilir) çekmişler. İlk film fazlasıyla erken bir tarihte, 1925’te: Otlak: Bir Halkın Yaşam Mücadelesi (Ernest B. Schoedsack, Merian C. Cooper). Film Ankara’ya Akköprü üzerinden selam edip usulca uzaklaşıyor. Bahtiyari’lerin konakladıkları yer Suluhan’a benzese de pek orası gibi görünmüyor. Ama fesli çocuklar, şepit pişiren erkekler, sonradan yama edildiği muhtemel olan (ya da olmayan) türküler bar bar Anadolu’yu bağırıyor. İkinci film Rusların Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamalarında çektiği o meşhur Ankara, Türkiye’nin Kalbi (Sergei Yutkevich, Lev Arnstham) filmi. Film belki de bu satırları yazanı, Ankaralılığa meftun ve izciliğin o üniformalı disiplinine yaren olduğu için çarpıyor. Filmi o izci kızın gururlu bakışlarında özetlemek mümkün görünüyor, yalnızca filmi değil aynı zamanda Cumhuriyet’i de. Yaşlı adam – genç kız, eski – yeni, köhne – gelişkin, virane – bayındır… Film, izleyeni Ankara’da gezdirirken “on yılda onca şey başarıldı” mesajını iyi veriyor. Çıkrıkçılar, Ulus Meydanı, Zincirli Camii, Hacı Bayram, Kale, iki Meclis binası, Ulus’taki saat (aynısından Dışkapı ve Sıhhiye’de de varmış), İş Bankası, Merkez Bankası, Valilik, Ziraat Enstitüsü, Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Anafartalar Caddesi, Ziraat Bankası, Evkaf Apartmanı, Genelkurmay, Hipodrom, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin olduğu bölge, Koyunpazarı Yokuşu, Radyo Evi… İnsanın şimdiki zamanı o yıllara götürüp “bize de buyurun” diyesi geliyor… Üçüncü film artık sahiden hikayesi olan bir film: Beş Parmak (Joseph L. Mankiewicz, 1952). İlyas Bazna’nın (fimdeki adıyla Ajan Ulysses Diello’nun) Hollywood’ça yorumu. İlk olarak şunu söylemek lazım ki Ankara(lı) Türk filmlerinin kaderi gibi bu da illa İstanbul’a şöyle bir uzanıyor (Ankara, Türkiye’nin Kalbi’nde de İstanbul sahneleri var). Fakat İş Bankası, Ulus Meydanı ve Gar üzerinden 1950’lerin başlarına gitmek ve Diello’yla birlikte Koyunpazarı Yokuşu’ndan Kale’ye, Kontes Anna Staviska’ya yürümek; Alman Dışişleri çalışanlarını Arslanhane Camii önünde ayakkabısız nöbete dikmek ve seyyar gazetecilerin Türkçe bağırtılarını Amerikan Ankaralıların aksanıyla duymak eğlenceli.

Türk sinemasında Ankara deyince mesele genelde Ertem Eğilmez’in Köyden İndim Şehire (1974) filmiyle başlatılır. Belki de pek bilinmez ya da hatırlanmaz, Atıf Yılmaz’ın Darıldın mı Cicim Bana (1970) filmi Ankara’da başlar. Hem de başrolde Sadri Alışık vardır. Jenerikte kamera o bilinen Ankara’da dolaşır: Ulus Meydanı, Heykel, Sümerbank, İş Bankası, At Pazarı, Paraşüt Kulesi, Kızılay, Dost Kitabevi kapmadan evvelki buluşma noktası Gima (artık mazide kaldı) ve Ankara Oteli. Yeni -o zamana göre yeni- ve zengin Ankara (apartmanlar) ve eski -her dönem eski- ve köhne Ankara (iç içe, üst üste, avlu avluya müstakiller). Heykel’in arkasından, Anafartalar Çarşısı’nın yan tarafından Kale manzarası. Ve ağızlardan buhar tüttüren ayazlı havada buz gibi şerbet satan Osman (Sadri Alışık). Sadri ağabey bu, rahat mı durur? Devirdi şerbet arabasını. Sonra da Ankara(lı) filmlerin yazgısına boyun eğdi, daha beş dakika geçmeden kalkıp İstanbul’un yoluna düştü… Köyden İndim Şehire’ye gelmeden evvel onunla aynı yıl çekilmiş bir filme daha değinmek lazım: Mahcup Delikanlı (Orhan Aksoy). Ankara nüfusunun 1974’te bir milyon iki yüz bin olduğunu ayrıldığı sözlüsünün (Sema – Gülşen Bubikoğlu) peşine düşen Metin (Tarık Akan)’in sayesinde öğreniyoruz. Güvenpark’ta Sema ile karşılaşıp hüzünleniyoruz, Hacettepe Hastanesi’nin yerleşkesinde Sema’yı arayıp içleniyoruz. Daha da önemlisi bizim kuşağın en az bir kez, hiç değilse ilkokul pikniğine gittiği ve mutlaka çocukluğunun soluk sarı, gönle çarpan, özlenesi Ankara’sında biriktirdiği anıları hatırlatacak olan Hayvanat Bahçesi’nde Sema’nın arkasından ah çekiyoruz… Bu hüzünle Gar’a gidip tam da Cumhuriyet Bayramı’nda Himmet’i, Hayret’i, Saffet’i ve Gayret’i karşılıyoruz. Onlar askeri geçit törenini izlerken biz de dört kardeşi izliyoruz. Saygıdan çıkardıkları fötrler ellerinde nasıl da masum duruyorlar (şapka devrimi en çok Türk sinemasında tutmuş, hangi amaçla olursa olsun kırdan kente gelenin kafasına illa ki fötr oturtuyoruz). Eski Kültür Bakanlığı binası (genellikle Etnografya Müzesi ile karıştırılır) annacındaki çimlerde otururken ve Gayret Güvenpark Anıtı’nın önünde “dayanamıyoooom” diyerek ağlarken de bir o kadar çaresiz görünüyorlar; “Gayret neye dayanamıyon?”. İyisi mi alışverişi onlar gibi Çıkrıkçılar’da yapalım (Eski Ankara avmlere yenilmediyse bunu belki de alışverişini hala Çıkrıkçılar’dan yapan inatçı yaşlı kuşağına borçlu. Pasajlar daha dirençsiz çıktı.). Dört altın bozdururuz. Altınlar Himmet, Hayret, Saffet ve Gayret’ten ne de olsa. Kore Şehitleri Anıtı’nın önünden açıkgöz hemşerilerine kaptırıp, en sonunda çatıdan kafamıza yağdırarak biz Ankaralılara hediye edip gittiler ya.

74’te sevda hüznü ve altın bırakıp gitmiş sinemacılar Ankara’dan. 78’de ise “biraz da acı yiyin” diyerek gelmişler Sürü (Zeki Ökten, Yılmaz Güney)’yle. Tren Kayaş, Hüseyingazi sırtlarındaki kondulara selam ederek şehre girerken, “İşte geldik. Burası Ankara. Burada her derde deva bulunur Ceylanım” dedirtmişler Şivan (Tarık Akan)’a. “Burada derde deva yok. Ankara kendi derdine deva mı bulabiliyor?” demişler aslında. Ulus Meydanı, çarşılar, yoksullar, zenginler, erotik sinemalar, Anıtkabir, Gençlik Parkı, kondular, biçimsiz apartmanlar ve sokaklarda sürü. Ve sürüye bakan şaşkın Ankara mukimleri. Eski Et Balık Kurumu’nun, altından boklu su (Ankara Çayı) akan Akköprü’nün oraya sürü götüren göçerler. Işıklı caddeler, renkli vitrinler, Ulus’tan Gaziosmanpaşa’ya sırtında karısı (Berivan-Melike Demirağ) ile yürüyen kadersiz Şivan. Yitip giden hayatlar, soğuk, soluk Ankara ve soğuk, soluk Ankara’da hep daha zehir sonlar. “İşte Ankara budur Berivanım. Ceylanım, işte başkentimiz Ankara. Bize bir marş öğretmişlerdi askerde. Ankara, Ankara, güzel Ankara… İşte başkentimiz… İşte Türkiye’nin kalbi Ankara. İşte güzel Ankara”… 83’te bu sefer Ankara’yı alıp Fransa’ya taşımış Güney. Boğaza yumru, böğre acı, karna tekme Duvar’la. İnsan izleyemiyor ki üzerine yazabilsin.

 

Ankara’ya sinemacılar önce dışarıdan gelmiş, Amerika’dan, Rusya’dan. Sonra karakterler şehre şöyle bir uğramışlar. Bir ara Ankara’yı mecburiyetten dışarı taşımışlar (Duvar). Sonunda 1988’de baştan sona Ankara’da geçen ve İstanbul’a hiç değmeyen, sahici ve de harbi Ankaralı bir film çekebilmişler. Ankara’nın, bizim bildiğimiz Ankara’nın ruhuna cuk oturan bir çalışma Düttürü Dünya (Zeki Ökten). Pavyon sahnesiyle, pavyonda oynayanlarla açılması, bizim Ankara’nın esaslı bir fotoğrafını çekeceğini daha başından belli ediyor, hatta Sürü’den çok daha esaslı. Hanende “Ben Ölüyom Yarim Senin İçin”‘i okurken döktüren seksenler saçlı, deri montlu, hovarda kenar mahalle delikanlıları, kalabalık masalarda siftinen kalantorlar, yanarlı dönerli meyve tabağı taşıyan bahşişbaz garsonlar, dertli kederli oturan kocamış konsomatrisler, feleğin tokadını yemiş vestiyerci Pehlivan… Çankırı Caddesi, pavyonlar, Altındağ sırtları, Hıdırlık, Kayabaşı… Solgun, sarı benizli Ankara. Sabahın ayazında başlayan gün ve Heykel’in önünde yeni bestesini okuyan Düt Düt. Duvarında Peygamber’in adı ve arabeskçi fotoğrafı asılı duran gecekondudan Kızılay’a ittirmişse seni hayat, Yüksel Caddesi’nin Karanfil Sokak’la kesişen köşesi buz gibi eser, çakmak tezgahında burnun donar, “sıcak köşelerde füy füy düdük öttürmeye benzemez” ne de olsa. Yapmak istediğin, meslek bildiğin, seni mutlu eden iş için aferin alınca divane gibi sevinirsin. Heves kursağını tıkayınca da höykürürsün: “Ben sanatçı doğmuşum, sanatçı ölürüm. Sonradan sonraya emekçilik de nereden çıktı?”. “Dolmayı pirinçlendirmeye”[1] benzemiyor. İşçiye nohudu sobalı evde çatalla yedirmeye (Devrimden Sonra, Mustafa Kenan Aybastı, 2011) hiç benzemiyor. Bir mandalinayı dörde bölüp anneye bir dıkım vermemek daha çok şey anlatıyor. Dozer evini yıkarken, ailen dağılıp savrulurken, oturur “kendi çaresizliğini afiyetle”[2] yer, icabında mahallece çoluk çombalak oynarsın. Türk sinemasında Ankara’ya şu ana kadar en candan, en esaslı ve en acılı selamı Çankırı Caddesi’nden ve Heykel’in önünden klarnet çalarak yanında oğluyla yürüyüp giden Düt Düt çaktı.

İkinci esaslı selam ise Kale’den Ankara’yı ve Ulucanlar’ı kuru üzüm yiyerek seyreden İnci (Nur Sürer)’den. Uçurtma başka kentler için şenliktir belki ama Ankara için hüzün. Kendisi de filmleri de dertlidir, hüzünlüdür şehrin. Üstelik uçurtma yapmayı bilen son kenar mahalle nesli çoktan otuzunu geçti. Şöyle kuyruğu sarı lacivert, kırmızı siyah ya da yeşil beyaz (bir zamanlar Şekerspor isminde bir takım vardı), poşetten yırtma değil ama kırtasiyeden alınma. Aslında o içli, melankolik hüzün, yaşı Barış (Ozan Bilen)’a yakın olan Ankaralıların hüznü. Sonraki kuşakların dertleri daha derin, fakat daha rahatlar. Berivan’ın derdine derman olamayan Ankara Barış’ı güldürdü diyelim, ilaç niyetine. Ankara Çayı’nın yanında celep yamağının gırtlağına sarılan Şivan da oralarda bir yerde, o koğuşlardan birinde Barış’la aynı anda çaresizce bakıyordur Ankara Kalesi’ne.

90’larda Ankara yine unutulmuş. Türkiye’nin kalbi bir tek Türkiye’nin Kalbi ruhunu taşıyan Kurtuluş (Ziya Öztan, 1996) ve Cumhuriyet (Ziya Öztan, 1998) filmleriyle hatırlanmış. Resmi Ankara, devrimci Ankara (artık yalnızca filmlerde), müze Ankara’sı, yeniliğin Ankara’sı… Fakat Türk sinemasının en kın almaz yönetmeni damağa kekre filmlerinin en sahici olanıyla, Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997)’le yeniden hatırlatmış Ankara’yı. Ayağını basıp, bastığıyla da geçip giderek. “Alem”in Ankara’sı. Tehdidin, korkunun, kaçışın Ankara’sı. Terk edilesi, uzak durulası kent. “Hemen kaybolun buradan”… Dört yıl sonra bu sefer de aldatmanın, aldatılmanın, ihanetin Ankara’sına gelmiş. Düttürü Dünya ve Uçurtmayı Vurmasınlar’dan sonra ilki kadar harbi olmayan, ikincisinden daha hırçın üçüncü Ankaralı filmi çekmiş: İtiraf (Zeki Demirkubuz, 2001). Aslında harbiliği apartman kapısı önünde çekirdek çitleyenlerle, kondu mahallesinde sokaklarda akşam oturması yapanlardan geliyor. İnsan filmi izlerken Ankara’yı kendi günahlarında debelenip duran Harun (Taner Birsel) ve Nilgün (Başak Köklükaya)’den değil de kavaklardan tanıyor. Finalde Harun Ankara’dan giderken kendi Ankara’sını yanında götürmek istiyor. Birlikte günah işleyenlerin Ankara’sı… Bir başka Nilgün (Derya Alabora) Siyah Beyaz (Ahmet Boyacıoğlu, 2010)’da karşımıza çıkıyor. Muzaffer (Erkan Can), Faruk (Taner Birsel)’a Seğmenler’de Nilgün’ü anlatırken Ankara’yla ünsiyeti olan seyirci kendi Nilgün’ünü hatırlıyor. Sahi, kaç Nilgün anlatıldı acaba Seğmenler’de? Ankara bekleyenlerin şehri ve mutlaka dönecek olanların…

Henüz bitiremediğimiz 2010’larda bereket(!) artıyor. Behzat Ç dizisi ve Siyah Beyaz’la başlayan süreç Ankaralıyı Ankaralı ve Ankara(lı) filmlerden bıktırana kadar devam edecek gibi görünüyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Seyfi Teoman, 2011) “bıkmayın”, Aşk Tesadüfleri Sever (Ömer Faruk Sorak, 2011) “tekrarlarım artarsa bıkacaksınız” diyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz Ankaralılık ruhunu çok daha iyi yakalamış görünüyor. Özellikle piknik sahnesinde (Çamlıdere tarafları olmalı) göle arkalarını dönmeleri ve denize gürültüyle girmeleri “bize her yer Ankara” dedirtiyor. Karşıyaka’da kabir ziyaretinin ardından mezarlığın önünde karpuz yemeleri hayatın tuhaflığını ve Onur Ünlü’yü anımsatıyor. Çiftlik’te kokoreç – bira biten, Hüdayda’yı duyunca dayanamayıp oynamaya durmak hiç bitmeyecek olan Ankaralı güzellikleri işaret ediyor. Ankara’nın iki yakasını bağlayan hemzemin geçit (Çiftlik’teki), insanı “Eski Ankara bu kadar yakın mıydı?” sorusuna itiyor. Aşk Tesadüfleri Sever de o bölgede başlıyor: Demiryolları (yeni adıyla Gazi Mustafa Kemal) Hastanesi ve Gazi Mahallesi. Ama ayaklar bir şekilde yine Sıhhiye’nin yukarısına gidiyor. Dümen bir türlü şöyle Demetevler’e doğru kırılmıyor (mezarlık hariç). Yönetmenler “la bebe”nin, “la gardaş”‘ın en afilisinin adım başı kulaklara çarptığı yeri görmüyor. Yine de Kuğulu Park’ta kuğularla insanların tellerle birbirinden ayrılmadığı bir dönem yaşandığını filmden öğreniyoruz, o tipik Yeşilçam filminden… Demirkubuz İtiraf’ın on birinci yılında Ankara’ya tekrar geliyor, kendisiyle kavgasını bitiremeyenlerin Ankara’sına: Yeraltı (2012). Hoyratlığın doldurduğu memur Muharrem (Engin Günaydın) “iyi olmak istiyorum, ama bırakmıyorlar, iyi olamıyorum” diyor. Kendi kendini döverken herkes sessizce çıkıp gidiyor, kavgan büyüyor, acı, gölgen oluyor.

2010’larda Ankara’yı ele sevdiren Behzat Ç rüzgarı esiyor: Behzat Ç Seni Kalbime Gömdüm (Serdar Akar, 2011) ve Behzat Ç Ankara Yanıyor (Serdar Akar, 2013). Yönetmenlerin mi Ankara’yla bir derdi var, yoksa Ankara’nın mı yönetmenlerle: “Burası Ankara, koltuğun yoksa bir hiçsin”. Ankara, sinemanın mücrim çocuğu, istenmiyor ama onsuz da olmuyor. Yine de yerliyle yanlayan bıçkın Tofaşçılar en çok Behzat Ç’ye yakışıyor.

Gonya Yoluna (Yusuf ve Yusuf, Ersoy Güler, 2015) ve Çin Çin Bağları’na (Yolunda A. Ş., Emre Budak, 2014) bizden çokça selam…

Not: Her yerinden buram buram Ankaralılık akan İmalat-ı Harbiye Ankara Sultanisi’ne Karşı (Emre Demir) belgeselini de üzerine ayrıca düşünüp yazmak lazım.

[1] Hikmet Kıvılcımlı

[2] Cem Karaca, Mor Perşembe.

Ferhat Eroğlu, (1986, Ankara) Ankara Üniversitesi DTCF Tarih bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede Türkiye Cumhuriyeti tarihi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri aldı. Türk düşüncesi, Türk sineması, Türk siyasal hayatı üzerine düşünüp yazmayı sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here