Ana Sayfa 4. Sayı Doğan Ergun’un Ardından: Türk Düşüncesinin “Türk”ü Kim?

Doğan Ergun’un Ardından: Türk Düşüncesinin “Türk”ü Kim?

Author

Date

Category

Türkiye’nin yetiştirdiği has sosyologlardan Baykan Sezer “Türk Sosyologları ve Eserleri” başlıklı makalesinde Türk sosyolojisinde Türk gerçeğinin ıskalanması gibi bir durumdan bahseder. Türkiye’de yapılan ve Türkiye üzerine yapılan sosyoloji çalışmalarında özellikle son dönemde bu ıska daha da belirgin bir hâl almış gibidir.

1960’lı yılların ilk yarısının sonlarına doğru Türkiye’nin toplumsal yapısı tartışmalarının eşlik ettiği ATÜT, İslâm ve sosyalizm tartışmaları Türkiye’de devrim stratejisi ne olmalıdır sorusunu beraberinde getirmiş, bu da zaten oldukça amorf bir görünümde ve sorunlu tanımlara sahip olmaklığı dolayısıyla toplumla irtibat kuramamış olan Türkiye sosyalist solunun daha sentetik bir görünüme kavuşmasına sebep olmuştur. Türkiye’deki sosyalist aydınlar belli bir aşamadan sonra sosyalizmi unutarak / umursamayarak politik manipülatif davranmaya başlayacaktır. Bu da sosyalist aydınların sosyalizmi bir çeşit Proküst Yatağı[1] haline getirmeleri ile neticelenecektir.

ATÜT tartışmasının gelişmesinin hem politik hem de teorik anlamda Türkiye sosyalist hareketi açısından önemli yansımaları olmuştur. 7. Sanat Dergisi’nde Kemal Tahir’in ATÜT’ün Türkiye’de tartışılmasına zemin hazırlayan düşünsel çabalarını eleştiren Vedat Türkali “Kemal Tahir’in tarih tahlilleri ‘Bugün Türkiye’de burjuva sınıfı yoktur, sınıflar doğmamıştır’ sonucunu kabule zorluyor. Bu ihanete kadar gidebilecek bir hatadır” cümleleriyle tartışmayı aslında özetlemiştir.

Tartışma dönem içerisinde şiddetlenerek devam edecektir. Türkiye’nin toplumsal yapısı tartışmasının gelip dayandığı nokta Türkiye’de feodal yapıların hâlâ hakim olup olmadığı, Türkiye’nin önündeki safhanın demokratik devrim mi yoksa sosyalist devrim mi olduğu tartışması olacaktır. Bu tartışma devrim stratejisi tartışmasının da temelini teşkil etmektedir denilebilir.

TİP’in temsil ettiği legalist parlamentarist çizgi terkedilecek, aşağılanacak ve hafifsenecek; özellikle bazı gençlik önderlerinin şahsında müşahhaslaşan şiddet eylemlerine dayalı devrim gerçekleştirme stratejileri ön plana çıkacaktır. Türkiye sosyalist solunun toplumsal zeminini oluşturan üniversiteli gençlerin bir bölümünü bünyesinde toplayan FKF’nin başkanlığına Doğu Perinçek’in seçilmesi TİP yasalcılığının sosyalist tabanda yenilmesi anlamına da gelmektedir.

Politik yansımaları bir kenara bırakılırsa ATÜT tartışmasının (anlaşılmaz biçimde) Türkiye’de çok gecikmiş bir tartışmayı da başlattığı söylenebilir. Türk toplumunun özgün olup olmadığına ilişkin tartışma Türk’ün kim olduğuna ilişkin bir tartışmayı, bir araştırmayı da başlatacaktır. Önceki dönemde verili bir durum ya da kimlik olarak değerlendirilip bileşenleri araştırılmayan Türk, tarihiyle, değerleriyle bir araştırma nesnesi hali almıştır. Bu sürecin oldukça biçimsiz bir biçimde ilerlediğinin en güzel örneklerinden birisi Doğan Avcıoğlu olmuştur. Mihri Belli ile birlikte Roger Garaudy’den tercüme ettikleri İslâm ve Sosyalizm başlıklı kitabın önsözünde kitabı tercüme ederken Fransız toplumunun tarihini Türk toplumunun tarihinden daha iyi bildiğini fark ettiğini itiraf edecek, bu eksikliğini giderebilmek için yoğun bir çalışma dönemine girecek ve sırasıyla Türkiye’nin Düzeni, Milli Kurtuluş Tarihi ve Türklerin Tarihi başlıklı eserleri verecektir. Dikkat edileceği üzere yazar tersine bir kronoloji ile yani yakın dönemden uzak döneme doğru ilerleyen bir hat üzerinde “Türk gerçeği”ni araştırmaya girişmiştir.

Benzer bir örnek olarak Sencer Divitçioğlu verilebilir. 1960’lı yıllarda Asyatik Üretim Tarzı üzerine makale ve metinleriyle Osmanlı toplumsal yapısını çözümlemeye çalışan Divitçioğlu Türk gerçeğini değerlendirmenin tarihsel olarak sadece Osmanlı toplumunu ve devletini araştırmakla mümkün olamayacağını farkettiğinden son dönemlerinde Orta Asya Türk toplumlarıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bir bakıma onun okuma-araştırma serüveni de tersten bir kronolojiye sahiptir.

Bu tartışmaları, yaklaşımları yakından takip edip bu mesele üzerine kafa yoran entelektüellerden birisi de Doğan Ergun’dur. 1932 Akşehir doğumlu olan Ergun Fransa’da Aix Üniversitesi’nde sosyoloji okumuş bu bölümü tamamladıktan sonra bir süre Fransa’da Centre National de la Recherce Scientifique’te sosyoloji bölümünde araştırmacı olarak bulunmuştur. Gazi ve Hacettepe Üniversitelerinde de ders veren Ergun Bilgi Sosyolojisinin Türkiye’de ilk defa üniversite öğretim programına girmesini sağlamıştır. 100 Soruda Sosyoloji kitabı en bilinen kitabı olmakla birlikte Sosyoloji ve Tarih (1973) ve Türk Bireyi Kuramına Giriş-Türk Kültürünün Olanakları (1991) başlıklı çalışmaları dikkatlerden kaçmıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması süreciyle birlikte Türkiye’de PKK terörünün yükselişi “Türk meselesi” üzerine tartışmaları yeniden hareketlendirmiştir. Bu bağlamda Ergun’un çalışması erken çalışmalardan birisi olarak dikkat çekmektedir. Dönemin Türk denilince doğrudan milliyetçiliğe (genellikle de faşist ırkçı vurgusu yoğun bir milliyetçiliğe) bağlanan çalışmalarının aksine serin kanlı bir biçimde Türk bireyine odaklanan Ergun’un çalışmasına gereken önem verilmemiş, yeterince de tartışılmamıştır.

Ergun’un kitabını üzerine inşa ettiği varsayımı Türk kültürünün kamu iktisadı ağırlıklı bir toplum düzeni için uygun olduğudur. Diğer bir deyişle (ve kendi ifadesiyle) “Türk insanı, Türkiye’nin kalkınması için devletçilik ağırlıklı bir iktisadı seçer.” Ergun kitabın geri kalanında bu görüşünü destekleyecek, doğrulayacak argümanlar geliştirmeye çalışır. Başlarken temas ettiği mesele Türk toplumunun esasen batılı bir toplum olmadığıdır. Peki doğulu bir toplum mudur? Bu soruya kesin bir dille olumlu bir cevap verdiğini söylemek zordur. Ergun’a mesele doğu ve batı arasında kendi kimliğimizi teşhis edebilmektir.

Aslında Gökalp’i çok önemsemesine rağmen onun özellikle Türk toplumuna ilişkin değerlendirmelerini eleştirmektedir. Medeniyeti bir çeşit maddi ilerleme olarak değerlendiren Ergun Gökalp’in medeniyeti ele alış ve kurgulayış biçimine eleştirel yaklaşmaktadır. Ergun Gökalp’in “Biz Türkler asrî bir medeniyetin akıl ve ilmiyle mücehhez olduğumuz halde bir Türk-İslâm harsı ibda etmeye çalışmalıyız tespitinin yöntem bilimsel bir yanlış olduğunu ileri sürer çünkü Ergun’a göre kültür ve medeniyet birbirinden kesin hatlarıyla ayrılabilen mevhumlar değillerdir. Bu sebeple “Yalnız medeniyet tarihi, yalnız kültür tarihi düşünülemez.”

Kültür meselesi üzerinde durması Türk toplumunun bir takım hususiyetlerini daha net bir biçimde tespit edebilmek içindir. Burada batı kültüründen hareketle batılı bireye ilişkin çözümlemesi meseleyi daha anlaşılır kılabilir. Ergun’a göre batılı bireyler kendi toplumları içerisinde tamamen erimeyi, kendi toplumlarıyla tamamen kaynaşmayı ve birleşmeyi reddederler. Batılı bireylerde özgünlük duygusu, başkalarına benzemezlik duygusu çok gelişmiştir. Bu durumun dinle de alakalı bir boyutu vardır Ergun’a göre. Bu çerçevede Batılı bireyin ortaya çıkışında, ona özgü hususiyetlerin gelişiminde Hıristiyanlığın önemli bir amil olduğunu tespit ve teslim ettiği gibi batılı olmayan bireyin özelliklerinin gelişmesinde de İslâmiyetin ciddi bir belirleyiciliği olduğu üzerinde durmaktadır. Doğu ise maddeye değil inanca, araştırma ve eleştirmeye değil öğrenmeye dayanan bir sosyolojik vasattır.

Ergun bu çerçevede Türk kültüründen Şerafettin Turan’ın anladığı şeyi anladığını ifade etmektedir:

“Türk Kültürü denildiğinde Türk kavminin tarih sahnesine çıkışından başlayarak günümüze dek süregelen ve Türklerin yerleştikleri, yaşadıkları bugün de yaşamakta oldukları yerlerde yarattıkları, bugün de etkinliğini sürdüren kültür anlaşılmaktadır.”

Ergun bu kültürün yozlaşmasına sebep olan şeyin ise Batılaşma olduğunu düşünmektedir. Bu çerçevede Ergun’a göre “daha çok kamucu” olan Türk kültürü 200-250 yıldır sürmekte olan Batılaşma sürecinde derece derece çözülmüştür. Yapılmaya çalışılan ise Türk’ü bireycileştirmektir. Ve fakat bunun tam manasıyla başarılı olduğunu söylemek imkansızdır. Türk bireyi özünde kamucu/devletçi vasfını sürdürmektedir.

Ergun’un bu kitabı üzerinde bu kadar uzun durmamın sebebi O’nun Türk’ü anlama çabasının sahihliğidir. Çizdiği çerçeveler, verdiği örnekler zaman zaman sakil dursa da Türk’ü anlama çabasını sosyolojisinin merkezine yerleştirmiş olması kıymetlidir. Sosyoloji, siyaset bilimi toplumsal ilişkilerin birer çözümlemesi olduğuna göre Türkiye’de toplumsal yapı çözümlemelerinin odaklaşması gereken ilk hususlardan birisi bu yapıyı oluşturan unsuru yani Türk’ü kavramaktır. Bunu anlamadan / kavramadan serdedilen kanaatler Ergun’un kendi durduğu noktayı desteklemek üzere verdiği birtakım örneklerden çok daha sakil, sentetik ve biçimsiz kalmaktadır.

[1] Proküst eski çağda bir hayduttur. Yolcuları soyduktan sonra onları demir bir yatağa yatırır ve ayakları yatağı aştığı zaman fazla kısmını keser; boyu kısa geldiği zaman ise iple ayaklarından bağlayarak yatağın boyuna kadar uzattığı rivayet edilmektedir.

Öner Buçukcu, (1986, Erzurum) Mülkiye Uluslararası İlişkiler mezunu. Doktorasını Türkiye’de Sosyalist Sol ve Milliyetçilik (1960-1971) başlıklı çalışmasıyla tamamladı. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments