Gururluyuz, Güçlüyüz Ankaragüçlüyüz

0
73
SPOR TOTO 1. LİG: G.MANİSASPOR: 0 - ANKARAGÜCÜ: 3

2017 yılında Türkiye İkinci Lig Kırmızı grubu ilk sırada tamamlayan Ankaragücü uzun yıllar sonunda taraftarına şampiyonluk yaşattı. 2018 yılında ise Birinci Ligde ikinci sırayı alarak altı yıl aradan sonra Süper Lige yeniden yükseldi. Altı yıl Süper Ligden uzak kalan Ankaragücü için bu tarihindeki en uzun kesintiydi. Kulüp, kurulduğundan itibaren şimdiki adıyla Süper Ligde yer almasına rağmen dört kez küme düştü. Ancak bu düşmelerden sonra iki kez 1969 ve 1977 yıllarında 1. Ligde iki kez şampiyon olarak yeniden Süper Lige çıkmıştı. Bir kez ise İkinci Ligdeyken Türkiye Kupasını alması nedeniyle 12 Eylül yönetiminin idari kararıyla üst kümeye yükseldi. Zaten bu karar da Ankaragücü’ne adeta bir kâbus gibi yapıştı. Aşağıda değineceğimiz gibi, bu karar Ankaragücü’nün imajına zarar vermek için kullanıldı. Bunun dışında, takımın Süper Ligdeki en iyi derecesi dördüncülük oldu. Beş kez Türkiye Kupasında final oynadı Ankaragücü, bunların yalnızca ikisini kazandı. Birer kez Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupalarını müzesine götürdü sarı lacivertliler. Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere taraftarları kendi sahalarında oynadıkları maçlarda bile pek çok kez tribünden mağlubiyetin verdiği üzüntüyle ayrıldı.

Yukarıda ortaya konulan sportif başarıların 1910’da kurulan ve genellikle en üst ligde oynayan bir takım için çok da yeterli olmadığını söylemek mümkün.  O halde, Ankaragücü’nü konu alan bir yazıya, üstelik doğuştan Ankaragüçlü yazarı neden “destansı başarılarla” değil de bu iç açıcı olmayan tabloyla başladı, anlatmaya çalışalım. Ancak bunu anlamak için Ankaragücü’nün 2012 yılında düştüğü Süper Lige yeniden yükseldiği 2018 yılına kadar geçen serencama da kısaca bakalım.

2012 yılında eski ve yeni yönetimler arasındaki güç mücadelesi nedeniyle Ankaragücü Süper Ligden bir alt lige düştü. Takım, yönetim değişikliği yaşadığı dönemde yeni alınan oyunculara ödenen astronomik transfer ücretleri nedeniyle aşırı derecede borçlanmıştı. O sezon takım açısından o kadar vahim bir tablo oluşmuştu ki küme düşerken Süper Ligin tarihindeki en kötü performanslardan bir sergilenmişti. Üstelik bu transferlerin neden olduğu borç yükü devam ediyordu. Önceki yönetim tarafından astronomik bedellerle transfer edilen oyuncuların büyük kısmı sezonun başında takımdan ayrıldıkları için yola altyapıdan yapılan takviyelerle devam edilmişti. Yaşanan ekonomik krizin en acı tablolarından biri, 15 Ocak 2012 günü karlı bir havada oynanan Sivas deplasmanında takımın ikinci yarıda sahaya ıslak formalarla çıkmak zorunda kalmasıydı. Zira formaların tedarik edildiği firma kendisine ödeme yapılmadığı gerekçesiyle yedek forma seti vermeyi reddetmişti. Aynı dönemde yakıt parası bulunamadığından tesislerde kaloriferler yanmıyor, futbolculara yemek verilemiyordu. Ertesi yıl Birinci ligden de düştü Ankaragücü, üstelik yine lig sonuncusu olarak. Tarihinde ilk kez İkinci Ligdeydi Ankaragücü. İlk sene kısıtlı imkânlar ve alt yapı ağırlıklı bir kadroyla oynamasına rağmen yeniden düştüğü yere çıkmak için play-off maçlarını oynama hakkı kazandı, ama halen süper ligde mücadele eden Alanyaspor’a yarı finalde kaybetti. Daha sonraki seneler çok da parlak geçmedi, ta ki 2016-2017 sezonuna kadar. Bu sezon, Gümüşhanespor ile şampiyonluk mücadelesi veriyordu Ankaragücü. Rakibinin üç puan gerisindeyken deplasmanda Gümüşhanespor’a 1-2 kaybetti. Üstelik lider takımın kendi sahasında oynayacağı bir maçı daha vardı, yani maç eksiğiyle altı puan önündeydi Ankaragücü’nün. Ancak Gümüşhane’deki maç esnasında yaşanan saha olayları ve haksızlığa uğrama düşüncesi her şeyi değiştirdi. Takımı Ankara’ya dönüşünde havaalanında binlerce taraftar “şampiyon” sesleriyle karşıladı. Gümüşhanespor’un talihi de terse döndü. İlk olarak evlerinde oynadıkları erteleme maçını kaybettiler. Ankaragücü ardarda kazanırken rakibi kaybetti, puan farkı bu sefer Ankaragücü lehine açıldı ve takım bahsettiğimiz gibi profesyonel liglerdeki ilk ve tek şampiyonluğunu kazandı. Ertesi sene ise Birinci Ligde elde edilen ikincilik derecesi altı yıl aradan sonra yeniden Süper Ligi getirdi. Geçmişten kaynaklanan mali sorunlar tam olarak çözülmediği için Ankaragücü’nün ekonomik sorunları devam ediyor.

Ankaragücü’nün alt liglerdeki en büyük desteği taraftardı. Yaşanan tüm ekonomik sorunlara rağmen takım, Ankara’da genelde dolu tribünler önünde oynadı. Deplasmanda ayrılan kontenjanlar kısa sürede doldu. Kendisinden daha fazla para harcayarak kurulan takımlarla taraftarın müthiş desteğiyle mücadele etti. Bu süreç, aslında öteden beri Ankaragücü ile oluşturulan algının değiştirilmesi açısından da oldukça önemli bir dönüm noktası oldu.

1980-1981 sezonunda Ankaragücü, o zamanki adıyla İkinci Ligde (şimdiki Birinci Lig) mücadele ederken muhtemelen futbolcularının, yöneticilerinin ve taraftarlarının bile hayal edemeyecekleri bir başarı kazandı. Takım, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin de aralarında bulunduğu (şimdiki) Süper Lig takımlarını eleyerek o zaman adı Federasyon Kupası olan Türkiye Kupasında ardı ardına tur atladı. Üstelik her bir tur çift maç üzerinden oynanmıştı ve örneğin İstanbul’da Beşiktaş’a 2-0 kaybeden Ankaragücü rövanşı 3-0 alarak finale yükseldi. Finalde bir diğer Süper Lig takımı Boluspor’u yendi Ankaragücü ve tarihte ilk kez bir İkinci Lig takımı Türkiye Kupasını kazandı. Bu başarının dünya futbol tarihinde çok fazla örneğinin bulunmadığı da açıktır. Aynı sezon Ankaragücü, sezonun Süper Lig şampiyonu Trabzonspor’u yenerek Cumhurbaşkanlığı (o zamanki adıyla Devlet Başkanlığı) Kupasını kazandı.

Bu başarıların darbe döneminde gelmesi, Ankaragücü için başta şans gibi görünen, ancak daha sonra talihsizlik olarak nitelendirilebilecek bir sonuç doğurdu. 12 Eylül darbesinden sonra devlet başkanlığı koltuğunda bulunan Kenan Evren, Ankaragücü’nün Süper Lige alınması talimatını verdi. O sezon grubunda ikinci sırada yer alan ve üst lige çıkma imkânı bulamayan Ankaragücü artık üst ligdeydi. Darbenin yarattığı baskı iklimi nedeniyle o dönemde bu karar eleştirilemese de ilerleyen yıllarda bu kararın faturası Ankaragücü’ne çıkarıldı. Dünyanın şampiyon çıkaramayan tek başkentinin takımı olan Ankaragücü, adeta siyasetin sürekli desteklediği bir kulüp olarak gösterildi.

Ankaragücü geçmişte de bugün olduğu gibi Ankara’nın en fazla taraftar sayısına sahip kulübüydü. Ezeli rakip Gençlerbirliği ile karşılaştırıldığında gerek sportif başarılar bakımından gerekse taraftar sayısı açısından Ankaragücü, kırmızı-siyahlı hemşehrisinin hep önünde oldu. 1990’ların başlarından itibaren Gençlerbirliği’nin kendisine entelektüel sol çevrelerden bir destek bulması, Ankaragücü’ne yönelik olumsuz bir algının oluşturulması sonucunu doğurdu. Oysa Ankaragücü ile Gençlerbirliği taraftarları arasında ciddi bir sınıfsal fark bulunmadığını Ankara futboluna aşina olan herkes bilir. (Bu iddiayı naçizane kendi aile tarihimden rahmetli babamın Ankaragücü, dedemin ise Gençlerbirliği taraftarı oluşuyla örnekleyebilirim. Üstelik rahmetli dedem MKE çalışanıydı ve 1940’ların başında bir süre, elbette her şey amatörken, bir dönem Ankaragücü’nde futbol da oynamıştı) Belki en fazla Atatürk Lisesi öğrencileri tarafından 1923 yılında kurulan Gençlerbirliği’nin başlarda memurlar tarafından daha fazla desteklendiği söylenebilir. Ancak bunun yoğun ve kitlesel bir destek olmadığı açıktır. Bu durum, Ankaragücü’nün geçmişten beri hep daha çok taraftarı olmasını da açıklayabilir. Ancak 1990’lardaki sınıfsal analiz arayışları ve Gençlerbirliği ile Ankaragücü rekabetini bu tür bir temele dayandırma arayışı nedeniyle, kuruluşundan beri, “işçi takımı” olan, taraftarlarının büyük kısmı alt gelir gruplarından gelen Ankaragücü’nün “egemen güçlerle” ilişkisi teorisi ortaya atıldı.

En başta belirtildiği gibi, tarihiyle kıyaslandığında çok fazla ciddi başarısı bulunmayan takımın ne tür bir destek aldığı açıklanmaya muhtaçtır. Ancak 1910’da, İstanbul’da, askeri bir fabrikanın işçilerinin takımı olarak kurulan ve Ankara’ya geldikten sonra da aynı misyonunu sürdüren Ankaragücü’nü siyasetin desteğiyle varlığını sürdüren bir takım olarak görmenin hakkaniyetle hiçbir şekilde açıklanamayacağı gerçektir. Nitekim tribün kültürüne biraz aşina olan herkesin bugün bile Ankaragücü taraftarının profilini kolayca görebileceğini söyleyelim. En basitinden Ankaragücü taraftarının bugün dahi, cumartesi gündüz oynanan maçları sevmediğini Internet mecrasındaki ufak tartışmalara baktığınızda bile hemen görebilirsiniz. Zira taraftarın ağırlığı ne öğrencidir ne de devlet memuru.

Tribünlerde yer alanların (işsiz olanlar haricinde) önemlice bir kısmı Cumartesi işten izin almanın neredeyse imkânsız olduğu özel sektör çalışanıdır. Özel sektör çalışanı ifadesiyle de plazaların beyaz yakalılarını kastetmediğimiz açık. Nispeten düşük tutulan bilet fiyatlarına rağmen yol parasından giriş biletine kadar maç masrafları için kendi ölçülerinde ciddi fedakârlık yapmak zorunda kalan bir taraftar kitlesinden bahsediyoruz. Bu bağlamda, Ankaragücü’nün en büyük taraftar grubunun adının “gecekondu” olduğunu hatırlatalım. Üstelik bu adın oldukça uzun bir geçmişi var ve neredeyse Türkiye’nin gecekondu olgusuyla tanıştığı döneme kadar gidiyor. Bu isim tercihi bile taraftar grubunun sosyo-ekonomik statüsü hakkında gerekli bilgiyi veriyor.

Taraftar profilinin en belirgin örneklerinden biri de taraftarların, futbol diliyle söyleyecek olursak “besteleri”yle anlaşılır. Ankaragücü taraftarlarının tribünde söylediği şarkılar çoğunlukla zafer değil isyan içerir. Zaman zaman küfürlerin de içinde yer aldığı bestelerde taraftar hayata karşı isyanını, takımının kendisine ver(e)medikleriyle özdeşleştirir. Cem Karaca’nın ünlü şarkısındaki “tamirci çırağı” aşık olduğu kıza zaten kavuşamayacaktır; ancak uğruna o kızı bile terk edebileceği takımı da kendisine mutluluk vaat etmez.  Yukarıda değindiğimiz gibi takımın Süper Lig şampiyonluğu belki de hayalin bile ötesine geçen bir durumdur. Ancak buna rağmen taraftar, bu takımı sevmekten vazgeçmez. Deplasmana gitmek için ailesine yalan söyler, patronundan izin alamazsa işini terk eder, maç günü sevgilisiyle buluşmaya gitmez.

Tekrar altını çizelim: Ankaragücü taraftarlarının uğruna bu denli fedakârlık yaptığı takımının şampiyon olması gibi bir beklentisi de yoktur. Buna karşılık, Ankaragüçlü olmak yaşadığı şehri sevmekle yakından ilişkili. Daha açık bir ifadeyle, “Angaralı” olmanın yarattığı halet-i ruhiye Ankaragücü’nü desteklemenin de sebeplerinden birini teşkil ediyor. Cumhuriyetin başkenti olmaya rağmen, İstanbul’a karşı her daim ikinci planda kalmanın yarattığı gizli memnuniyetsizlik hâli belki Ankaragücü taraftarının psikolojisini de açıklayan durumlardan biri. Nitekim Futbol Federasyonundan basına kadar futbol dünyasının etkili aktörlerinin İstanbul’un üç büyüklerine destek vermesi, “sahipsizlik” iddiasını canlı tutuyor. Ankaragücü, son iki sezonunda iki lig çıkmış olmasına rağmen kupa törenlerinde tribünlerden yükselen tezahüratın “sahipsiz Ankara” olması bu durumun en bariz göstergesidir. Söz konusu sitem, aynı zamanda taraftarın kendisinin hayat karşısındaki durumunu da özetliyor belki de. Sahipsiz olma duygusunun yalnızca takımla değil, bizatihi taraftarın kendisine yönelik algısıyla ilgili olduğu anlaşılıyor.

Elbette bu süreçte, Türkiye’nin son dönemde yaşadığı sosyolojik dönüşümü de ıskalamamak gerekiyor. Köyden kente göç değil, kentsel dönüşüm nedeniyle aynı kent içinde mekân ve yer değişikliklerinin güç kazandığı bir süreçte ortaya çıkan toplumsal sorunlar taraftarın hayata karşı duruşunu etkiliyor. Zaten mevcut olan ekonomik sorunlara eklenen bu türden yeni meseleler, yukarıda söz ettiğimiz isyanı besleyen bir mahiyet taşıyor. Hayata dair beklenti düzeyinin düşük olması ya da geleceğe yönelik yeterince ümitvâr olunmaması taraftarı olunan takımla kurulan duygusal ilişkiyi de yakından etkiliyor. Dolayısıyla “karşılıksız” sevmenin yarattığı etki daha anlamlı bir çerçeveye oturuyor. Bu bakımdan, Ankaragücü tribünlerinin pek çok tezahüratında geçen “cefa” ifadesinin tesadüfen ortaya çıkmadığı söylenebilir. Her türlü cefa çekilmesine rağmen takımın sevmekten vazgeçilmemesi sportif başarının bu sevginin şekillenmesinde çok da etkili bir faktör olmadığını gösteriyor. Bu bakımdan, taraftar davranışının ardında yatan psiko-sosyal faktörlere daha iyi bakmak gerekiyor.

Ankaragücü’nün taraftar kitlesinin takımına bağlılığının ya da sadakatinin sportif başarıyla doğru orantılı olmadığı kolayca görülebilecek bir durum. Süper Ligde çok uzun süreler kalmasına rağmen sezon başında taraftarına şampiyonluk şarkıları söyletecek bir umut kaynağı olamayan bir takımın durumunu Türkiye’deki genel futbol dinamikleriyle ve standart taraftar davranışlarıyla açıklamak oldukça zor. Son bir kişisel gözlemle bitirecek olursam son dönemde Ankaragücü taraftarının sayısında geçmişe oranla ciddi bir artış olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar taraftarın bağlılığının takımın başarısıyla bağlantılı olmadığını iddia etmiş olsam da bir Ankaragüçlü olarak bu artışın gelecekte daha başarılı bir takım izlememizi sağlamasını olmasını diliyorum. J

Hamit Emrah Beriş, (1977, İstanbul) 1977 Ankara doğumludur. Gazi Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi bölümünü bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi kürsüsünde yüksek lisans ve doktorasını tamamlamıştır. Halen Hacı Bayram-ı Veli Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi bölümünde öğretim görevlisidir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here