Hayali Kıtalar

0
86

Alelade bir dünya fiziki haritasını elimize aldığımızda, en büyük kara kütlesinin Asya ve Avrupa olarak ikiye ayrıldığını görmekteyiz. Diğer bütün kıtalar bir şekilde fiziki sebeplerle birbirlerinden ayrılırken Asya ve Avrupa arasında gözle görülür bir ayrım söz konusu değildir. Ne bir boğaz ne bir nehir ne de devasa bir dağ kütlesi Asya ve Avrupa arasındaki sınırları anlamlandırmamıza yardımcı olur. Peki nedir bu ayrımın sebebi? Bu yazı, söz konusu ayrımın sınırlarından bazılarını irdeleyerek Asya ve Avrupa kavramlarının nasıl meydana geldiğine dair bir takım sonuçlara ulaşmaya çalışacaktır.

Mevzubahis ayrımı anlamak adına öncelikle bu mefhumlardan kendi kendisini var eden Avrupa kavramını irdelemek gerekmektedir. Çünkü yazının farklı yerlerinde değinileceği üzere Avrupa önce kendisini sonra yine kendisini tanımlamak adına Asya kavramını icad etti. Bu noktada Avrupa kavramını var eden temel bileşenleri irdelemek, kavramı idrak etmek adına bize oldukça yardımcı olacaktır. Bazıları tarafından Avrasya olarak da ifade edilen bu devasa kara parçası üzerinde neden Avrupa homojenize oldu ve kendi kendisini var edebildi? Bunun birçok farklı sebebi olmasına rağmen temelde üç sebebi olduğu öne sürülebilir; süreklilik arz eden imparatorluk mirası, Latince’nin önce inşa sonra muhafaza ettiği ortak hafıza ve yüzyıllarca hem ontolojik hem epistemolojik merkez olarak etki ve tepkiyle Avrupa değerlerinin oluşmasında büyük pay sahibi olan Katolik Kilisesi.

Roma İmparatorluğu’nun yarattığı kültürel atmosfer bugünün Avrupa kimliğinin oluşmasında en önemli yapı taşlarından bir tanesidir. Sınırları Londra’dan Kahire’ye, Paris’ten Kudüs’e ulaşan bu kudretli imparatorluk yalnızca görkemli bir siyasal organizasyon değil, aynı zamanda devasa bir kültür ve hukuk mirasının da yaratıcısıydı. Öyle ki kendisinden sonra yaklaşık 900 sene bugün Avrupa olarak bildiğimiz coğrafyaya hükmeden Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun hem ismi hem cismi bize bu noktada oldukça güzel bir emsal teşkil ediyor. Avrasya’nın doğu yakasında ise farklı tecrübeler söz konusuydu. Roma’nın yarattığı homojen süreklilikten ziyade bugün Asya olarak bildiğimiz coğrafyada daha heterojen ve birbirine harmanlanmış politik organizasyonlar hüküm sürmüştür. Homojen bir süreklilik arz eden Çin İmparatorluğu gibi yapılar ise Enrique Dussel’in ifade ettiği gibi batı tipi hegemonya heveslisi olmadılar (Dussel 2008). İstanbul merkezli olarak yaklaşık beş yüz yıl güçlü bir devlet teşkilatıyla üç kıtada var olan Osmanlı İmparatorluğu, her ne kadar bir Türk imparatorluğu olsa da Doğu Roma İmparatorluğu’ndan, Pers devlet geleneğinden ve İslam tecrübesinden teşekkül etmişti. Devlet teşkilatından sanata, mimariden mutfağa kadar bu çok kültürlü mirası imparatorluğun farklı boyutlarında görmek mümkündür. Diğer taraftan Moğol İmparatorluğu gibi devasa bir askeri organizasyon neredeyse Dünya’nın en geniş imparatorluğunu kurmuştu. Fakat bu imparatorluk da yalnızca fütuhat boyutunda kalmış, kültürel bir süreklilik arz etmemiştir. Dolayısıyla Roma İmparatorluğu hem yarattığı kültürel atmosfer hem süreklilik arz eden mirasıyla Avrupa kimliğinin oluşmasında oldukça önemli bir role sahiptir.

Benedict Anderson, Hayali Cemaatler kitabında ulus bilincinin oluşmasında en önemli etmenlerden birini, Latince ve Arapça gibi dillerin çözülüp bunların yerine ulusal dillerin ön plana çıkması olarak görmektedir (Anderson 2015: 52-62). Peki bu büyük dillerin akıbeti ne oldu ? Tamamen ortadan mı kalktılar yoksa yeni oluşan ulusal dillerin içerisinde ortak kavramsal hafızanın taşıyıcısı mı oldular ?  İngilizce’den Fransızca’ya, Almanca’dan İtalyanca’ya geniş bir çerçevede düşündüğümüzde ikinci önerme akla daha yatkın gelmektedir. Latince tamamen ortadan kalkmak yerine hem kutsal kitabın hem yüzyıllarca bilimin dili olması hasebiyle bu farklı diller dolayısıyla halklar arasında bir kavramsal çatı işlevi görmüştür. Bugün Asya olarak bildiğimiz coğrafyada ise Arapça ve Çince gibi hem kutsal metinlere kaynaklık eden hem büyük bir insan kütlesinin anadili olan büyük diller olmasına rağmen birbirinden çok farklı dil ailelerine mensup onlarca farklı dil söz konusudur. Japonca’dan Hintçe’ye, Türkçe’den Rusça’ya bu farklı dillerin Avrupa’nın aksine her birinin kendi anlam dünyasını oluşturduğu ifade edilebilir. Her ne kadar İslam kültürü içerisinde Arapça, kıtanın en doğusunda Çince, Latince’ye benzer bir etkiye sahip olsa da bunların Latince gibi diğer etmenlerle de birleşip tek başına bir kıtanın kaynaşmasına kaynaklık ettiğini söylemek zordur. En azından bu homojenliği yarattığını söylemek pek mümkün görünmemektedir.

Yine Hayali Cemaatler kitabında Anderson, ulusal bilincin oluşmasında bir diğer önemli etmeni kutsal cemaatlerin çözülüp parçalara ayrılması olarak görmektedir (Anderson 2015: 26-33). Avrupa’da kutsal cemaatin tecessüm etmiş hali olan Kilise, yalnızca basit bir dini otorite değil; aynı zamanda bir epistemolojik ve ontolojik merkezdi. Bu sebeple yeni fikirlerin ortaya çıkması ve bilimsel düşüncenin gelişmesinin önünde önemli bir engel olarak görülüyordu. Dolayısıyla tarih içerisinde çok farklı meydan okumalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu meydan okumalar bugünün Avrupa kimliğinin oluşmasında en önemli köşe taşlarından biri olarak kabul edilebilecek aydınlanma fikrini ortaya çıkarmıştır. Bununla beraber demokrasi, insan hakları gibi kavramlar ve kiliseye dönük tepkinin en somut tezahürü olan protestan düşünce tarih sahnesine çıkmıştır. Avrupa’nın aksine bugün Asya olarak bildiğimiz coğrafyada daha heterojen bir durum söz konusuydu. İslam’dan Budizm’e, Ortadoks Hristiyanlıktan Hinduizme kadar çok çeşitli dinler var olmasına rağmen bunların Katolik Hristiyanlık gibi keskin birer baskı kurumu haline dönüşmediği söylenebilir. Dolayısıyla Avrupa’dakine benzer derin meydan okumalar bu coğrafyada çok fazla söz konusu olmamıştır. Olsa dahi süreklilik arz edip bir aidiyetin oluşmasına kaynaklık edecek şekilde kurumsallaşamamışlardır. Bu sebeple Katolik Kilisesi’nin etki ve tepkiyle Avrupalı kimliğinin oluşmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesi olduğu ifade edilebilir.

Buraya kadar olan bölüm, Avrupalı kimliğinin oluşmasındaki köşe taşlarını irdelemeyi amaçlamıştır. Sonuç olarak “Latince, Katolik Kilisesi ve Roma Mirası” devasa kara kütlesi üzerinde belli bir coğrafyanın homojen hale gelerek Avrupa olarak kendisini var etmesinde oldukça önemli pay sahibi olmuştur. Bununla birlikte, Asya ya da diğer coğrafyalarda benzer koşulların ortaya çıkmadığını söylemek çok doğru olmayabilir. Fakat Avrupa kimliğinin oluşmasında belki en temel hususun bu farklı etmenlerin eklemlenmesi ve süreklilik arz ederek bir aidiyet yaratabilme kapasitesi olduğu ifade edilebilir. Özetle bu etmenlerin bir araya gelerek Avrupa’yı ve dolayısıyla ki Asya’yı meydana getirdiği söylenebilir!

Ünlü Fransız Antropolog Levi-Strauss, insan zihnin en temel çalışma prensiplerinden birinin karşıtlıklar kurmak olduğunu belirtmektedir (Strauss 1969). Levi-Strauss’un bu tespitinden yola çıkarak Avrupa mefhumunun bir özne olarak ortaya çıktıktan sonra kendi karşıtı olan Asya’yı yarattığını söyleyebiliriz. Asya ve Avrupa arasındaki kavramsal karşıtlıklara değinmek, bu iki farklı kıtanın neden oluştuğunu anlamak adına bize oldukça yardımcı olacaktır. Avrupa kendisini yeninin ve yenilikçiliğin temsilcisi olarak ortaya koyar, dolayısıyla Asya ise muhafazakarlığın ve eskinin temsilcisidir. Rönesans ve reform bugün Avrupa olarak bildiğimiz coğrafyada çok önemli zihinsel sıçramalara neden olmuştur. Fakat bu sıçramalar asıl anlamını sanayi devrimi gerçekleşip Avrupa, teknik olarak da büyük bir özgüven kazanınca bulmuştur. Gelişmeci bir bakış açısıyla, tüm bu gelişmeler, tek bir tarih çizgisiyle ilişkilendirilerek diğerlerinin bu seviyenin gerisinde ve ancak takipçi olarak konumlandırılması sonucu ortaya çıktı. Dolayısıyla Avrupa olması gereken seviye, Asyalılar ise bunun karşıtı olarak buna seviyeye ulaşmaya çalışan eski ve geri olarak tahayyül edilmiştir. Enrique Dussel’in trans-modernizm üzerine makalesinde ifade ettiği gibi post-modernizm dahi Avrupa hegemonyası noktasında görece adil bir bakış açısı ortaya koyarken, Avrupamerkezci tek çizgi tarih anlayışından kendisini kurtaramamıştır. Avrupa değerlerini olması ve ulaşılması gereken olarak ortaya koymuştur (Dussel 2008).

Bugün Avrupa kimliğinden konuştuğumuzda özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramların bu kimliğin olmazsa olmazları olarak ifade edildiğini görmekteyiz. Fakat Avrupa kendisini bu kavramlarla özdeşleştirirken; Asya ise baskıcı, otokratik ve despotik rejimlerin kıtası olarak tahayyül edilmektedir. Burjuva sınıfı Avrupa’da kiliseye ve mutlak monarşilere karşı ciddi mücadeleler vermiştir. Bu mücadeleler, bugün anladığımız anlamda demokrasi ve özgürlüklerin kurumsallaşmasında oldukça önemli bir role sahiptir. Marx, Asya tipi üretim tarzı olarak ifade ettiği modelde kapital birikiminin mümkün olmadığı tespitini yapmaktadır (Marx 1997). Marx’ın bu tespitinden yola çıkarak Asya coğrafyasında despotik yönetimlere ve güç merkezlerine karşı alternatif güç odaklarının oluşmasına zemin olmadığı tespiti yapılabilir. Edward Said’in Oryantalizm kitabının başlangıç cümlelerinden biri olarak Marx’ın doğu halkları için söylediği “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir” sözünün kullanılması pek tesadüf olmasa gerektir (Said 2003).

‘’The Idea of Asia and Its Ambiguities’’ adlı makalesinde Wang Hui, Asya kavramının kendi kendine oluşmadığı, Avrupalılar tarafından tanımlandığı tespitini yapmaktadır (Hui 2010 985-989). Bu örneklerden yola çıkarak Hui’nin yaptığı tespite paralel bir şekilde, Avrupa’nın önce muhtelif sebeplerle bir özne olarak tarih sahnesine çıktığı ve sonrasında karşıtı olarak Asya’yı tanımladığı sonucuna ulaşmak oldukça tutarlı görünmektedir. Ortada hiçbir ciddi coğrafi ve fiziksel ayrım söz konusu değilken, bu devasa kara kütlesinin neden iki kıtaya ayrıldığı noktasında bir soru sorduğumuzda karşımıza bir takım kavramsal karşıtlıklar çıkmaktadır. Aksi halde Budist bir Hintli ve Müslüman bir Moğolu aynı anda Asyalı yapan nedir ? Tek ortak noktaları Avrupalılar tarafından Asyalı olarak tanımlanmalarıdır. Bu sebeple yazı boyunca kavramsal farklılıkların ve bu farklılıkları ortaya koyan makro ayrımların izi sürülmeye çalışılmıştır. Bu şekilde “Locating Asia Pacific’’ makalesinde Martin Lewis’in ifade ettiği üzere dünyanın en büyük kara kütlesi üzerindeki sanal realiteleri irdelemek için çaba gösterilmiştir (Lewis 2010 59-60).

 

* Hayali Kıtalar başlığı Benedict Anderson’ın Türkçe’ye “Hayali Cemaatler” ismiyle çevrilen Imagined Communites adlı kitabına atıfla kullanılmıştır.

REFERENCES

ANDERSON, Benedict 2015. Imagined Communities, Metis Press (Turkish Edition)

DUSSEL, Enrique. 2006. World-system and Trans-modernity In Unbecoming Modern: colonialism, modernity, colonial modernity. Saurabh Dube and Ishita Banerjee-Dube, eds. Pp. 165-188.

HUI, Wang. 2010. The Idea of Asia and Its Ambiguities The Journal of Asian Studies, Vol 69, No.4, pp 985-989

LEWIS, Martin W. 2010. Remaking Area Studies: Teaching and Learning across Asia and the Pacific Chapter 3 Locating Asia Pacific: The Politics and Practice of Global Division (pp. 41-66), University of Hawaii Press

MARX, Karl. 1997. Formen die der kapitalistischen Produktion vorhergehn, Sol Press (Turkish Edition)

LEVI-STRAUSS, Claude. 1969. The Raw and The Cooked,  Harper&Raw, Publishers

SAID, Edward W. 2003. Orientalism, Metis Press (Turkish Edition).

Uğurcan Güngör, (1993, Ankara) Lisans egitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlamıştır. Serbest avukat olarak calışmaktadır. Aynı zamanda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Asya Çalışmaları programında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here