Ana Sayfa 4. Sayı İki Roman ve “Gün Ola Harman Ola”

İki Roman ve “Gün Ola Harman Ola”

Author

Date

Category

Erzurum’da geçen ortaokul yıllarımda Sait Faik’in ünlü Semaver hikâyesini okuyuşum geliyor aklıma. Ders kitabında olabilir mi? Muhtemelen. O güne kadar okuduğum tüm metinlerden bambaşka bir şey ile karşılaşmak ve tabi ki hüzünlü sonu epeyce etkilemişti beni. Tıpkı Semaver’de olduğu gibi annesiyle yaşayan bir çocuk olmak da tuzu biberi olmuştu herhalde bu etkilenimin. Yine aynı yıllarda eniştemin kitaplığından alarak okuduğum, Sabahattin Ali’nin Ayran adlı hikâyesi için duymuştum aynı hisleri. Her iki hikâyede de yoksulluğun sert sadeliği büyük bir gerçeklik ve naiflikle anlatılmıştı. Ağlaklık yoktu. İnsana ve topluma dair hakikatler vardı.

Yıllar geçti. Ankara’ya geldim. Erzurum geride bende yalnızca burukluk bırakan, sevmediğim bir memleket olarak kaldı. Sıla özlemi denen duyguyu hiç yaşamadım. Ankara’ya alıştım mı? Şiirler yazdım. İnsanlar tanıdım. İnsanlar unuttum. İnsanlar hatırladım. Hafızanın oyunları ve aklın gerçekleri. Karanlık ikindiler. Anne ile bu defa Ankara’da yaşamaya devam. Cebeci’den Kızılay’a yürüyüşlerim ve ne bulursam okumak ihtiyacı. Okumayı seviyor muydum? Okumayı seviyor muyum? Yoksa okumak unutmak için miydi? Unutmanın mümkün olmadığını öğrendim (mi)? Şiirler okudum. Şiire benzeyen, şiire benzetebileceğim metinler ya da. Her şeyi şiire benzetmekle, her şeyden şiir çıkarmakla uğraştığım yıllar. Diğer yanda inanç buhranları. Trajikomik sebeplerle “insan olmak çok acı” lafının icadı. “özgeçmişimizi yazamazlar, özümüz rehin verildi / karşılığında içinde dünler ve yarınlar olan bir hayat  /içinde acılar ve şakalar olan duru bir keder / aslına bakarsan her şey biraz ucuza gider / bu tüccar dünyada / o yüzden çok da şaşırmamalıyız” dizelerinin yazıldığı yıllar.

Siyasal Bilgiler’in kütüphanesinde eski ve dağılmakta olan, doğru sayfaya geçmek için sürekli kontrol etmek zorunda olduğum bir kitap okudum bir gün. Sadece iki saat içinde. Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad (Çev:Sinan Fişek). İnanamadım. Yirmi iki yaşındaydım ve her şeyi bildiğimi sanıyordum. İnsanın dipsiz kötülüğünün benden başka da farkında olan birileri de varmış meğer. İlk değilmişim.  (“Onu görebiliyor musunuz? Ne anlatmaya çalıştığımı görebiliyor musunuz? Herhangi bir şey görebiliyor musunuz? Size bir düş anlatmaya çalışıyormuşum gibi geliyor bana”) Tekrar okudum sonra. Akşamdan sabaha. Yüz küsur sayfada insan. Sade ve net.  Kısa cümlelerle ama uzun anlamlarla. Hiç okumamış olmayı ve ilk defa okumayı isterim hep Karanlığın Yüreği’ni.

Şiir üzerine düşüncelerimi de etkiledi Conrad. Sadeliğe ulaşmanın en kolay yolunun ortaya kendini, yalnızca kendini koymak olduğunu Conrad’dan öğrenmediysem de, Conrad okurken hissettim. Batılı Gözler Altında, Zafer, Lord Jim hep kendisi olmaya çalışmanın veya kendisi olarak kalmanın o büyük zorluğunun hikâyeleri olarak göründü bana. Conrad bunu tasarlamış, düşünmüş müydü? Ne farkeder ki? Bana düşündürdü.

Okuduklarımı çok da beğenmediğimden olacak romanlar, hikâyeler okumayı bıraktım bir dönem. Yalnızca şiir ve bazen de felsefe hakkında okuyordum. Sonra felsefeyi okumayı da bıraktım. Eğitim aldığım alanla ilgili de okumak zorunda kalmadıysam şayet, pek bir şey okumadım. Okuduklarımı da sevmedim. Okulu da uzattım neticede. Yapmak zorunda kaldığım için yaptığım her şeyde her zaman başarısız oldum ve de olacağım. (Siyasal Bilgiler’de beş yıl boyunca aldığım eğitim bana yalnızca bir iktisatçıyı sevdirdi ve bulabildiğim ölçüde yazdığı her şeyi okudum: Thorstein Veblen. Sevdiğim iktisatçı hiç değişmedi. O da iktisatçıdan ziyade bir tür sosyolog olduğu içindir belki de. Ne yazık ki Türkçe’ye eli yüzü düzgün çevirisi yapılmadı, ne makalelerinin ne de o muhteşem Aylak Sınıf Teorisi’nin.) Bir dönem tek tutkum olan kitap biriktirmekten kurtulmak için kitapların büyük bir kısmını sevdiğim bir sahafa hediye ettim. Odam boşaldı. Biraz üzüldüm. Sonra alıştım. En sevdiklerimi vermemiştim. Uzun ve sıkıcı gecelerde onları rastgele bir yerlerinden açıp okuyordum.

Tüm bunlar olurken birileri doğuyordu. Doğanları sevmek zaman istiyordu. Birileri ölüyordu. Ölenlerin hafızada açtıkları boşluklar acıtıyordu. Söylenen ya da söylenemeyen bir sürü şey rahat vermiyordu. Eksilme duygusu ilginçti ve acıydı. Yaşıyorduk. Onlarsa yaşamıyordu. Dil açısından ifade etmek bu kadar kolaydı.

Birçok “Mülkiyeli” gibi devlet için çalışıyordum. Memurların karanlığı, hep ortada durmaya çalışmayı, “kör göze parmak” olsa bile hakikatler yerine yalnızca kendilerine dokunmayacak, dokunmayacak derken, bırakın “bedel” ödemeyi, yalnızca canlarını bir ân bile sıkmayacak gerçekleri dillendirebilmeyi adeta yoğun yaşanılan dini bir inanç hâline getirmiş olmaları ve devlet aygıtının “kamu yöneticilerinin” eline verdiği soyut bir bıçak sallandı durdu üzerimde. Genelde “hafif yaralı” atlatmış sayıyorum kendimi. Yusuf Akçura’yı ve “Milletimizi yükseltmek için, ilk önce Türk Milletini bî-pâyân ve fedakâr bir muhabbetle, bir aşk ile sevmeliyiz”  tespitini çok sevsem de, kimi memurların da bu millete dahil olması arada bir kafamı karıştırdı. Neyse ki kalbim karışmadı. Neticede sanırım en azından diğer memurların sevdiği iyi bir memur olamadım. Çeşitli dengeler ve “yeri ve zamanı olmayan” çeşitli söylem ve hareketler. Yanlış zaman yanlış yer. Bazen gayri resmi bazense resmi olarak “disiplinsiz” sayıldım. İyi mi kötü mü? Hep haklı değildim belki de ama yaşadığım her “disiplinsizlikte” karşımdakilere göre(ce) haklıydım. Buna inanıyorum. Hayat bazen kötüleri en kötülere karşı savunmak zorunda bırakabilir. Kendini de.

Artık herhangi bir romanı Karanlığın Yüreği kadar sevmem zannediyordum.  Yanılmışım. Bir kış ikindisinde Kızılay’da boş boş gezerken, kimseyi beklemiyor ve kimse tarafından beklenmiyorken girdiğim kitapçıdan, Karanlığın Yüreği kadar seveceğim o romanı aldım: Gecenin Sonuna Yolculuk, Ferdinand Céline (Çev:Yiğit Bener). Akşam eve gelip nasıl bir şaşkınlıkla başladım okumaya, hatırlamak güzel. Bir başyapıtla göz göze gelmenin heyecanı. Anlatım şekli ve biçimin güzelliği. İnsanı anlayan, onun dehlizlerinde, kör kuyularında, hormonlarında ve duygularında dolaşan ve insan olmanın acılarından bahsetme cüretini gösterebilmiş büyük bir insan. (“Sonuçta varoluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak için harcadığı o olağanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani tiksindirici dehşetengiz, saçma olmamak uğruna. Baştan veri olarak elimize tutuşturulan şu aksak ikinci sınıf insanı, sabahtan akşama kadar hep küçük bir evrensel ideal, birinci sınıf bir insan olarak sunmak zorunda kalmamız ne de büyük kâbus.”) Tekrar okudum sonra. Fransızca öğrenmeyi bile istedim sırf aslından okuyabilmek için.

Şiir üzerine yazmak aptallık gibi gelmiştir bana hep. Şiirin üzerine yazılabilecek, tahlil edilebilecek bir “şey” olmadığına inanıyorum. Şiir üzerine yazılmış metinler (bir şairin poetikasından bahsetmiyorum, bir şiiri açıklama, bazen dize dize izah etme cüret ve çabasını kastediyorum) bana hep cahillik hissettirdi bugüne kadar. Karanlığın Yüreği ve Gecenin Sonuna Yolculuk da insan olma hâli üzerine söylenmiş iki büyük şiirdir. Bu sebeple üzerlerine konuşulma ve tahlil edilme hakaretini hak etmiyorlar bence. Onları sadece okumalı. Anlayabilen anlamalı. Bu kadar.

Hayat devam etti. Öyledir. Hayat devam eder. O sırada olanlar olur. Bazı dostluklar eskir. Onların da yerleri dolmaz. Ölülerin yokluğuna alışmak mı yoksa yaşayanların yokluğuna alışmak mı daha zor? Ölülerin hayatımızdan çıkması bir “çıt“ sesi ile olur. Olduğu yerden kesilir o güne kadar devam etmiş olanlar. Ama yaşayanlar yavaşça silinir.

Sevdiğim iki romandan sonra, bana hep eski bir dostluğu hatırlatan dünyanın en güzel hikâyesine geldi sıra. Gün Ola Harman Ola, Sait Faik. Bu hikâye neden dünyanın en güzel hikâyesi? Çünkü bence öyle. Ne zaman Gün Ola Harman Ola’yı okusam dünyanın en güzel hikâyesini okuyormuşum hissine kapılıyorum. Bana bu hissi bu denli yaşatan bir hikâye daha okumadım daha. Belki de Sait Faik yazamadığı içindir artık.

Ece Ayhan anılarında, bir tanıdığının Sait Faik’in hikâyelerini şiir gibi ezberlediğini anlatır. Sonra kendisi de Sait Faik’in yazdıklarının aslında şiir olduğunu söyler. Doğrudur bu. Sait Faik ayrıca bir şiir kitabı da olmasına rağmen, asıl büyük şiirlerini hikâyelerinde yazmıştır. Şair kanı vardır onda. Şair kanı taşıyanlar, o kanı hayatlarına bulaştırırlar. Bazen biçim olarak hiç “şiir” yazmadan hem de. (“Mercan Usta’nın boyacı sandığını seyrettikten sonra içinizde Mercan Usta ile bir salaş meyhanede iki kadeh içmek ve Mercan Usta’dan ayrılırken elini öpmek isteği doğmazsa, İstanbul ilini bırakın gidin. Nereye giderseniz gidin. Uçağa binip New York’a gidin paralı iseniz. Parasızsanız Sarayburnu’ndan atın kendinizi. Üç dört yüz binlikseniz gidin çirkin apartmanınıza; sümüklü çocuklarınızı, lavanta kokulu pasaklı karılarınızı kucaklayın. Ne bok yerseniz yiyin.”)

Gün Ola Harman Ola’yı ilk okuduğum (bu hikâyenin yer aldığı Son Kuşlar’ı 2005’te okumuşum kitaba yazdığım nota göre) günden beri yazdığım bir şeyin adını Gün Ola Harman Ola koymak istedim hep. Ama olmadı. Sait Faik kadar içerikle başlığı uyuşturmayı beceremedim. Muhtemeldir ki bundan sonra da beceremem. Yeri gelmişken kendime verdiğim sözü tutmuş olayım. Normalde kendime verdiğim sözleri tutmamakla tanırken kendimi hem de.

Sait Faik, Joseph Conrad, Ferdinand Céline. İyi ki yaşadılar, iyi ki yazdılar. “Yazmasalar deli olacaklar” mıydı acaba?

Belki bir de sevdiğim şiirleri, şairleri yazarım. Bakalım. Gün ola harman ola.

Onur Bayrak, (1988, Erzurum) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Şairi Öldürdüler (2014) ve Buhrannâme (2017) isimli iki şiir kitabı vardır. Ankara’da yaşıyor.

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments