Ana Sayfa 4. Sayı Kasabadan Şehre, Şehirden Dev Kasabaya: Ankara

Kasabadan Şehre, Şehirden Dev Kasabaya: Ankara

Author

Date

Category

Tarihsel süreçte bir yerleşimi şehir yapan onun doğal kaynaklara ve ticaret yollarına olan yakınlığıdır. Ankara tarih boyunca farklı dönemlerde dünyanın büyük şehirleri arasına girmiş, Anadolu’nun geri kalanı gibi son bin yılda otlak olarak kullanılmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda nüfusun sadece %5’i kentlerde yaşayan insanlardan oluşmaktaydı. Ankara 20bin kişinin yaşadığı Taşhan çevresinde küçük bir ticaret yoluydu. Taşhan ise ticareti yeniden canlandırmak umuduyla yapılmıştı.

Taşhan yapıldıktan kısa sayılacak bir süre sonra 12 milyonun merkezi olmasına karar verildi. Planlar yapıldı kısmen uygulandı, Jansen projesinden geriye sadece Güvenpark kaldı, hariciye nazırının evinin yerinde artık kimseyi gökdelen olduğuna inandıramadığınız bir bina var Menderes döneminde planlanmış, mebusların evleri Kızılay meydanından TBMM’ye kadar ince ince gidermiş, Güvenpark’taki anıt ise orijinal planlanan anıt değil. Bu bilgilere ve daha fazlasına Güven Arif Sargın’ın Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler: Ankara’nın Kamusal Yüzleri eserinden ulaşabilirsiniz. Sürekli kentsel dönüşümün ortasındaki şehirde artık tartışma alanından çıkmış olan mimari ve kültür ilişkisine dair aydınlatıcı olacaktır.

1990’larda hala ülkenin çoğunluğunun kırsalda yaşadığını dönemin hayat bilgisi kitaplarından, gazetelerinden ve diğer dönem medyasından öğrenmek mümkün, nüfus 50-60 milyon civarında ve sürekli AB sürecinde kentli olmamamızın bizi olumsuz etkilediğinden bahsediliyordu. Şimdi nüfusun çoğunluğu şehirde ve ülkenin en büyük ilçesi Çankaya yaklaşık 1 milyon nüfusa sahip, Keçiören’le birlikte neredeyse 2 milyon insandan bahsediyoruz. Peki, ne üretiyorlar, nasıl sosyalleşiyorlar, nasıl yaşıyorlar?

Sanayi odasının verilerine göre 2014’te ülkenin toplam sanayi üretiminin %7’si Ankara’daymış. İstihdam ise 300bin kişi. Çok küçük bir kesim Ar-Ge çalışanı ve şehirde genellikle küçük işletmelerden bahsediyoruz. Bu doğrultuda istihdam üzerinden düşündüğümüzde aileleriyle birlikte kabaca 1.2milyon insanın Ankara’da geçimini sanayi üretiminin sağladığını söyleyebiliriz. 5.5 milyon insanın çok küçük bir kısmına tekabül ediyor. Tarım ürünleri de Ankara’nın asli istihdam alanı değil. Çalışanların memurlar hariç büyük bölümünü hizmet sektörü başat olmak üzere asgari ücretliler oluşturuyor. Bu bağlamda üzerinde önemle durulması gereken konu çalışanın, ekonomik özgürlüğe sahip olan kişinin geleceğini planlama konusunda fail olabilmesidir. Fail olma, geleceğini belirleyebilme aynı zamanda kültürel tüketim yapabilmeyi böylece içinde bulunulan durumu teşhis edebilmek için bireyin kendisine dışarıdan bakabilmesini yanında getirir.

Yüksek işsizlik oranı, düşük ücret, olumsuz çalışma şartları ise patronaj ilişkilerinin kurulabilmesi için uygun bir ortam hazırlar. Bu ilişki bireyin fail olma alanını daraltır. Diğer tarafta ise rekabetin yoğunluğu bireyin asli aktivitesinin ekonomik olanla kısıtlanmasına yol açıyor. Türkiye’de çalışma saatleri esnek, fazla mesai pek çok durumda ödenmiyor ve esnek çalış(a)mama durumları işsiz kalma ve iş bulamama sorunlarına yol açıyor. Özel sektörde haftalık çalışma 60 saati buluyor.

Bunun yanında bireyin salt ekonomik aktivitelere indirgenmesi, bunun dışında kalan zamanının yeme-içme, uyuma gibi aktivitelerin dışına çıkamaması ile don karakterlerin oluşumuna ve üretimin yan sanayisi olan eğlence, kültür, sanat gibi entelektüel uğraşlara zaman yaratamamasına dolayısıyla bu alanlarda çalışanların da tutku dışında bir dayanağının kalmamasına neden oluyor.

Serbest görünen pazarın bu doğrultuda serbest olmaması, talebin pazarın daha da daralması yönünde seyretmesi ise bunun doğal sonucunu oluşturuyor. Türkiye yenilikçi –inovatif- bir üretim modeline sahip değil, bu nedenle kar ve birikim politikasını ücretli çalışanın ücretinden kesmek ve çalışma saatlerini arttırarak çalışan sayısını kısıtlı tutma dışında bir modelde kurgulaması pek mümkün değil.

Çalışma kültürünün zayıflığı, çalışılan pozisyonların esneklikten öte iş tanımı sorunu olması yerel şirketlerin en büyük zaafı. Uluslararası ve ulusötesi şirketlerin yerli ortak ile çalıştığı durumlarda yerel şirketlere benzer bir çalışma disiplinine sahip olmasının yanı sıra yerli yönetici, yerli insan kaynakları –eğer sekreter pozisyonunda değil de gerçekten İK ise- da benzer bir çalışma disiplinine meyletmekten geri kalmıyor. Ankara’da bulunan yerli ya da yabancı birçok şirket bürokrasiye yakın olabilmek için küçük ofisler açıyor. Üretim ve ticaret merkezlerini başka şehirlerde bulundurmayı tercih ediyor. Hatta çoğu zaman proje bazlı takımlar kurmayı yeterli görüyorlar.

Dünya’da esnek çalışma, güvencesizlik, proleterin prekaryalaşması, atipik, proje bazlı, freelance –serbest- çalışma gittikçe artan bir trend haline gelmiş durumda. Neoliberal ekonominin doğal sonuçlarını oluşturuyor, bunun yanında iş pazarındaki arzın da böyle şekillenmesi söz konusu, yeni nesil ücretli çalışanın sabit çalışmayı tercih etmediğini, ihtimallere açık olmayı istediğini görüyoruz.

Ankara özeline indiğimizde, yerel ve bölgesel ekonomilere dönüyoruz. Her ne kadar istihdam Schumpeteryan ekonomide Keynesyan ekonomiye kıyasla daha az öneme sahip olsa da, istihdamın düşük olması üretimin ve pazarın da zayıf olduğunu gösterir. Ankara’da karşılaştığımız manzara bu, nüfus ve organizasyon avantajlarını üretimde kullanamayan şehir, memurlar ve onların yarattığı alanda ancak hizmet sektörünü ve ithalatı ayakta tutabiliyor. Dolayısıyla kendisine yeten bir ekonomiden bahsedemiyoruz, bununla birlikte clientelizmin yani patronaj ilişkilerinin güçlü olduğu bir kültür bizi karşılıyor. Yasin Durak’ın Emeğin Tevekkülü çalışmasında da bunun pek çok örneğini Konya özelinde görebiliyoruz. İşveren, çalışanın hayatına müdahale etme hakkına sahip olduğunu düşündüğü bir çeşit ağalık düzeni kurguluyor.

Memur ise geçmişte olduğundan daha büyük bir baskının altına girmiş durumda. Bir yandan ekonomik diğer taraftan politik olan bu baskı, neoliberal politikaların yarattığı düzenlenmeyen, denetlenmeyen ekonominin 2008’de başlayan ve halen bitmemiş olan krizinin etkisiyle pek çok ülkede –ABD dahil- ortaya çıkan otoriteryan neoliberalizmin bir sonucu. Şehrin ekonomisini sırtında taşıyan memur, geleceksiz kalma korkusuyla harcamalarını kısıtlıyor. Bunun yanında liberal ekonomi sosyal devlet adı altında clientelist siyasalarla baskılanıyor. Clientelist siyasaların da etkisiyle kendi kendine yetemeyen bir ekonominin, gelecek yatırımları –ki daha önce gelenleri betona gömen bir ekonomi- ve beşeri sermayeyi yüksek risk ve kısıtlı alan nedeniyle kaçırmasını izliyoruz.

Bir taraftan bu tablonun pek çok ülkede benzer bir şekilde ortaya çıktığını belirtmemiz elzemdir. Diğer taraftaysa Türkiye’nin özel konumu ve mevcut geleceksiz görüntüsü ciddi bir göçe yol açıyor. Bu göç ile yaşanan kaybın 220 milyar dolar olduğu söyleniyor. Geçtiğimiz yıl GSYH’nin 800 milyar dolar civarında olduğunu düşündüğümüzde bu göç ile yaşanan kaybın ekonomik boyutunu daha iyi anlayabiliriz. Ancak ekonomik kayıptan daha büyüğünü beşeri sermaye kaybıyla yaşıyoruz.

Beşeri sermaye kaybı Ankara’nın yabancı olmadığı bir sorun. Şehrin bürokrasiden sıyrılamayan, eğlenceyi, sanatı, sosyal yaşamı beslemeyen çehresi bu alanlara ayrılabilen kısıtlı bütçeyle birleşince sarı otların arasına kurulmuş bu gri şehir tüm renklerini batıya kaptırıyor.

Beşeri sermayenin boşa harcanması bir taraftan paylaşım politikalarının sonucuyken diğer taraftan paylaşım politikalarını da belirlemektedir. Dünya üzerinde sonradan kurulan başkentlerin entelektüel uğraşlar konusunda kültürel merkezlerin gerisinde kalması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. New York Washington DC’den, St. Petersburg Moskova’dan, Rio de Janerio Brasil’den daha zengin bir kültüre sahiptir. Bu merkezlerin paylaşım, üretim politikalarında ve siyasal kültürlerinde benzer kesintili ya da desteksiz bütçeler ve talep sorunu göze çarpar. Bürokrasi kültürü, aristokrasi ya da burjuvazi temelli değildir bu örneklerde. Diğer taraftan her birinin kendine has yapısı dikkat çeker. Ankara’nın kültür, sanat ve bilim üretiminde İstanbul’un gerisinde kalması doğaldır ancak potansiyelinin çok altında olmasının nedenlerine bakmamız gerekir.

Kaynaklara ulaşım kültürel sermayenin artması için ön koşullardan biridir, günümüz dünyasının yarattığı avantajların yanında merkezde olmanın sağladığı kaynaklara kolay ulaşım, kültür üretiminde kendi başına bir değer taşımamaktadır. Kültür ve sanat birikimin yanında tartışma, paylaşım, etkileşim ve talebe ihtiyaç duyar. Ankara gibi küçük ve dağınık grupların tutku ile ürettiği kültür, kolektif, tartışma ve paylaşım temelli üretimin gerisinde kalır. Ekonomik getirisi olmayan, tam zamanlı bir iş olarak yapılamayan bu kültürel üretim, seyrek ve eksik ürünler olarak ortaya çıkar. Bu sorun sanat ve kültürde çalışmanın, odağın, paylaşımın ve karşılıklı öğrenme süreçlerinin sonucu olan zanaat ve emek temelinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Bürokrasi kültürünün hakim olduğu bu şehirde, siyasal iktidardan bağımsız olarak kısıtlı üretim ve bütçe sorunu kültürel gelişimi ciddi anlamda olumsuz etkilemektedir. Bu bağlamda kültürel üretim küçük, dağınık merkezlerde, birbirinden kopuk, dirsek temaslarının dahi nadir olduğu, birbirinden farklı grupların alabildiğince zayıf bir üretim ortaya koyduğu bir alana işaret ediyor. Yalnızlık ve izole olmanın yarattığı avantajı ürünün içine yerleştirememe, bu ürünü paylaşamama Anadolu’nun uzun soluklu kaderinin parçasıdır. Bu bağlamda Ankara kültürel potansiyelini gerçekleştirememe sorununu kalıcı hale getiriyor.

Başta bahsettiğimiz küresel yeni çalışma düzeni, prekarya, atipik çalışma, freelance çalışma, işsizlik ya da düzensiz çalışma yani güvencesiz olma hali ülkeden göç edecek birikimi, gücü ya da enerjisi olmayanların İstanbul, Ankara gibi yaşamın görece pahalı olduğu yerlerden görece daha ucuz olan küçük şehirlere doğru göç etmelerine yol açıyor. Ankara’ya bu yıl 184bin kişi yerleşirken, Ankara’dan diğer şehirlere taşınan insan sayısı 221bin. Mevcut üretim ve çalışma modelinin yanı sıra patronaj ilişkileri, ağ üretim sorunu ve kültürel yıkımın da bu göçün farklı evrelerinde itici faktörler olduğunu söyleyebiliriz.

Geçmişten bugüne gelen kültürel birikim bu bağlamda hayatidir ancak insanları şehre bağlayacak böyle bir bağ bulmak mümkün değil. Temmuz 1999’da Birikim Dergisinin 123. sayısında Kurtuluş Özyazıcı ve Akın Atauz’un “Ankara’da Kültür ve Sanat” adlı makalesinde ifade edildiği şekliyle o yıllara kadar devlet yoktan yarattığı şehirde bir propaganda uzvu olarak sanat ve kültürün kendi arzuladığı tema ve şekillerine bütçe ayırmıştı. O dönemde bütçe ya da ekonomik temeller üzerinden bir okumaya ihtiyaç yoktu; yayınlara, kütüphane, toplantı salonu sayısı ve kullanım türüne göre konuyu okumak gerekiyordu. Yakın geçmişteyse kültür ve sanatın propaganda uzvu niteliğini televizyon ve sosyal medyaya bırakmasıyla Devlet Tiyatrolarının dahi kapatılması tartışmasını körükleyen, ülkenin en iyi üniversitelerini baskılayan, hedef gösteren ancak aynı zamanda ortaya çıkan kültürel ürünlerin televizyon dizilerinden, çok satan kitaplardan hallice olduğu bir kuraklığa doğru evrilen bir şehirdir Ankara. DT, CSO, DOB biletleri satışa sunulduğunda tükeniyor olmasına karşın kalıcı ve besleyici mekanlardan söz etmemiz mümkün değil, özel kaynaklar ve alanla ilgili kişiler haricinde kültür, sanat ve bilimsel, düşünsel üretime ilgisi olan birbirinden kopuk az sayıda kişi, yapı ve kuruluştan bahsedebiliyoruz. Bu bağlamda ekonomik kaynağın kısıtlı olması da yıpratıcı bir etki yaratıyor.

Bugünün Ankara’sını şehir yapan ülkenin merkezi olması dışında herhangi bir öğe değildir. Tüm şehir defalarca politik sebeplerle mimari ve kültürel bağlamda kabuk değiştirmiş, başkent olduğundan beri antagonist bir ikiliğin ortasında, rantın, nüfuzluların, kodamanların etrafında rıza, şans ve fırsat üretiminin kalesi olmuştur. Türkiye’nin toprak büyüklüğünden, nüfusa, üniversiteden spor kulübü sayısına her alanda ikinci sırasında yer alan bu şehrin üretimde ve paylaşımda böylesine geride kalması, sanat ve kültürel alanlarda zayıflığının yanı sıra bilimsel çalışmalar bağlamında İstanbul’daki üniversitelerden gün geçtikçe daha gerisinde kalmanın ötresinde dünya sıralamasında sürekli aşağı sıralara düşmesinin kaynağını oluşturmaktadır.

Barış İren, (1984 Kdz. Ereğli) Ortaokul ve liseyi Ankara Gazi Anadolu Lisesinde okudu. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde bitirdi. ODTÜ Medya ve Kültürel Çalışmalar, ODTÜ Avrupa Bütünleşmesi ve Ankara Üniversitesi Sosyal Antropoloji bölümlerinde yüksek lisansı var.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments