Ana Sayfa 4. Sayı Kemalizmin Dilinde, Tarihinde, Coğrafyasında Ankara

Kemalizmin Dilinde, Tarihinde, Coğrafyasında Ankara

Author

Date

Category

Türk modernleşmesinin ve onun bir parçası olan Kemalizmin temel çelişkilerinden biri merkez hattı itibariyle bir yandan değişim arzusu taşıması, diğer yandan yenilik doğuran bu değişimi özleşme olarak gösterme kaygısı gütmesidir. Bu itibarla Kemalist devrimler Türk toplumunu hak ettiği medeniyet dairesine taşıyacak büyük atılımlar olarak kurgulanırken ortaya konan medeniyet tasavvuru, yalnız basit bir gelişme isteğine dayanan veya zeitgeist’a uygun biçimde ululanan bir düşünce değil, aynı zamanda toplumun geçmişinde ve özünde bulunan bir ilham olarak görülmüştür.

Kemalizmin bu yaklaşımını uluslaşma sürecinde gereksinim duyulan tarih inşaı yahut devrimlere meşruiyet arayışı ile izah etmek mümkün olabilir. Ancak Kemalist anlatı, propagandanın güçlendiği 1930’lu yıllarda devrimlerle birlikte, pratik ihtiyaçlara dayalı kararları da bu örgünün kapsamına dâhil etmiştir. Bu bağlamda, Ankara’nın başkent oluşunun izahı da 1920’lerden 1930’lara kadar önemli ölçüde değişmiştir.

Ankara başkent ilan edilirken Türkiye Büyük Millet Meclisindeki tartışmalar somut şartlar ve öncelikler üzerinden, Ankara İstanbul ile mukayese edilerek yapılmıştır. Bu tartışmaların merkezi olan TBMM’nin 13 Ekim 1923 tarihli 35. birleşiminde söz alan Gümüşhane mebusu Zeki Bey (Kadirbeyoğlu), Ankara’nın başkent olarak ilanı fikrini İstanbul’a karşı bir “iğbirar” (gücenme, kırgınlık) olarak gördüğünü belirtmiş, tepki gören bu ifadesinden sonra konuşmasını “Buranın Merkezi Hükümet olmasiyle İstanbul’un hali harabîye terk edilmemesini rica ederim.” sözleriyle bitirirken nihayet salondan “Hah, şöyle.” şeklinde tepkiler alabilmiştir.[1]

Ankara’nın başkent olarak ilan edilmesini destekleyen görüşlerden birinde ise gerekçe, Anadolu’nun merkez olmasının Anadolu’nun ihtiyaçlarını yerinde müşahede edebilmeye olanak sağlayacak olmasıdır. Nitekim Gelibolu mebusu Celal Nuri Bey (İleri) konuşmasında “Biz Ankara’nın yazın tozuna, kışın çamuruna tahammül etmeliyiz ki, Anadolu’nun bütün levazım ve ihtiyacatını anlıyabilelim ve ona göre derdine devasaz olalım.”[2] ifadelerine yer vermiştir.

Bununla birlikte, Ankara’nın başkent oluşundaki temel gerekçe, esasında yine Celal Nuri Bey’in, başkentin bir kanun ve bir karar ile belirlenemeyeceği; olayların Ankara’­yı Türkiye’nin merkez kenti hâline getirdiği yönündeki sözlerinde saklıydı.[3] Esasen, Kanunu Esasî Encümeni de tartışılan kanun teklifi hakkındaki görüşünü Riyaset-i Celileye, olayların gelişiminin Ankara’yı zaten doğal bir başkent olarak tayin etmiş olduğu, bu kanunun ancak bir realitenin tespiti olacağı şeklinde sunmuştur.[4] Görüleceği üzere, Ankara’nın hükümet merkezi olarak kabulüne dair meclis tartışmaları, ekseriyetle, Ankara’nın coğrafi konumu, yakın dönemde yaşanmış hadiselerin doğal sonuçları, millî devlet ve güvenlik ekseninde yapılmıştır.

Bu dönemde basında yer alan tartışmalar TBMM’deki tartışmalardan çok daha sert geçmiş ancak tema bakımından büyük farklılıklar göstermemiştir. Başkentin Ankara’ya naklini isteyen kalem sahipleri, Ankara’nın başkent olmasının kalkınmayı kolaylaştıracağı, fiili durumun zaten bu yönde olduğu, Ankara’nın coğrafi konumunun uygunluğu, yeni bir merkezin gerekliliği, yabancıların Türkiye’nin başkenti olarak İstanbul’u tercih ettikleri gibi sebepler ileri sürmüşlerdir.[5]

Bütün bu tartışmalar sırasında, TBMM sıralarından dile getirilmiş “millî” bir temenni yahut yakarış vardır ki, genel temadan tümüyle ayrılır. Aksaray mebusu Besim Atalay Bey, nispeten duygusal konuşmasında şu cümleye yer verir: “Ah ne fayda ki; burası mer­kezi Hükümet ittihaz edildiği gün eski Ansil -Ankara- ismi de Türkçe bir kelimeye değiş­tirilmiş olsaydı.”[6]

Yeni başkent resmî olarak belirlenirken Ankara adı Besim Atalay Bey’in temennisindeki gibi Türkçe bir kelime ile değiştirilmemiştir ancak aradan on yılı aşkın zaman geçtikten sonra, bu adın zaten Türkçe olduğu, hem de başkent olmaya oldukça yakışır bir anlamda bir Türkçe kelime olduğu Kemalizmin Güneş Dil Teorisi kapsamında ve Türk Tarih Tezi ile uyumlu biçimde kabul edilecektir.

Güneş Dil Teorisi, 1930’larda ortaya konan bir diğer tez olan Türk Tarih Tezi ile önemli ölçüde paralellik taşır. Söz konusu iki yaklaşımın bilimsel değeri tartışılır olsa da, yahut daha açık bir ifade ile akademik literatürde artık tarihsel önemleri dışında atfa değer bulunmasa da, birbirleri ile mukayeselerinde bir tutarlılık görüldüğü söylenebilir. Hatta bu paralellik gözetildiğinde Güneş Dil Teorisi’nin, Türkiye’de dilbilim çalışmalarını tarih ve antropoloji ile mukayeseli biçimde yapılır hâle getirerek ülkeye “önemli bir yöntem anlayışını getirdiği” de mütalaa edilmiştir.[7]

Güneş Dil Teorisi, ilk dilin ortaya çıkışını incelemiştir. Dilin gelişimiyle değil, ortaya çıkışı ile ilgilenen teoriye göre tüm diller ana kök olan sesinden doğmuştur ki bu sözün ilk ve temel anlamıyla Güneş’i işaret ettiği düşünülmektedir.[8] Bu şekilde ortaya çıkan ilk dil Türkçe olmakla, diğer tüm dillerin kökleri Türkçede bulunabilir. Teori kapsamında yalnızca zikrolunan kuramsal çalışmalarla yetinilmemiş, birçok yabancı dil kökenli kelimenin Türkçe açıklaması yapılmıştır.

Söz konusu etimoloji furyası yalnız üniversitelerde ve akademik yayınlarda değil, dönemin günlük gazetelerinde dahi geniş yer bulmuştur. Ancak yeni Türkiye’nin gurur ve umut kaynağı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, söz konusu çalışmalar için özel bir yere sahiptir. Mezkûr fakültede, yeni dil teorisi ile yakından ilgili bulunan Hasan Reşit Tankut’un okuttuğu “Güneş-Dil Teorisine Göre Toponomik Tetkikler” adlı eser ise, yukarıda zikredildiği üzere, Ankara kelimesine yeni bir bakış getirecektir.

Tankut, eserin “Ank ve Ankara” başlıklı bölümünde Ankara adını Teori kapsamında tetkik eder. Bu tetkike göre[9] sözcüğün orijinal hâli ağanağakarağ şeklindedir ki bu kelime ögelerine + an + ak + ar + olarak ayrılmalıdır. Kelimenin ilk kökü olan , yukarıda mezkûr ana köktür ve buradaki bağlamda, “asıl”, “esas” anlamlarına gelmektedir. Aynı zamanda, Güneş ile birlikte, su anlamını da taşımaktadır. İkinci hece olan ve kelimeyi yakındaki bir obje yahut süjeye bağlayan an ve “düşünceyi tamamlayarak manayı tayin eden” ak ile birlikte ilk dört hece (ağanağak) zamanla ank hâline gelecektir ve yazara göre Sümer Su Tanrısı Enki’nin adı işbu ank kelimesi ile ilgilidir.

Tankut’un tetkikine devam etmeden önce, buraya kadar olan kısımdaki su vurgusunun önemini işaret etmek gerekir. Yukarıda belirtildiği gibi, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi ile paralel işlenmiştir. Türk Tarih Tezi’nin esaslarının tartışıldığı Birinci Türk Tarih Kongresinin en ilginç tartışmalarından biri ise, kongrenin ikinci gününde Ankara Halkevinde yapılan 3 Temmuz 1932 tarihli toplanmada, Zeki Velidi Bey (Togan) ile Reşit Galip Bey arasında yaşanmıştır.

Anılan ve toplantının planlanandan iki saat kadar fazla sürmesine neden olan tartışmada[10] esas konu, Orta Asya’da uzun süreli ve büyük bir kuraklığın yaşanıp yaşanmadığı ve Türklerin Anadolu’ya göçlerinin nedeninin bu kuraklık olup olmadığı idi. Zeki Velidi Togan’ın bu görüş aleyhine beyanlarının sert tepkilere neden olması, hatta Reşit Galip’in kongrenin ilerleyen günlerinde “Arkadaşlar; esefle ifade edeyim ki Zeki Velidi Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum. Biz kendi evlatlarımızın, yarın için büyük memleket işlerine hazırladığımız ve üstüne titrediğimiz nesillerin böyle asıldan ve esastan mahrum, en iptidaî hesap ve mantık esaslarından uzak usullerle kafalarının bozulmasına, muhakemelerinin sakatlanmasına asla mütehammil olamayız. Türkiye Cumhuriyeti Darülfünununun kürsüsü bu kadar hafif malûmat ve bu kadar sakim metotlarla işgal edilecek bir kıymetsiz mevkî değildir.”[11] şeklindeki ifadelerinin tutanaklara göre uzun ve şiddetli alkışlarla karşılanması şaşırtıcı bulunmamalıdır. Zira tartışılan yalnız bir kuraklık değil, Türk Tarih Tezi’nin esasıdır. Türk Tarih Tezi, Orta Asya’daki Türklerin, bölgenin uzun süreli kuraklaşması ve çölleşmesi neticesinde Anadolu’ya (ve dünyanın her yerine) göç ettikleri, bu göçler üzerine dört bir yanda büyük medeniyetler kurdukları, Anadolu’nun ise öteden beri bir Türk yurdu olduğu düşüncesi üzerine kuruludur. Nihayet Zeki Velidi Bey, kuramın ve bu kuram üzerine bina edilen meşruiyet anlayışının temellerine saldırır ittihaz edilmiştir.

Tankut’un Ankara kelimesini tahlilinde su vurgusu bu altyapı ile okunmalıdır. Ankara kelimesi mutlaka su ilgili olmalıdır; zira büyük bir kuraklıktan kaçarak Anadolu’ya gelen Türklerin bugün dahi merkezi olan kentin su ile kuvvetli bir bağının bulunması kaçınılmazdır. Zira Tankut da Ankara’nın eski zamanlarda, oldukça büyük bir su üzerinde kurulmuş olduğuna şüphe bulunmadığını söyleyerek bu hususu açıkça vurgulamıştır.[12]

Tankut, su üzerinden yaptığı anılan izahatla birlikte, Ankara adının anlamını tam olarak şu şekilde verir: “Bu suretle Ankara, akıl ve ferasetin, kuvvet ve kudretin tamam ve mükemmel olarak kararlaştırıldığı yer manasını verir.”[13]

Görüleceği üzere Tankut, Ankara kelimesini bir değil, iki ayrı tetkike tabi tutmuştur. Bu tetkiklerden birinde adı su ile ilişkilendirerek Türk Tarih Tezi’ni doğrular ve Ankara’yı eski Türk yurtlarından biri olarak nitelerken, diğerinde kelimeye bir “karar merkezi” anlamı izafe ederek onun başkent olma mahiyetini binlerce yıl öncesine taşımaktadır. Birincisi, Kurtuluş Savaşı’nı henüz birkaç yıl önce vermiş bir rejimin, halkı adına otoktonluk iddiası; ikincisi, bu rejimin yeni kararlarının yalnızca yenileşme değil, aynı zamanda öze dönüş olduğunu yahut en azından ne derece isabetli olduğunu ortaya koyma kaygısıdır. Bu itibarla Kemalist yönetimin, yeniden yapılanmayı gerektiren gelişmelerin henüz çok taze olduğu tarihlerde Ankara’yı başkent ilan ederken oldukça somut ve gerçekçi gerekçeler üzerinde durduğu, yenilik doğuran kararların verilmesinden sonra ise kararlarına meşruiyet kazandırmak için tarihî mistisizmden faydalanma yolunu tercih ettiği söylenebilir.

 

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, D. II, c. 2, s. 666-667

[2] A.e., s. 667

[3] A.e, s. 667

[4] A.e, s. 666

[5] Cemile Burcu Kartal, “Ankara’nın Başkent Oluş Sürecinde Dönem Basınında Ankara ve İstanbul: ‘Makarr’ ve ‘Payitaht’”, Ankara Araştırmaları Dergisi, c.1 (Haziran 2013), s. 75-88

[6] TBMM Zabıt Ceridesi, s. 670

[7] Mehmet Yalçın Yılmaz, Türk Dil Planlaması Bağlamında Türk Dil Kurumu (1932-1951), İstanbul Üniversitesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2013, s. 147

[8] Geoffrey Lewis, Trajik Başarı Türk Dil Reformu (çev. Mehmet Fatih Uslu), Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 78

[9] Hasan Reşit Tankut, Güneş-Dil Teorisine Göre Toponomik Tetkikler, Devlet Basımevi, İstanbul 1936, s. 37-40

[10] Birinci Türk Tarih Kongresi Konferanslar Münakaşalar, T.C. Maarif Vekâleti, İstanbul 1932, s 167-193

[11] A.e., s. 388-389

[12] Tankut, a.g.e., s. 40

[13] A.e., s. 39

 

Uğur Sönmez ÖZLÜ, (1985, Trabzon) Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Genel Türk Tarihi alanında yüksek lisans eğitimine devam etmekte ve Ankara Barosuna bağlı olarak avukatlık mesleğini sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments