Pozitivizmden Post-Pozitivizme Uluslararası İlişkilerde Devlet Tahayyülü

0
68

Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplini, ortaya çıktığı 20. yüzyılın başından itibaren, temel olarak devletler arası ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bir bilim dalı olarak kabul edilegelmiştir. Devlet kavramının disiplinde işgal ettiği bu merkezî konuma rağmen, Uluslararası İlişkiler kuramcıları devlet mefhumunu çok uzun bir süre boyunca sorgulamadan kullanmışlardır. Yani Uluslararası İlişkiler kuramcıları, devleti bir taraftan uluslararası sistemi analiz etmek için vazgeçilmez bir a priori kategori olarak görürken, öbür taraftan ne bizatihi devletin doğasıyla ne de onun nasıl analiz edileceğiyle ilgilenmişlerdir. Fakat 1970’li yıllarda bilimsel paradigmada yaşanan dönüşümün disiplin içinde yeni yaklaşımların oluşumuna zemin hazırlamasıyla birlikte disiplin içinde devlet mefhumuna yönelik kapsamlı eleştiriler ortaya çıkmıştır. Bu yazıda, Uluslararası İlişkilerde devlet kavramının pozitivizmden post-pozitivizme doğru yaşadığı dönüşümün genel bir panoramasını okuyucuya sunulmaktadır.

Ortodoks (Geleneksel) Uluslararası İlişkiler Kuramlarının (Realizm-Liberalizm) Devlet Tahayyülü: Tarihdışı Bir Birim Olarak Devlet

Ortodoks (Geleneksel) Uluslararası İlişkiler kuramları, temel olarak realizm ve liberalizm ile bunların varyantı olan neorealizm ve neoliberal kurumsalcılıktır. Bu kuramların devlet tahayyüllerini detaylı olarak ele almadan önce, devlet ile kastettikleri olgunun toplumsal ve teritoryal bir birim olarak ulus devlet olduğunun altı çizilmelidir. Yani geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramları, uluslararası arenanın mutlak bir aktörü olarak devletten bahsederken ulus devleti işaret etmektedirler. Bu kuramlara göre, ulus devlet nosyonu 17. yüzyılda Vestfelyan devlet sistemiyle birlikte konsolide olmuştur. Vestfelyan devlet sistemiyle konsolide olan bu devlet formu, belirli bir toprak parçası üzerinde mutlak otorite sahibidir ve meşruiyeti ile hükümranlığı bu toprak parçası üzerinde yaşayan halktan kaynaklanmaktadır.

Geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramlarının istisnasız ortak özelliği devlet merkezli olmalarıdır. Bu kuramların devlet merkezli olmasının en önemli nedenlerinden biri siyaset biliminin pozitivist devlet anlayışının etkisinde kalmalarıdır. Pozitivist devlet tahayyülünde, devlet en üst otorite olarak yüceltilmekte, meşrulaştırılmakta ve toplumsal ilişkilerden kati surette soyutlanmaktadır. Bu anlayış, uluslararası ilişkilerin uluslararası politikaya indirgenmesine yol açmakta, siyasal alan ile toplumsal alan arasındaki ilişkilerin incelenmesine yönelik teorik bir kısıtlama getirmektedir. Ortodoks teorilerce bilardo topu metaforuyla tasvir edilen devlet, dünyanın bütün bölgelerinde aynı özelliklere sahip, zaman ve mekândan münezzeh, soyut ve tarihdışı bir mefhumdur. Ortodoks Uluslararası İlişkiler kuramları tarafından devletin analitik bir soyutlama olarak ele alınmasının bazı kuramsal sonuçları olmuştur. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: anarşik uluslararası sistemde devletin iç ve uluslararası egemenliği, vatandaşlığa dayalı siyasal kimlik ve iç ve dış alanlar arasındaki mutlak ayrım. Ortodoks Uluslararası İlişkiler kuramlarının devlete yönelik temel savları ilerleyen yıllarda post-pozitivist Uluslararası İlişkiler kuramları tarafından esaslı bir eleştiriye tabi tutulmuştur.

Realizm

Geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramları, devleti bağımsız, bütüncül ve rasyonel bir aktör olarak ele alsa da devletin güç ilişkileri noktasında bu kuramlar arasında bazı farklılıklar olduğu görülmektedir. Bu farklılıklar temel olarak devletin iç ve uluslararası alanlarda öznesel gücü olup olmadığı noktasında düğümlenmektedir. Bu bağlamda, Hans Morgenthau’nun klasik realizmi ile Kenneth Waltz’ın neorealizmine bakıldığında devletin iç ve uluslararası güç ilişkilerinde farklı argümanların ileri sürüldüğü dikkatlerden kaçmamaktadır. Şimdi bu farklılaşmaya biraz daha yakından bakalım. Klasik realizm devleti uluslararası siyasette bağımsız bir öznesel güç olarak alır ve birim düzeyinde devletlerin sahip oldukları uluslararası öznesel gücün uluslararası sistemi yarattığını iddia eder. Örneğin, Morgenthau bazı şartlarda devletlerin barışçıl bir dünya yaratabileceklerini öne sürmektedirler. Morgenthau, devletin iç ortamda edindiği etkin öznesel gücün onun barışçıl bir dünyanın koşullarını meydana getirebilmesi için elzem olduğunun altını çizmektedir. Devletlerin öznesel gücünün ve otonomisinin uluslararası politikanın temeli olduğu söyleyen Morgenthau, küresel sistemdeki güç dengesinin kendiliğinden oluşmadığını, bilakis yüksek bir iç güce sahip olan devletlerin bilinçli tercihleri sonucunda ortaya çıktığı savını öne sürmektedir. Morgenthau’ya göre, devletin içerideki gücünün fazla olması onun uluslararası öznesel gücünü artırmakta, bu durum ise anarşik uluslararası düzenin yol açtığı sorunları dizginlemektedir. Eğer devletin içerideki gücü az olursa, uluslararası gücü de azalacak böylece uluslararası sistem çatışmacı bir nitelik kazanacaktır.

Kenneth Waltz’un neorealizmi Morgenthau’nun devlet tahayyülünden köklü bir biçimde ayrışmaktadır. Waltz’un devlet yaklaşımının temel özelliği devletin öznesel gücünü büyük oranda yok saymasıdır. Böylece Waltz, uluslararası ilişkileri incelerken devletin rolünü minimize etmekte ve devletlerden ziyade uluslararası siyasi sistemin yapısına odaklanmaktadır. Waltz’un kuramının temel dayanak noktası uluslararası sistemde devletler arasındaki ilişki biçiminin ve niteliğinin asırlardır süregiden devamlılığıdır. Waltz’a göre, uluslararası sistem devletlerin çatışma sahasıdır ve devletlerin formunun imparatorluk, şehir devleti veya ulus devlet olması bu durumu tarih boyunca değiştirmemiştir. Waltz’un yaklaşımını belirleyen şey, bu zaman ötesi çatışmaya katılan devletlerin formu değil çatışmanın bizatihi kendisidir. Waltz, uluslararası sistemdeki sürekliliği vurgulama eğilimi nedeniyle teorik yaklaşımında oldukça az açıklayıcı değişkene başvurmuş ve bu değişkenlerin değişime açık olmadığının ısrarla altını çizmiştir. Dolayısıyla Waltz, uluslararası ilişkileri analiz ederken iç düzeyi tamamen göz ardı etmiş bunun nedeni olarak iç ortamın sürekli değişen sosyal, ekonomik, ideolojik ve teknolojik yapısını göstermiştir. Sonuç olarak Waltz, bir devlet teorisinin mümkün olmadığını çünkü devletin uluslararası öznesel güce sahip olmadığını ve uluslararası sistemin yapısı tarafından şekillendirildiğini söylemiştir. Yani devletler yüksek bir iç güce sahip olsalar da, uluslararası sistemdeki anarşinin demir kafesine hapsedilmişlerdir!

Liberalizm

Bir diğer Ortodoks Uluslararası İlişkiler kuramı olan liberalizmin devlet tahayyülü belli açılardan realizmden ayrılmakla birlikte büyük oranda benzerlik göstermektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan liberalizmin temsilcileri olarak Sir Alfred Zimmern, S. H. Bailey, Philip Noel-Baker, David Mitrany, James T. Shotwell, Pitman Potter and Parker T. Moon sayılabilir. Realizmin aksine uluslararası arenada savaşları önlemenin mümkün olduğu savıyla ortaya çıkan liberal kuramın devlet tahayyülünün başlıca üç sacayağı bulunmaktadır. İlk olarak, liberalizmde devlet toplumsal adaptasyon yeteneğine sahip bir kurumdur. Liberalizme göre, devletin temel amacı bireylerin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaktır. İkinci olarak, liberal kuramın devlet anlayışında toplumsal adaptasyon özelliğine sahip olan devletler yüksek düzeyli bir uluslararası öznesel güce sahiptir ve bu yönüyle anarşik uluslararası sistemle başa çıkabilirler. Üçüncü olarak, sadece uygun yerel ve uluslararası kurumlara sahip olan devletler küresel refah ve barışa katkıda bulunabilirler. Bu, devletlerin demokratik kurumlara ve normlara sahip olması gerektiği anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, devletin iç ve dış güç kapasitesine yönelik bakış açısıyla neo-realizmden ayrılsa da Liberal Uluslararası İlişkiler kuramının da devletin doğasını sorgulamadığı rahatlıkla söylenebilir.

Tıpkı Realizm gibi, liberalizm içinde de çeşitli varyantlar ortaya çıkmıştır. Bu varyantlardan en önemlisi, hiç şüphesiz neoliberal kurumsalcılıktır. Neoliberal kurumsalcılık devlet-merkezli liberalizm olarak da adlandırılmaktadır. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi olarak Robert O. Keohane karşımıza çıkmaktadır. Keohane, dünya siyasetinde işbirliğinin realist olmayan teorisini geliştirmek için liberalizm ile neorealizmi sentezlemiştir. Keohane, uluslararası sistemdeki anarşik yapının neorealizmin iddia ettiğinin aksine devletlerin birbirleriyle olan işbirliklerini artıracağını öne sürmüştür. Keohane’e göre, dünya siyaseti devletlerin sürekli ve karşılıklı etkileşimi neticesinde ortaya çıkmaktadır; dolayısıyla, uluslararası arenada işbirliği idealizm ya da etik nedeniyle değil, uzun vadeli çıkarlarını ve gücünü artırmak isteyen rasyonel-egoist devletleri tatmin ettiği için ortaya çıkar. Sonuç olarak, Keohane, neorealizm ile liberal teori arasında bir köprü kurmuş ve disipline farklı bir açılım sağlamıştır.

Post-Pozitivist Uluslararası İlişkiler Kuramlarının (Eleştirel Teori ve Neo-Weberci Tarihsel Sosyoloji) Devlet Tahayyülü: Devletin Kara Kutusunu Açmak

Yukarıda ifade edildiği gibi, geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramları devlet kavramını sorgulamamakta ve onu uluslararası ilişkileri anlamak için olduğu gibi kabul etmektedirler. Geleneksel kuramlar içindeki çatışan yaklaşımlar devletin pozitivist ve tarihdışı doğasını sorgulamamakta ve devletin iç ve uluslararası alanlarda sahip olduğu öznesel güç hakkında farklı argümanlar geliştirmektedirler.

Geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramları 1970’lerden bir dizi meydan okuma ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu yıllarda özellikle karmaşık bağımlılık teorisi realizme ve Marksizme esaslı eleştiriler getirerek devletlerin dünya siyasetini anlamak için ne derece önemli birimler olup olmadığını sorgulamıştır. 1980’lere gelindiğinde uluslararası ilişkiler çalışmalarında büyük değişimler olmuştur. 1980’lerde ortaya çıkan birçok yeni kuram, geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramlarının devlet merkezli, güç odaklı ve tarihdışı pozitivist eğilimlerini eleştirmiş ve post-pozitivist, tarihsel ve sosyolojik bir devlet tahayyülünü savunmuşlardır. Bu dönemde disiplinin merkezi anarşik uluslararası sistemden, devlet ve toplumsal güçler ile uluslararası siyasette değişim meselesine doğru kaymıştır.

Eleştirel Teori

1980’lerde Uluslararası İlişkilerin post-pozitivizme doğru yönelimine katkı sağlayan en önemli gelişme Eleştirel Kuramın ortaya çıkışı olmuştur. Eleştirel Kuram, geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramlarını “sorun-çözücü” olarak kategorize etmiş, bu kuramların sahip oldukları positivist metodolojiyi sorgulayarak, mevcut dünya düzenini meşrulaştırmayı ve stabilize etmeyi hedeflediklerini ortaya koymuştur. Eleştirel Kuram, dünya düzenini verili olarak kabul etmemiş ve bu düzenin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını sorgulamıştır. Eleştirel Kuramın en güçlü yanlarından biri, geleneksel kuramların tarihdışı yaklaşımlarına karşı tarihselliği merkezine almasıdır. Eleştirel Kuram, geleneksel kuramların aksine, kurumları ve güç ilişkilerini sorgulayarak, bunların nasıl oluştuklarına ve değişim olanaklarına odaklanmaktadır. Devletin ve uluslararası yapılar ile kurumların sosyal ve tarihsel üretimleri Eleştirel Kuramın kafa yorduğu meselelerin başında gelmektedir. Eleştirel Kuram, tarihi salt geçmiş olaylar ve olgular manzumesi olarak değil süregiden değişimi kuşatan bir bağlamda ele almıştır.

Eleştirel Kuramın en önemli temsilcisi Robert Cox’tur. Cox, uluslararası sistemi üç analiz düzeyine bakarak analiz etmektedir: üretim düzeyi, devlet düzeyi ve dünya düzeni düzeyi. Cox, bu üç düzeyin birbiriyle ilişkili olduğunu ifade etmiş, devletin ve uluslararası sistemin tarihsel oluşumunu mercek altına almıştır. Cox, üretim düzeyinde gerçekleşen değişimlerin yeni toplumsal güçleri oluşturduğuna, bu oluşumun devletlerin yapısında değişime yol açtığına, devletlerin yapısında başlayan değişimin ise dünya düzeninde bir takım değişikliklere yol açtığını ortaya koymuştur. Görüldüğü gibi Cox, realist ve liberal kuramların aksine devletin doğasını problematize etmiş ve uluslararası sistemi oluşturan devletlerin oluşumunu açıklamak için tarihe ve toplumsal analize müracaat etmiştir. Böylece Cox soyut, tarihdışı ve rasyonel bir birim olarak kabul edilen devletin kara kutusunu açmıştır.

 

Neo-Weberci Tarihsel Sosyoloji

Neo-Weberci Tarihsel Sosyoloji (WTS), geleneksel Uluslararası İlişkiler kuramına esaslı eleştiriler getiren bir diğer kuramsal yaklaşımdır. WTS, öncelikle neo-realizmin ilgilenmediği devlet teorisini gündeme getirmiş ve devleti problematize ederek onun oluşumunu, gücünü ve zaman içinde değişen yapısını mercek altına almıştır. Böylece WTS neorealizmin devleti uluslararası sistemin pasif bir alıcısı olarak gören yaklaşımına karşı çıkarak devleti geri getirmeyi hedeflemiştir. WTS’nin bir diğer kuramsal açılımı, realizmin mutlaklaştırdığı iç ve dış alanlar arasındaki kategorik ayrımı reddetmesidir. WTS bu yaklaşımla geleneksel kuramların aksine uluslararası ilişkileri incelemek için daha bütüncül bir perspektif geliştirmiştir. Üçüncüsü, neo-realizmin uluslararası sisteme yönelik statik bakışına karşı, WTS bir değişim teorisi önermektedir. Son olarak, WTS neo-realizmin devamlılık problematiğine karşı tarihsel yaklaşımı öncelemektedir.

Neo-Weberci Tarihsel Sosyoloji içinde iki dalga ortaya çıkmıştır. Theda Skocpol ve Charles Tilly tarafından temsil edilen birinci dalga WTS, neorealizme dayanarak devletin otonomisi ile sosyo-ekonomik ve siyasi değişimi açıklamayı hedeflemiştir. Fakat bu ilk dalga, WTS’nin kuramsal argümanlarını gerçekleştirmede başarısız olmuştur. Öbür taraftan, Michael Mann ve John Hobson’un temsil ettiği ikinci dalga WTS hem neorealizmi hem de birinci dalga WTS’yi aşmayı başarmıştır. Neo-realizmin indirgemeciliğine düşmeyen ikinci dalga WTS, devleti başarılı bir biçimde Uluslararası İlişkiler kuramına geri getirmiştir.

Birinci dalga WTS’nin en önemli yazarlarından biri olan Theda Skocpol’un Devletler ve Toplumsal Devrimler isimli kitabı, WTS’yi Uluslararası İlişkiler kuramına entegre eden çalışmaların başında gelmektedir. Skocpol’un temel amacı devleti bir özne olarak toplumsal değişim analizinin merkezine taşımaktır.  Skocpol, Liberalizm ve Marksizmin aksine, toplumsal değişimin yerel ekonomik güçlere ve ulusal sınıf çatışmasına bakılarak anlaşılamayacağını iddia etmektedir. Skocpol’a göre, toplumsal değişim ve toplumsal devrimler iki kavrama bakılarak anlaşılabilir: devlet otonomisi ve uluslararası devletler sisteminin askeri gereklilikleri. Skocpol, devletin yerel sınıf çıkarlarından potansiyel otonomisi üzerinde durmaktadır ve devletler bazen baskın sınıfların çıkarlarıyla çatışabilir. Skocpol, devletlerin her zaman baskın sınıf veya üretim biçiminin uzun erimli yeniden üretimini garanti altına almadığını öne sürmektedir. Bu nedenle, devletler otonom askeri çıkarlarını gerçekleştirmek istediklerinde bazen savaşta yenilgiye uğrarlar, bu durum toplumsal devrimlere veya hâkim sınıfların devrilmesine yol açar.

Skocpol, bu kuramsal çıkarımları yaparken devleti toplumsal değişimin analizi için bağımsız ve otonom bir aktör olarak geri getirmiş ve ona yüksek bir iç öznesel güç atfetmiştir. Ancak devletin içeride farklı kısıtlamalardan bağımsız politikalar icra edebileceğini iddia ederken, tıpkı Waltz gibi, onu uluslararası sistemin pasif alıcısı bir birim olarak kabul etmiştir. Buna göre, devletin temel görevi uluslararası siyasi sistemin gereklerine uymak veya adapte olmaktır.  Skocpol’un temel iddiası anarşik sisteme uyum sağlamak için devletlerin yüksek düzeyli kurumsal bir otonomiye sahip olmasıdır, devletlerin anarşiye uyum sağlayamaması savaşta yenilgiye veya toplumsal devrime yol açmaktadır. Skocpol’a göre, güçlü toplumsal sınıfların ihtiyaçlarına uyum gösteren devletler anarşiye uyum sağlamakta zorlanacaktır. Böylece devletler anarşik sistem tarafından tespit edilecek ve savaşta yenilgi veya toplumsal devrimle cezalandırılacaklardır.

 

Devletin uluslararası siyasi yapıyı değiştirmek için öznesel gücü olabileceğini göz ardı eden birinci dalga WTS, Skocpol’un yazınından kolayca anlaşılacağı üzere neorealizmin tuzağına düşmüştür. Bu durum, ikinci dalga WTS’nin ortaya çıkmasına yol açan en önemli nedendir. Birinci dalga WTS ile ikinci dalga WTS arasında temel olarak iki farklılık bulunmaktadır. Birincisi, ikinci dalga WTS toplumsal değişimin iç süreçlerini değil uluslararası süreçlerini de açığa çıkarmayı hedeflemektedir. İkincisi, ikinci dalga WTS, birinci dalganın neorealist yaklaşımının ötesine geçerek devleti uluslararası arenada gerçek bir özne olarak konumlandırmaktadır. İkinci dalga WTS’nin en önemli boyutlarından biri devletin uluslararası ortam ile arasındaki karşılıklı inşayı vurgulamasıdır. İkinci dalga WTS, uluslararası ilişkilere bütüncül olarak yaklaşmakta, özne ile yapı arasında bir sentez önermektedir. Buna göre, yapılar devletleri oluşturmakta, özne olarak devletler de yapıları inşa etmektedir.

İkinci dalga WTS’nin yukarıda zikredilen kuramsal çıkarımlarının en önemli temsilcilerinin başında John Hobson gelmektedir. Hobson, Devletlerin Zenginliği başlıklı kitabında devletlerin yerel toplumlarına ve uluslararası sisteme içkin veya eklemlenmiş olduklarını ileri sürmektedir. Böylece realizmin iç ve dış arasındaki yapay ayrımını ortadan kaldırmaktadır. Bunun yanı sıra, Hobson’a göre devletin gücü (ya da etkili yönetme kapasitesi) sadece topluma olan derin içkinliği sayesinde başarılabilmektedir. Hobson, analitik olarak devlet gücünün üç kategorisinden bahsetmektedir: 1) yönetim kapasitesi ya da iç öznesel güç, 2) devletin yönetim kapasitesini oluşturan iç kurumsal gücü, 3) devletin uluslararası öznesel gücü. Hobson’a göre, devlet uluslararası öznesel gücünü iç öznesel gücü nispetinde kazanmaktadır. Böylece devlet, uluslararası sistemin pasif bir alıcısı konumundan kurtulabilmektedir.

Sonuç

Uluslararası İlişkiler kuramlarının devlet tahayyülünde pozitivizmden post-pozitivizme doğru 1970’lerden sonra köklü bir değişim yaşanmıştır. Devlet kavramı üzerine yaşanan tartışmalar, Uluslararası İlişkiler disiplininde yaşanan ana dönüşümleri yansıtması bakımından oldukça dikkat çekicidir. Hatta geleneksel kuramların devlet tahayyülüne yönelik eleştirilerin disiplinin yönelimini doğrudan etkilediğini iddia etmek abartı olmayacaktır. Uluslararası İlişkiler disiplininin ortaya çıkışının üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, disiplinin temel kavramları üzerine Türkiye’de yürütülen tartışmaların oldukça kısıtlı olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. İçinde bulunduğumuz küresel sistemin daha iyi anlamlandırılması için başta devlet kavramı olmak üzere Uluslararası İlişkilere yön veren kavramlar üzerine kafa yormak acil ve kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır…

Nuri SALIK, (1986, İstanbul) 2009 yılında ODTÜ Tarih Bölümünden lisans, 2012 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünden yüksek lisans derecesini aldı. AYBÜ Tarih Bölümünde 2018 yılında doktorasını tamamladı. AYBÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here