Ana Sayfa 4. Sayı Suriye’deki Belirsizliklerin Gölgesinde Son Dönem Türk-ABD İlişkileri

Suriye’deki Belirsizliklerin Gölgesinde Son Dönem Türk-ABD İlişkileri

Author

Date

Category

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye topraklarındaki Amerikan askerlerinin ülkelerine geri dönüş yapacağını açıklamasının üzerinden aylar geçmesine rağmen sürecin nereye evirileceğine dair tartışmalar hala devam etmektedir. Suriye topraklarındaki Amerikan varlığının sona ermesi bölgede yeni bir statükonun oluşmasına yol açacak şüphesiz çok önemli bir gelişmeyken çekilmenin hangi koşullarda ve ne tür dinamikler ekseninde gerçekleşeceği hususundaki belirsizlikler Ankara- Washington hattındaki ilişkileri de olumsuz etkilemektedir. Suriye’deki rejim karşıtı gösterilere Şam yönetiminin orantısız ve sert müdahalesinin ülkede büyük bir savaşa kapı aralamasından bu yana Türkiye’nin Suriye’ye dair hem kalıcı çözüm hem de istikrar merkezli tavrı bilinmektedir. Bununla birlikte sınır bölgesinde ulusal güvenliğe tehdit oluşturan terör yapılanmalarının varlığı, son yıllardaki Türk- Amerikan ilişkilerini hiç olmadığı kadar iniş ve çıkışların olduğu bir aşamaya getirmiştir.

Türkiye’nin geleneksel dış politika yaklaşımı ABD’nin küresel ve bölgesel siyasetteki stratejisine büyük ölçüde muhalif hareket etmeme üzerine bina edilmiştir. İstisnai durum ve dönemler olmakla beraber 2000’li yıllara kadar dış politikanın genel felsefesinde büyük değişimlerin yaşandığını iddia etmek güçtür. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinin ardından özel bir ehemmiyet verdiği alanların başında dış politika gelmekteydi. Onlarca yıldır özgün bir strateji geliştirmekten görece imtina eden Türkiye’nin özellikle 2000’li yıllarından ortasından itibaren tesis ettiği yeni yaklaşım, küresel siyasetin başat aktörlerinde olma yolunda Türkiye’yi yeni bir platforma taşıdı. Ankara’nın bu dönemde genişleme/ yayılma eksenli dış politika anlayışı, farklı coğrafyalarda yeni ilişkilerin kurulmasını ve Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki etkinliğinin artmasında ciddi rol oynadı. Özellikle Orta Doğu’da izlenen aktif politika, yılların birikmiş donuk diplomatik ilişkilerini toplumun birçok kesiminde hissedilen daha organik bir düzeye getirdi. Böylece Ankara ve bölge başkentleri arasında geçmişin aksine Batı merkezli hareket alışkanlığını aşan bir ilişki biçimi benimsendi. Bölgedeki halk ayaklanmaları sürecinde Türkiye’nin otoriter rejimlere karşı net duruşu ve geçiş sürecinde üstlendiği misyon tam da sahayla kurulmaya çalışılan organik ilişkinin bir sonucuydu.

Arap dünyasındaki değişim arzusunun eski rejim mensuplarının dirençleri ve dış müdahaleler nedeniyle istenilen düzeyde gerçekleşmemesi ve hatta eski durumdan daha kötüye evirilmesi Türkiye’nin bölgedeki ilişkilerinin derinleştirememesine de sebebiyet vermiştir. Suriye rejiminin de Rusya ve İran desteğiyle yürüttüğü sistematik katliam stratejisi bölgedeki istikrarsızlığı pekiştirmiş ve yeni krizleri tetiklemiştir. Olayların başlangıcından itibaren halkın taleplerinin gerçekleşmesi ve demokratik bir geçiş sürecinin tecelli etmesini isteyen Türkiye, Esed rejimine karşı tüm dünyanın ortak bir tavır içinde olması gerektiği yönünde küresel aktörleri ikna etmeye çalışmıştır. Ülkede yeni bir otoriter sistemin tesisinin engellenmesi, şiddete meyyal örgütlerin yol açtığı radikalizme izin verilmemesi ve ayrılıkçı etnik terör unsurlarına göz yumulmaması Ankara’nın her daim gündeminde olan sabitelerdi. Suriye stratejisinin üzerine bina edildiği bu üç başlık, 2011 Mart’ından bu yana Türk Hükümetinin aldığı kararlar ve uygulamalarının anlaşılmasında yol gösterici niteliktedir. Esed rejiminin sürekliliği hususunda Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen de facto bir ittifakın küresel güçlerce sağlanması hem Suriye’deki istikrarsızlığı artıran hem de Türkiye’nin verdiği mücadelede görece darbe yemesine neden olmuştur. Özellikle ABD’nin tıpkı diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Suriye’de de rejimin gitmesi yönünde daha kararlı ve uygulamaya dönük bir siyaset izleyeceği yönündeki beklentiler yıllar içinde kaybolmuştur. Ayrıca ABD’nin PKK uzantısı PYD/ YPG örgütlerine yönelik desteği, Suriye’deki belirsizliği pekiştirirken bir yandan da Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden bir hale dönüşmüştür.

2016 Ağustos’unda Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye topraklarında aldığı inisiyatifle yeni bir statüko tesis etmeyi başaran Türkiye, ABD ve Rusya dengesi arasında sıkışıp kalan Suriye krizinde çözüme dönük önemli bir kapı aralayabilmiştir. Ülkenin geleceğine dair büyük tehditlerden birisi konumundaki DAEŞ’i Suriye topraklarında bitirmeyi amaçlayan bu harekât, bir yandan Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması öte yandan da Suriye’deki istikrarsızlığın sonlandırılmasına dair ciddi rol oynamıştır. Fırat Kalkanı’nın ardından ABD’nin tüm uyarılara rağmen PYD/ YPG yapılanmasına desteğini devam ettirmesi ve bu yapıların terör örgütünden ziyade demokratik direniş gücü şeklinde tasvir edilmesine karşı bir tepki olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nı yaparak Fırat’ın Batı kısmında güvenliği sağlayıp istikrarlı bir alan oluşturmayı başarmıştır. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm Türk yetkililerin ABD’li mevkidaşlarına Suriye’de istikrarlı bir düzenin oluşması için her türlü terör örgütünün eşdeğer görülmesi ve aynı tavrın alınması gerektiği yönündeki mesajlarına rağmen ABD’nin DAEŞ bahanesiyle PYD/ YPG’ye desteğe devam etmesi iki taraf arasındaki ilişkileri oldukça zedelemiştir. Türk tarafında güven kaybına yol açan ABD’nin bu stratejisi bir yandan da geleneksel dış politika ayarlarına nispetle ABD’nin Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki konumunun yeniden gözden geçirilmesine vesile olmuştur. Suriye Krizinin başından itibaren ABD’nin hakiki adımlar atarak gerçek bir iradeyle Suriye’de istikrara dönük hamleler yapacağı düşüncesi artık ABD’nin Türkiye’ye rağmen terör örgütleri eliyle bölgeyi daha da istikrarsızlaştırma stratejisini uygulamaya koyduğu noktasına dönüşmüştür. Şüphesiz bu durum Türk- Amerikan ilişkilerini hiç olmadığı kadar belirsizliklerin hâkim olduğu bir çizgiye getirmiştir.

Trump’ın Suriye’den askerlerini çekecekleri yönündeki kararı hem ikili ilişkilerin geleceğini hem de ABD müesses nizamıyla Trump arasında devam eden mücadelenin nasıl şekilleneceğine dair önemli bir sınav olmuştur. ABD güvenlik makamlarının Trump’la çelişen ifadeler vermesi ve Amerikan askerlerinin bir sürece bağlı olarak ülkeyi terk edeceğinin belirtilmesi Washington’da alınan bu kararın mahiyeti ve ciddiyetine dair ciddi soru işaretlerini beraberinde getirmiştir. Bunun yanı sıra PYD/ YPG yapılanmasının Suriye’de DAEŞ’e karşı mücadele ettiği ve her daim edeceği minvalindeki mesajlar ABD’nin gerçek niyetinin ülke topraklarındaki terörü bitirmekten ziyade Türkiye’nin de argümanlarını dikkate almaksızın Suriye’deki mevcut statükonun devamına dair bir çaba olduğu açıkça görülmektedir. Astana Görüşmeleri ve Soçi Zirveleriyle Türkiye’nin özellikle Rusya ile Suriye’de oluşturduğu siyasal durum, ABD’nin bölgedeki varlığına ciddi zarar verecek düzeydedir. Rusya- Türkiye yakınlaşmasını maliyeti ve ABD’nin bölgede yitireceği imtiyazlar Beyaz Saray ve Pentagon’u endişeye sevk etmektedir. Tam da bu nedenle rasyonel bir zeminde tartışılması gereken Suriye Krizi, ABD’nin çıkar algıları üzerinden irrasyonel bir zemine çekilmektedir. Bu durum ise hem ABD’nin kendi iç mekanizmaları arasında belirsizlik ve çelişkilere neden olmakta hem de ne tür bir stratejinin tam olarak hayata geçirileceği kestirilemediğinden başta Türkiye olmak üzere diğer aktörleri de tavır alma da zorlamaktadır.

Suriye’deki krizin ne şekilde sonlanacağı bölgede yeni düzenin nasıl kurulacağına dair önemli ipuçları verecektir. Bu gelişmenin mahiyeti tüm aktörleri doğrudan etkileyeceği için taraflar mevcut durumu kökten değiştirecek radikal kararlar almaktan imtina etmektedirler. Bununla birlikte Rusya’nın Esed rejiminin yanındaki tavrı ve ABD’nin PYD/ YPG tutumu Türkiye’yi de geleceğe dair belirsizliğin içine sürüklemektedir. Nitekim Suriye stratejisinde Rusya ile birlikte hareket edilmesi Esed’in ülke içinde egemenlik hakkını kullanmasının de facto kabulü anlamına gelmektedir. Benzer şekilde ABD’nin geri adım atmaması ve Türkiye’nin taleplerini yerine getirmemesi de Fırat’ın Batısına yönelik bir operasyonda ABD- Türkiye ilişkilerinin gerilmesine ve orta düzeyde krizlerin meydana gelmesine neden olacaktır. Özellikle iç siyasetin seçim nedeniyle hassas bir yapıda olması ve ekonomideki görece kırılganlık, Ankara tarafından atılacak her adımın defalarca hesaplanması ve en kötü senaryolar üzerinden çıkış yollarının nasıl bulunabileceği tartışmalarının yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Suriye’deki Amerikan askerlerinin çekileceğini ilan ettiği günden bu yana Türkiye- ABD ilişkileri tarihinin belki de en belirsiz dönemine şahit olmaktayız. PYD/ YPG terör örgütlerinin hem Suriye hem de Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit olmasına rağmen ABD tarafından verilen açık destek Ankara- Washington hattındaki iyi niyet ve güven esaslı müttefik ilişkisine gölge düşürmüştür. Bölgesel çıkarlarının sarsılmasını istemeyen ABD, farklı vekillerin mücadele ettiği genelde Orta Doğu özelde ise Suriye sahasında alternatif güç odaklarıyla elini kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Bu durum ABD’nin kendi stratejisi açısından anlaşılır olmakla beraber Türkiye’nin güvenlik ve çıkar anlayışıyla ters düşmekte ve yeni kriz alanlarının oluşmasına yol açmaktadır. Her ne kadar Türkiye’nin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları, ABD’ye yönelik önemli mesajlar içerse de Türkiye’nin ekonomi ve iç siyaset gibi temel alanlarına dair kırılganlıkları Washington tarafından yıpratılmaya çalışılmakta ve Türkiye’nin ABD’ye karşı Suriye sahasındaki bağımsız hareket etme alanı sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Belirsizliklerin yönlendirdiği son dönem Türk- ABD ilişkileri dikkate alındığında Ankara’nın süreçten karlı çıkması için iç siyaseti konsolide edecek retorik ve adımlardan ziyade hem Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını hem de Suriye’nin geleceğine yönelik olumsuz beklentileri giderecek bir siyaset anlayışı benimsenmelidir.

Dr. M. Hüseyin Mercan, (1985, Kayseri) Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. “İslami Hareketin Kurumsallaşma Sorunu Işığında Müslüman Kardeşler Teşkilatı” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments