Ana Sayfa 4. Sayı Türk Modernleşmesinin İzini Ankara’dan Sürmek

Türk Modernleşmesinin İzini Ankara’dan Sürmek

Author

Date

Category

Türkiye’de modernleşme, içerdiği tüm tereddütler, çelişkiler ve tartışmalarla birlikte iki yüz seneyi aşkın bir süredir devam eden ve hâlâ nihayete ermemiş uzun bir hikâye, kapanmamış bir sayfadır. Bu sürecin başlangıcı, Osmanlı ordularının savaş alanında aldığı yenilgilerin alışık olunmadık biçimde arttığı dönemlere denk düşer. Önceleri, rakiplerinin bir araya gelerek bile mağlup edemediği yenilmez Osmanlı orduları bu üstünlüğünü artık yitirmiş ve “küffar” karşısında peş peşe bozgunlar yaşamaya başlamıştır. Osmanlı’nın Batı’dan geri kaldığının savaş meydanlarında anlaşılması, modernleşmeye dönük ilk adımların da askerî alanda atılmasına ve Batı kökenli teknik yenilikler çerçevesinde orduda ıslahat çalışmalarına girişilmesine sebep olmuştur. Bununla birlikte, askerî alanla sınırlı ve dolayısıyla palyatif bir çaba olarak başlayan bu adımlar, toplumda diğer alanlara sirayet eden genel bir modernleşme hamlesini de ister istemez tetikleyecektir. Modern bir ordu kurulması için paraya, para bulunması için maliyeye, maliye örgütünün inşası için eğitimli kadrolara ihtiyaç duyulması ve aynı zamanda, Batı’nın sadece teknik alanda değil, zihniyet anlamında da Osmanlı’nın önüne geçmiş olduğunun kabulüyle birlikte, modernleşme süreci kısa zamanda çok daha geniş bir alana yayılacak ve Türkiye’nin siyasî, kültürel ve sosyoekonomik kodlarını derinden sarsacaktır. Her ne kadar bu çabalar, bugün olduğu gibi geçmişte de sıklıkla şekilci, jakoben, baskıcı ya da taklitçi oldukları gerekçesiyle eleştirilse de, modernleşme süreci Türkiye’nin bugününü anlamak noktasında hâlâ en önemli doneleri sunan bir olgu görünümündedir.

Türk modernleşmesi, Osmanlı Devleti’nin dönemin en önde gelen İslam ülkesi ve aynı zamanda hilafetin de sahibi olması hasebiyle, diğer Müslüman toplumlar için de öncül ve model bir süreç niteliğinde olmuştur. Bu yenilik çabalarının merkez üssü ise doğal olarak payitaht İstanbul’dur. Modernleşme sürecine yön verecek adımların kararı burada verilmiş ve reformlar ilk olarak yine burada hayata geçirilmiştir. Modern askeri birliklerin, hukukta seküler dönüşümlerin ya da Batılı eğitim kurumlarının ilk adresi burasıdır, kararlar ise Bab-ı Âli ile aydınlanmış elitlerin iş birliğinin bir sonucu olarak alınmıştır. Cumhuriyet reformlarını söz konusu birikimden ayrı düşünmek, hiç şüphe yok ki mümkün değildir, zira Atatürk inkılapları on dokuzuncu yüzyılın sonlarında başlayan bu evrimsel sürecin son basamağını oluşturan bir devrim görünümündedir. Bu tarihsel döneme devrim niteliğini kazandıran ise önceki süreç ile arasındaki farkı net biçimde ortaya koyan üç çarpıcı adımdır: 1922’de saltanatın kaldırılması, 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ve birkaç ay sonra, 1924’te Hilafet’in ilgası. Bu devrimci hamlelerle birlikte hem devletin dayanmakta olduğu meşruiyet kaynakları kökten değişmiş hem de yönetici kadro açısından rakip güç odakları çağa uygun bir formülasyonla tasfiye edilmiştir. Bu sürecin dikkat çekici bir diğer farklılığı ise Türk modernleşmesinin hareket merkezinin İstanbul’dan yeni başkent Ankara’ya kaymasıdır. Meclis ile birlikte, Harbiye ve Mülkiye gibi Batıcı düşüncenin öncü kuruluşlarının da İstanbul’dan Ankara’ya taşınması bu anlamda sembolik bir öneme sahiptir.

Cumhuriyet, yurttaşlık tanımı bakımından, Türk modernleşmesinin erken fakat kilit metinlerinden Tanzimat Fermanı ile ciddi bir benzerlik gösterir. Her iki örnekte de ülkedeki farklı kültürel grupları tek bir üst kimlikte bir araya getirmek amacı söz konusudur. Ancak bu üst kimlik Tanzimat’ta Osmanlı yurttaşlığı iken, Cumhuriyet döneminde Türklük olarak öne çıkmıştır. Dolayısıyla başkentin, Osmanlı toplumunun etnik, dinsel ve mezhepsel tüm çeşitliliğini içinde barındıran Levanten İstanbul’dan, Türk nüfusun en merkezî noktası olan Ankara’ya taşınması bu açıdan kayda değerdir. Genç Cumhuriyet, imparatorluk mirasını ve onun kozmopolit kimliğini bir tarafa bırakmış ve adından da anlaşılabileceği gibi Türklüğü temel alan bir ulus-devlet olarak kurgulanmıştır. Ankara böylesi bir devletin başkenti olma misyonuna son derece uygun bir adaydır. Çünkü etnik açıdan tek renkli olmasının yanı sıra, Türk unsurunun sosyolojik yönden yüzyıllarca köylülük ile özdeşleşmesine paralel olarak, kentsel gelişimi oldukça düşük ve büyük oranda kırsal karakterde bir bölgedir. Bu şekilde düşünülünce, Ankara’nın başkentliği, imparatorluğun aslî unsuru olmakla birlikte uzunca bir süre “tarlası ile savaş meydanları” arasında mekik dokuyarak sosyoekonomik yükselme olanaklarından mahrum kalan Türk unsuruna adeta bir iade-i itibar niteliğindedir. Öte yandan, söylemde ve eylemde, Türklüğün yüceltilmesine dayalı bir politika uygulanırken modernleşmenin Batıcılık kaygısı da terk edilmiş değildir. Türklerin, Avrupalı bazı yazarların “ithamlarının” aksine sarı ırktan değil beyaz ırktan geldikleri, hatta Batı medeniyetinin yaratıcılarından birisi oldukları, zira milattan önceki Anadolu uygarlıklarıyla akrabalık ilişkisi içinde bulundukları özellikle erken Cumhuriyet döneminde kararlılıkla dile getirilecektir. Bu anlatıda Ankara’nın yeri hem mezkûr Anadolu medeniyetlerinin beşiği hem de bu uygarlıkların Türklüğünün ve dolayısıyla Türklerin “medeniyetle bağının” bir manifestosu gibidir. Bugün Ankara’nın en işlek yerlerinden birinde bulunan Hitit Güneşi Anıtının önemi ve kritik işlevi bu nokta üzerinden herhalde daha kolay anlaşılacaktır.

Cumhuriyet’in, Türk karakterinin ardından ikinci temel hassasiyet noktası laik yönelimidir. Tahmin edilebileceği gibi bu özellik de 1923 yılında birdenbire oluşmuş değildir, modernleşme serüvenimizin erken dönemlerine kadar giden kapsamlı bir tarihsel arka plana sahiptir. Zira Tanzimat Fermanında Müslümanlarla gayrimüslimlerin yasal eşitliğinin kabulü ile Türkiye’de adı konmamış bir laikleşme süreci başlamış ve imparatorluğun geri kalan ömründe, örfî hukuk şer’î hukuk karşısında sürekli güç kazanırken, örfî hukuk içinde Batı’dan alınma seküler kanunların yeri de gitgide artmıştır. Cumhuriyet inkılapları çerçevesinde ise sadece aile alanına kısıtlı kalmış bulunan şer’î hukuk bu kez tümüyle ortadan kaldırılmıştır. 1928 yılında “Devletin dini İslam’dır.” ibaresinin anayasadan kaldırılmasıyla birlikte ise Türkiye yasal olarak laik bir devlet haline gelecektir. Ankara, Osman Yüksel Serdengeçti’nin terminolojisindeki “Mabetsiz Şehir” niteliğiyle bu dönüşümü de yapısında hissettiren bir kimliktedir. Kiliselerin ve havraların yokluğunun yanı sıra, Ankara yıllar boyunca, yedi tepesine yedi büyük cami inşa etmiş İstanbul’dan farklı olarak, şehir manzarasında minarelerin pek de gözükmediği bir kent olarak kalmıştır. Hatta bu yüzden, şehirde yeraltı cami ve mescitlerinin çokluğu Ankaralının kolektif hafızasında yerini ama bir mit, ama bir gerçeklik olarak olsun her zaman korumuştur. Yapımı 1987’de tamamlanan Kocatepe Camii de aslında, Cumhuriyet’in kurulmasından uzun yıllar sonra bu eksikliği gidermek için inşa edilmiştir. Bu anlamda, Kocatepe Camii, altında alışveriş merkezi bulunan ilginç bir yapı olsa da Ankaralılar için sembolik açıdan önemlidir ve Türkiye siyasetinde güç dengelerinin değişmesiyle birlikte, Ankara’nın, Hitit heykelinin yerine tasarlanan yeni ambleminde de kendisine yer bulacaktır. Yine de İstanbul ile karşılaştırıldığında bu konuda hâlâ göze çarpan bariz eksiklik, özellikle muhafazakâr çevreler tarafından yıllarca devam ettirilen “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür.” vecizesinin çıkış noktalarından biri olmuştur.

Düz ve monoton bir “memur kenti” olduğuna dair üzerinde geniş bir ittifak bulunan Ankara, bu yönüyle Türk modernleşmesinin dayandığı sınıfsal ve felsefi kökeni yansıtması bakımından da dikkat çekici bir niteliktedir. Ezelden beri, Türkiye’de modernleşme süreci halkın değişim isteğinden çok elit grupların karar ve uygulamaları ile birlikte yürümüş, yani “aşağıdan yukarı” değil, çoğunlukla “tepeden inmeci” biçimde gerçekleşmiştir. Modernleşmenin nasıl ve hangi ölçüde hayata geçirileceğine dair kararlar devlet memurları ile bir kısım aydının birlikte yürüttükleri tartışmaların sonucu olarak alınmış ve halkın entegre edilmediği bir süreçte bizzat bürokrasi tarafından uygulamaya konmuştur. Osmanlı dönemindeki bu prosedür, Cumhuriyet’in kuruluşunda da aynı şekilde tekrarlanacaktır. Sivil-askerî bürokrasi tarafından temelleri atılan yeni düzen, Anadolu’nun Müslüman-Türk eşrafının desteğini alan bir ulusal savaş sonucunda kurulmuş da olsa, bu devrimci grup, eylemlerinin merkezine halkın taleplerini değil, ilericilik-gericilik dikotomisi dâhilinde belirlediği kendi doğrularını koymuştur. Bu bağlamda, yüzyıllar boyunca başkent olan İstanbul’un muhatap olmadığı bir yakıştırmanın Ankara’ya tıpatıp uyması belki de bu şehrin, başkent olması için devrimci sınıf tarafından neredeyse sıfırdan inşa edilmiş olmasından kaynaklıdır. Zaten bu ayrıntı, Ankara’nın mimarî yapısıyla ilgili olarak da açıklayıcı bir niteliktedir. “İlerici” ve “akılcı” felsefeyi politikalarının başlangıç noktası olarak gören bürokratik kadrolar, mimarî alana da oldukça modernist bir bakış açısıyla yaklaşmışlardır. Gerçi Türkiye’de, göze hoş gelen, sanatsal mimarî yapılar hiçbir yerde çok yaygın değildir ancak İstanbul’un süslü püslü saraylarının aksine, dümdüz ve “ruhsuz” binaların en çok Ankara’da toplanmış olduğu da iyi bilinen bir gerçekliktir. Burada amaç, akılcılığa uygun biçimde, mekânı ve bütçeyi en ekonomik biçimde kullanmaktır ve bu sebeple Ankara’daki binalar daha işlevsel bir kullanımın, örneğin binaların daha geniş ya da daha fazla katlı olmasının mimarî estetiğe tercih edildiği bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu binalar arasında söz konusu modernist felsefeye en çok uyan yapıların devlet daireleri olması ise ayrıca kayda değer bir husustur.

Bu özelliklerinden ötürü, Ankara Türk modernleşmesinin ve Atatürk devrimlerinin aynası olmuş, Cumhuriyet’in sadece başkenti değil, tüm varoluşunun vazgeçilmez bir simgesi olarak değer kazanmıştır. Böyle ele alındığında, Ankara’nın başkent olduğunun ilanını müteakip, dönemin hegemonik gücü Britanya’ya büyükelçiliğini bir an önce Ankara’ya taşıması için yapılan ısrarlı baskılar, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni felsefi yapılanmasına saygı duymaya yönelik bir çağrı olarak anlaşılabilir. Aynı mantık çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm anayasalarında başkentin Ankara olduğuna ilk maddelerde yer verilmesi ve izleyen dönemde bunun değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hususlardan biri olarak belirlenmesi de son derece doğaldır. Ve aynı zamanda, Cumhuriyet’in erken döneminde Ankara’ya yazılan şiir, türkü ve hatta marşların varlık sebebi de daha anlaşılır olmaktadır. Her bahtı karanın görmek isteyeceği, Türk gücünün orada her düşmanı yeneceği ya da “taşına baktıktan” sonra Türk’ün, makus talihini değiştireceği bir kutlu belde, adeta “yirminci yüzyılın Ötüken’i” olarak resmedilen Ankara şehri, yeni rejimin otoritesinin ve meşruiyet arayışının en sarih göstergelerinden birisi olacaktır.

Can Kakışım, (1983, Trabzon) Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Sınıf, Etnisite, Kimlik (2016) isimli bir kitabı vardır. Halen Karabük Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments