Ana Sayfa 5-6. Sayı Arktik’ten Antarktik’e Türk Dünyası – Yalnızlık, Dünyalılık, Bilim ve Dış Politika

Arktik’ten Antarktik’e Türk Dünyası – Yalnızlık, Dünyalılık, Bilim ve Dış Politika

Author

Date

Category

Türkiye Antarktik’te araştırma üssü kuruyor. Bu tek başına, hele de dış politika bütünü düşünüldüğünde, büyük bir adım gibi görülmeyebilir. Ancak bu görece küçük adım son dönem dış politikanın yalnızlıkçı genel eğilimlerini, uluslararasıcılık nezdindeki kırılma noktalarını ve politika alanının tümüne hâkim millilik vurgularını göz önüne seren kıymetli bir süreç. Bu yazıda, güncel dış politikadaki yalnızlık söylemine ya da iç politikadaki anti-uluslararasıcı söylemlere alternatif uluslararasına ilişkin fikri çerçevelere referansla, ‘Antarktik’te kurulacak bilim üssünün Türkiye’nin insanlığa ilişkin anlam dünyasındaki yeri ne?’ sorusuna cevap arıyorum.

Yalnızlık ve dünyalılık arasında dış politika

Türkiye uzun süredir dış politikada yalnızlık yaşamakta, kendisini yalnızlığı iten eylemlerine ise değer ve ahlaki üstünlük atfetmekte. Kendisini yalnızlığa sürükleyen, gerek bölge ülkeleriyle gerekse Avrupa Birliği ve ABD ile yaşadığı sorunlar Türkiye’nin dış politikasının tarihsel belirleyicilerinin değişmemesi noktasında büyük bir istikrarın göstergesi. Bu, yine önceki Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri döneminde geliştirilen ve terminolojik olarak zengin pek çok dış politika söylemine rağmen böyle. Özellikle başkanlık sistemine geçiş ve cumhur ittifakıyla birlikte iç ve dış siyasetteki egemen dil millilik ve beka söylemlerince ve tarihsel/ahlaki üstünlük vurgulu büyük anlatılarca kurulur hale geldi; bu da gerek güncel gerekse tarihsel olarak devam eden sorunlarda Türkiye’yi yalnızlaştıran çatışmacı dili güçlendiren bir işlev gördü. Son kertede önümüzde, Ortadoğu’da ve Akdeniz’de etki alanı daralmış, Avrupa Birliği tarafından insan hakları, hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığı gibi konularda mütemadiyen eleştirilen, ABD ile ilişkilerindeki sorunları sebebiyle Batı güvenlik şemsiyesine alternatifler arama noktasına gelmiş ve sık sık ‘dış güç’ müdahalesinin hedefinde gösterilen bir Türkiye var.

Bu devlet merkezli yalnızlaşmış dış politika tablosunu, ulus-ötesi süreçlerin rolleriyle daha da karamsar hale getirmek mümkün. Keza, FETÖ özellikle Batı’da Türkiye’nin olumsuz algısına katkı yapar faaliyetlerine devam ediyor. Yine özellikle hükümetteki milliyetçi ve beka diliyle birlikte, marjinalize edilen siyasi gruplara ve bilim insanlarına yönelik hukukun üstünlüğünü zedeleyici uygulamalara yapılan yaygın eleştiriler, özellikle Batı entelektüel ve siyasi çevrelerinden, Türkiye’nin uluslararası imajına zarar verir şekilde, fazlaca destek buluyor. Batı medya ve entelektüel üretimlerinde Türkiye’nin konu olduğu yayınlarda özellikle hükümete ilişkin otokratiklik, diktatoryal temayüller ile demokrasi karşıtlığı konularında mutlak bir söz birliği oluşmuş durumda. Buna, Türkiye’nin iş çevreleri ve yatırımcılar nezdindeki güvenilirliğine yönelik negatif yönlü yaygın tutumu da eklediğimizde, hükümetin ‘dış güç müdahalesi’ ve ‘parmağı’ iddialarıyla hangi tür rahatsızlıkları işaret ettiğini daha net görebiliyoruz.

Tüm bu dış politika tablosuna karşın –ki bunu resmetmek bundan sonra yapacağımız tartışmanın anlamını görünür kılmak için elzem– Türkiye’nin uluslararası politikasında bir izolasyonizmden bahsetmek mümkün değil. Bu, yalnızca izolasyonizmin günümüz devletlerinin hiç biri için sürdürülebilir ya da imkân dâhilinde bir politik tutum olmamasıyla açıklanabilecek bir durum da değil. Türkiye, medeniyet merkezli bir uluslararasıcılığı bunu dış politika anlatısının merkezine koymadan çok önce bünyesinde barındırıyor, dışarıda buna ilişkin sorumluluk beklentileriyle karşılaşıyor, dahası, 23 Nisan örneğinde olduğu gibi, dünyanın geri kalanı için ‘küresel anlamlar’ inşa etmeye çalışıyordu. Günümüz hükümetleri döneminde bunların tümü daha da gelişti, hem de daha önce pek görülmemiş biçimde devletin ve sivil toplumun ülke dışında yaygın ortak çalışma yapacağı bir zemin ve tecrübe yekûnu oluşturarak. Yüzlerce ülkeye insani ve kalkınma yardımları götürüldü, götürülüyor; onlarca ülkeden binlerce öğrenciye burs verilerek Türkiye’de eğitim görmeleri sağlanıyor; akraba topluluklarla ilişkiler hiç olmadığı kadar yakın; Türkiye’nin diplomatik misyon kuruluşları bulundukları ülkelerin insanlarına temas edecek kurumsal araçlarla donatılmış durumdalar (Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, TIKA, Yurtdışı Türkler Başkanlığı); iktidar ve muhalefet partilerinin yurtdışında açtıkları temsilcilik sayısı cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar yüksek; yine siyasi grupların yurtdışındaki seçmen bölgelerinde yaptıkları etkinlikler (mitingler, toplantılar) ziyadesiyle fazla; özellikle mülteciler konusunda uluslararası risk toplumuna sunulan katkı kesintisiz devam ediyor – insan kaçakçılığıyla mücadele işbirlikleri çerçevesinde sıkı sıkıya devam ediyor; bazı sivil toplum kuruluşlarımız uluslararası sorunlarda arabuluculuk faaliyetleri bile yapar durumda (IHH, Bangsamoro – Filipinler); yüzlerce belediyenin yüzlerce ülkedeki binlerce şehir ile ‘kardeş şehir’ anlaşmaları bulunuyor ve bu kapsamda sayısız karşılıklı kültürel etkinlik düzenleniyor.

Tüm bu uluslararasıcı müdahillik ve farkındalık günümüzde tecrübe edilen -değerli ya da değersiz- yalnızlığa rağmen, hatta onu sık sık anlamsız kılacak şekilde sürüyor. Türkiye kendini, paralel söylemler içinde hem uluslararası toplumca dışlanan bir ülke olarak, hem de onun değerlerinin parçası, katkı sunucusu ve savunucusu olarak görüyor. Bunu, bu makalenin ana vurgusu olan ve bilim merkezli bir uluslararasıcılık örneği teşkil eden ‘Türkiye’nin kutupları keşfinde de görüyoruz. Görünen o ki teknoloji ve bilimsel yatırım ve beklentilerde de fazlasıyla görünür olan millilik ve yerlilik söylemleri, Türkiye’yi dünyadan koparmadığı gibi, kaydedilen ilerlemeler kendini dünyanın ve onun sorunlarının parçası görmek noktasındaki özgüveni, kararlılığı ve sorumluluk hissini artırıyor.

Dünya’nın ve dünyalılığın keşfi

Türkiye gibi kendi ulusal sınırlarına sahip çıkmayı asli uğraş gören pek çok yirminci yüzyıl ulus devleti ve o devletlerin halkları için ulusal mekân ile onun ötesi arasındaki sınırlar, zihni sınırların da dış hatlarını temsil eder hale geldiler. Günümüz Türkiye’sinde uluslararasıcı refleks geliştirememiş kimi fikri kesimlerde de görüldüğü üzere, ilgilenilecek ve üste vazife sorunlar ulusal sınırlarla tanımlanır durumda. Türkiye açısından bunu anlamlı kılacak tarihsel tecrübeler yok da değil, aynı şekilde sınırları ‘doğal’ –ne kadar doğal olunabilecekse– çizilmemiş pek çok sömürge sonrası devlette de görüldüğü üzere, teritoryal bütünlüğü ve mevcut sınırları korumak ve sürdürmek en asli milli dava sayıldı. Türkiye dış politikasında süreklilik arz eden irredantizm karşıtlığı prensibi böyle bir politik kaygının sonucuydu. Ancak sınırları korumak ve kollamak ve sınırların, dışından ziyade içiyle uğraşmak ve onu şekillendirmeye çalışmak çabasında kaybolan devletlerde dünya ile olan ve yaşayanların kendilerini ortak bir insanlığın parçası görecekleri o bağ uluslar ve ulus-devletler lehine ortadan kalktı. Düşünce, kimlikler, normlar, ideolojiler, kültürler ve hatta tarihler bile ulusal sınırlarla başlayıp ulusal sınırlarla biten mefhumlar olarak düşünülegeldiler. İşte bu düşünce kıskacından ülkeleri çıkarak şey uluslararasıcı reflekslerin oluşumuydu.

Hegemonyacı devletler gibi dünyanın geri kalanı için söz söyleme tekeli iddiasında olmamış, olamamış devletler, bir vesile, özellikle de iletişim araçlarındaki gelişmelerle birlikte, dünyanın kendi sınırlarının ötesindeki bölgeleri için de söz söylemeye başladılar – kendilerinde bu özgüveni buldular. Türkiye için bu anlamdaki en etkin uluslararasıcı zihni çerçeveler ümmet çağrıları, sosyalist enternasyonel çağrıları, turan çağrıları ile özellikle geç 1980’lerle birlikte başlamış liberal demokrasi ve insan hakları çağrıları olageldi. Bu zihni çerçevelere günümüzde insani yardım ve diplomasi, çevrecilik ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi Türkiye’yi dünyaya, dünyayı da Türkiye’ye bağlayan yeni çerçeveler eklendi.

Bu ve benzeri zihni çerçeveler, Türkiye’nin –ve hegemonyal uğraşlarla dünya üzerinde yayılmacı politika takip etmeyen/edemeyen diğer devletlerin– kendi ulusal olarak tanımlanmış ve sınırlanmış gerçekliklerinde sıyrılıp, dünyanın gerçekliklerinde kendilerini ve kendi yerlerini yeniden keşfetmelerinde büyük rol oynadı. Ancak bu zeminde devletler dünyanın ortak sorunlarına ortak çözüm üretme konusunda kendilerinde söz hakkı ve sorumluluk görür oldular. Bu durum, esasında devletler için yalnızlık olarak adlandırılan durumun yalnızlık kavramıyla tasvir edilemeyeceğinin de teyidi haline geldi. Küresel yönetişim süreçleriyle devletler (uluslararası örgütler ve uzmanlık kuruluşlarına üyelikleri yoluyla), fikir ve insan mobilizasyonundaki artış sebebiyle de ülkelerin vatandaşları, diğerlerinin yalnızlığını, onların, dünyanın geri kalanını da ilgilendirir addolunan, sorunlarına ve konularına müdahil olarak ve söz söyleyerek ortadan kaldırdılar.

Antarktik’te dalgalanan Türk bayrağı

Türkiye’nin kutupları keşfi de böyle bir sürecin, yani ülkenin ve ülke insanının kendi dünyalılığını ve onun sorunları için söz söyleyebileceğini keşfinin tezahürü. Ne demek bu keşfetmek? Keşiften fiili kasıt Türkiye’nin Antarktika’da araştırma üssü kurarak Antarktika Anlaşmalar Sistemi kapsamında danışman ülke statüsü elde etmek ve nihai olarak kıta üzerinde söz söyleyebilmek istekliliği kazanması. İlk kez 1995 yılında gündeme gelen bu isteklilik, yirmi yılı aşkın bir süre gündem dışı kalmış, Şubat 2017’de Antarktika Antlaşması (Madrid Protokolü)’nın TBMM’de onaylanması ve bunu takiben 2017 Aralık sonunda bu kapsamdaki çalışmaların koordineli yürütülmesi için Ulusal Kutup Bilim Programı’nın yürürlüğe girmesiyle ete kemiğe bürünmüştür. Ancak şunun altını çizmekte fayda var – Türkiye için kutupların keşfi ilk olarak ve öncelikle bir bilimsel uluslararasıcılık hikayesi ve dahası başarısı. Peki, bu bilimsel hikaye nasıl başladı?

Ulusal kutup programı kapsamındaki seferler dışında, ki onlar devletin bu yöndeki irade beyanının tezahürleri, kutuplarda bilimsel çalışma uğraşları bireysel girişimlerle oldu. Bu kapsamda Türkiyeli bilim insanları 1967 yılından buyana Antarktik bölgesinde bilimsel çalışmalar yürütüyor, yani kıtanın keşfinden ve bilimsel çalışmalar için kullanılmaya başlanmasından ve kıtanın egemenlik iddialarına karşı egemenlik-dışı alan olarak kabul edilmesinden çok sonra başlayan bir süreç. Bu bireysel bilimsel uğraşlar meyvesini üç önemli Türkiyeli bilim insanın isimlerinin kıtada belirli coğrafi noktalara verilmesiyle verdi;  Prof. Atok Karaali, Prof. Dr. Ümran İnan ve Prof. Dr. Serap Tilav’ın isimleri sırasıyla Karaali Kayalıkları, Ümran Tepesi ve Tilav Buzulu olarak caografi nokta isimleri oldular. Bu bireysel uğraşlar devam ederken Türkiye pek beklenmedik, bir o kadar da ülke gündemini meşgul etmemiş olarak 1995 yazında Bakanlar Kurulu kararıyla Antarktika Antlaşması’na katılım kararı almıştır. Ancak, Türkiye antlaşmaya kıtada bir ulusal program kapsamında bilimsel faaliyet göstermeksizin taraf olduğu için danışman olmayan üye statüsünde kalmış, günümüzdeki hâkim anlama biçimiyle, ‘kıtanın geleceği üzerinde söz hakkı’ sahibi olmamıştır. İşte Antarktika’daki bireysel çalışmaların 2017 yılı itibariyle devlet iradesine dönüşmesiyle, bu bilimsel hikâye bir siyasi hikâyeye, yani bilimsel araştırma üssü kurma kapsamdaki uğraşlar kıtada siyasi söz hakkı talebine de dönüşmüştür. İlgili antlaşmalar sisteminin onay onaylanmasıyla Antarktika’da önce mevsimsel ardından tüm yıl boyu çalışma yürütecek bilim ve araştırma üssünün kurulması çalışmaları ve tüm bu çalışmalar için elzem olan Antarktika bilim seferleri düzenlenmeye başlandı. Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen bilim seferleri Kıta’da faaliyet yürüten diğer ülkelerle işbirliği içerisinde, burada Şili ile ilişkiler başı çekiyor, ve üs kurma uğraşlarını da somutlaştırır şekilde devam ediliyor.

Ulusal program kapsamında ‘Antarktika’daki Türk varlığı’, ki asıl gündem 2015 sonrasında oluşuyor, 1995’tekine nazaran daha yaygın biçimde kamuoyu gündemine kaldı ve kutuplar özelinde epistemolojik bir yerellik ve dünyalılık tartışması da yaşandı. Ulusal program ve bilim seferleri ile birlikte, Türkiye’nin kıtaya yönelik müdahillik uğraşlarına yöneltilen ‘Antarktika’da ne işimiz var?’ eleştirileri, bu kapsamda fitilin ateşleyicisi oldu. Eleştiriler ilgiyi, odağı ve önceliği ulusal olana, ulusal sınırlara sınırlama eğilimindeyken –burada ekonomik kaygılar başı çekiyor–, Antarktika’daki varlığın önemi vurgulanırken ‘söz hakkı talebi’yle de örtüşür biçimde yaygın bir ulusal çıkar vurgusu öne çıkıyor. Özellikle Bulgaristan, Yunanistan ve Ukrayna gibi görece küçük ülkelerin bile kıtada üssünün bulunması, Türkiye gibi büyük devlet ideali ve söylemine sahip bir devlet için, bu kapsamda, kıtada varlığı bir gerekliliğe dönüştürüyor – buna “Antarktika’da ay yıldızlı bayrağı dalgalandırmak” temalı millilik söylemleri eşlik ediyor. Tam da bu noktada, bu yıl gerçekleştirilen üçüncü bilim seferinde zikrolunan ‘kutup araştırmalarında yerli girişimlerle geliştirilen meteoroloji cihazlarının kullanılmaya başlanacağı’ yönündeki ifadeler, uluslararasına ilişkin talepleri milli teknoloji hamlesi kapsamındaki ulusal başarı hikâyesiyle de birleştiriyor.

Kutuplarda varlığın önemine ilişkin bir diğer savunu Piri Reis üzerinden yürütülegeldi. Özellikle medeniyet ve tarihe referansla Piri Reis’in haritasında Antarktika’nın resmedildiğine ilişkin söylemlerin dolaşıma girmesiyle, kutuplara ilişkin uluslararasıcı zihni haritalar tarihsel kanıtlarla daha da güçlenmiş oldu – dahası tarihsel ve medeniyetsel mirasın devamı için zaruri hale geldi, öyle ya ‘dünya Antarktika’yı bilmiyorken Piri Reis haritasında Antarktika vardı’. Dönemin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Piri Reis’in haritasında Antarktika bölgesinin olduğuna dair işaretler var. Biz de orada hak iddia edeceğiz” söylemi tam da bu zeminin göstergesi (Milliyet, 6 Şubat 2017). Yine, Antarktika’da kurulacak bilim üssüne Piri Reis’in isminin verilmesi yönündeki yaygın tartışmalar buradan ileri geliyor.

Ancak şunu da hemen ifade edelim, ulusal kutup programın benimsenmesi yalnızca ulusal çıkar vurgusu üzerinde yürümüyor. Kutup anlaşması kapsamında çevre antlaşmalarına da taraf olunuyor ve küresel iklim değişikliği ve çevre koruma gibi konulara da, Antarktika’ya ilişkin söylemlerin genelinde atıf yapılıyor; bir diğer anlatımla Antarktika’da bilimsel çalışmalar yürütme uğraşları kapsamında iklim konusundaki küresel risk toplumuna katılım istekliliği de söz konusu.

Dünya Gerçekliğinde Türkiye’nin Yerini Bulmak

Yukarıdaki anlatıda da ifade edildiği üzere, yalnızlığın resmedilme biçimi Türkiye’nin kutuplardaki varoluş istekliliğini imkânsızlaştırırken, Türkiye’nin böyle bir dönemdeki bu keşfi, onun yalnızlaştığı yönündeki betimlemelerin tutarlılığını sorgulattırıyor. Yine Türkiye’de politika yapımında hâkim millilik söylemleri, beklentinin aksine Türkiye’nin dünya üzerinde söz söyleme ve kendini dünyanın sorunlarının çözümünün parçası görmek noktasındaki istekliliğini besliyor. Benzer bir etkiyi dâhil olunan diğer küresel bilimsel araştırmalar da muhakkak sağlıyordur. CERN ortak üyeliği kapsamında CMS, ARİS, ATLAS gibi deneylerde Türkiyeli bilim insanlarının katkıları ve yine Türkiye’de devreye konulan proton hızlandırıcının dünyanın geri kalanındaki çalışmaların bir parçası olarak görülmesi ülkenin bilim yoluyla dünyalılığını keşfinin bir diğer kanıtı olabilir, bu CERN’e tam üye olmuyor olsak da geçerli. Benzer bir durum Göbeklitepe için de söylenebilir – ülkeyi arkeolojik kanıtlarla insanlık tarihinin merkezinde konumlandırmak, onun dünya için anlamını yeniden tanımlamak noktasında önemli bir rol oynuyor görünüyor.

Bu zeminde, Antarktika’da kurulacak bilim üssünün Türkiye’nin insanlığa ilişkin anlam dünyasındaki yeri, Türkiye’nin Antarktika aracılığıyla dünya gerçekliğinde kendi yerini bulma uğraşlarını görünür kılmasıdır diyebiliriz. Sonuç itibariyle, iklim değişikliği ve çevre konularında küresel risk toplumunun parçası olma istekliliği gösterse de bu dış politik davranıştaki asıl güdüleyici unsur Türkiye’nin kendini büyük devlet görme eğilimleri ile dünya üzerine söz söyleme hakkı ve zemini arayışları olarak karşımızda duruyor. Türkiye’yi buna iten tekil bir uluslararasıcı zihni çerçeveden bahsetmek de mümkün değil çünkü ülkede mevcut düşünce ekollerinin neredeyse tümünde Türkiye istisnacılığı merkezi bir düşünce biçimini ve akımını temsil ediyor ve dünya tahayyülü Türkiye ile başlayıp onunla bitiyor. Buna karşın, görüldüğü üzere bu istisnacılık Türkiye’nin dünyalılığını keşfini de engellemiyor, aksine ortaya konulan tarihsel ve medeniyetsel meşruluk zeminleriyle yer yer onu besliyor. Bu çalışmanın başlığı anlamını tam da bu istisnacılık ve onun üzerinden kurulan meşruluk ilişkilerinden alıyor.

TABAK, Hüsrev (1983, Zonguldak) Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doçent olarak çalışmaktadır. 2011’de yüksek lisans (UCL), 2015’te ise doktora (The University of Manchester) derecelerini almıştır. Dr. Tabak’ın yakın dönem çalışmaları, Ulrich Beck üzerinden Uluslararası İlişkiler’de metodolojik ulusçuluğun ötesi ihtimallerine ve uluslararası’nın gündelik yaşamdaki tezahür ve inşa biçimlerine odaklanmaktadır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments