Ana Sayfa 5-6. Sayı Bir Dinozorun Anıları’ndan Türkiye’nin Yarı Resmini Görmek

Bir Dinozorun Anıları’ndan Türkiye’nin Yarı Resmini Görmek

Author

Date

Category

Türkiye’de siyasilerin, akademisyenlerin, sanatçıların, askerlerin, iş adamlarının ve sporcuların kendi anılarını yazma geleneği pek yoktur. Belki gazetecileri bunun dışında tutabiliriz. Ama onlar da vakti zamanında gazete köşelerinde yazdıkları yazıları, yıllar sonra bir araya getirerek okuyucuya anı diye yutturuyorlar. Piyasada, ilgili mesleklere dair birkaç anı varsa da şaşırtmasın. Aslında Türkiye gibi politik hayatın çalkantılı olduğu bir ülkede anılardan geçilmemesi gerekirdi. Dönemin aktörleri, kendi anılarını yazmış olsa koca külliyat meydana gelirdi. Futbolundan sanatına, siyasetinden akademisine malzemesi bol bir ülke olduğumuz su götürmez bir gerçek. Yurtdışında yazılıp da Türkçeye çevrilen anılar, memleket sathında yazılanlardan daha fazladır dense yeridir. Ama Türkiye gibi bir yerde anı yazmanın zorluğundan da bahsetmek gerekir. Zira yakın zamanlarda anılarını yayınlayan teknik direktör Yılmaz Vural, kitap yayına girmeden önce ham halini avukatına okutunca bir kısım bilgileri çıkarmak zorunda kalmış, ilerde kimseyle davalık olmamak için. Türkiye’nin kültür hayatını en iyi bilen isimlerden birine, anılarını neden yazmıyorsunuz diye direttiğimde hemen hemen aynı gerekçelerle yazmadığını ifade etmişti.

Mevzuu fazla uzatmadan esasa gelelim. Yazarın kim olduğunu kısaca anlatarak giriş yapmak, bu yazıyı okuyacaklar açısından isabetli olur. Kendi anlatımına göre, “görgülü bir burjuva ailesinden gelen (40)” Mina Urgan, 1916 İstanbul doğumlu. Dönemin şartlarına göre hayli varlıklı bir aileye mensup olan Urgan, liseyi kolejde okumuş. Ardından da İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi’ne girmiş. Daha sonra doktorasını İngiliz Filolojisi’nde yapmış. Şair Cahit Irgat’la evlenmiş. Urgan’ın babası Tahsin Nahit Bey öldükten sonra, annesi Falih Rıfkı Atay ile evlenmiş. Yani Falih Rıfkı, onun üvey babası. 1961 yılında kurulan Türkiye İş Partisi’ne üye olmuş. Saygın bir İngiliz Edebiyat tarihçisi olan Urgan, pek de geçinemediği Halide Edip’in asistanlığını yapmış. Gençliğinde, Türkiye’de çoğu kadınların aksine, tam bir futbol meraklısıdır. Emekli olduktan sonra, Bodrum’a yerleşerek hayatının geri kalan kısmını burada geçirmiş. 2000 yılında hayata gözlerini yumdu. Ölmeden iki sene evvel (1998), yayınlandığı Bir Dinozorun Anıları, 89 baskı yapmış. Dile kolay. Eser, belli başlı olayların ayrıntısını, perde arkasını vermesi açısından önemli bir veri. Eksiğiyle, gediğiyle, yakın döneme tanıklık etmiş olan Urgan’ın anılarını konuşmaya ve üzerine yazmaya değerdir.

Tarafgirliğe Hapsolunmuş Bir Üslup

Evvela yazarın üslubuna değinerek anıların tahliline başlansa yeridir. Son derece öznel bir retorik kullanmayı tercih etmiş. Urgan’ın, çocuk (12 yaş) denebilecek yaşlarda dinle problemli hale gelmesi (75), sonrasında öyle bir kaygısının da olmaması ve de solculuğu üslubuna epey yansımış. Ateist kişiliğini okuyucunun gözüne sokmuş. Neredeyse kitabın tamamına yansımış. Haliyle anlatımın, nesnellikten çok uzak ve kayırmacı bir yanının olduğu muhakkak. Kalemini çoğu yerde kılıç gibi kullanmaktan çekinmemiştir. Rencide ederimin kaygısını da duymamıştır. Sağdan bir isimden bahsederken olağanüstü kötücül tahlil yapması da bundan. Bunun, bir bilim insanının kaleminden çıkmış olması ayrı bir konu. Kendi mahallesine karşı duygularını bastıramamış, çoğu yerde de duygular şelale olup akmış. Tarafsız olmadığını açıkça ilan ediyor zaten. Gerçi, kitabı okuyanlar için malumun ilanıdır bu. En azından açık yüreklilikle bunu ifade ediyor. Türkiye’de çoğunluk, “ben tarafsızım” deyip, konuşmalarından, satırlarından tarafgirliğin dik alası akıyor ya. Urgan’ın, bu açıdan çok samimi olduğu vurgulanmalı. Bu yazıyı okuyanlar, beni, üslubuna fazla taktığım için yadırgayabilir. Ama kendisi, üslubunun dikkat çekmesi için epey efor harcamış. Örneğin Çetin Altan’dan bahsederken “eskiden bizden olan (42)”, diye bir ifade kullanması, onun, üslubu noktasında ipucu vermiyor mu? Yani ona göre, Çetin Altan eski Çetin Altan değil.  Yeni Çetin Altan sınıf kavgasını bırakmış, makas değiştirmiş, liberalizmin nimetlerinden sonuna kadar faydalanan, tabiri caizse, “döneğin” teki. Sayın yazar, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, müptelası olduğu Çetin Altan’ın yazılarını sular seller gibi okurken, bay Altan çizgisini değiştirdikten sonra, bırakın yazılarını takip etmeyi onun yazdığı gazeteyi dahi “pek okumazmış (42)”. Kendisi, Cumhuriyet solcusu olarak, insanların, dünya görüşlerine pek ziyadesiyle takık. Anılarında geçen kişiler, genellikle buna göre tasnif edilmiş. Yeni tanıdığı insanlarda ilkin düşüncesine dikkat ettiğini gizleyememiş. Bir örnek vererek meramın daha net anlaşılacağı kanısındayız: “Her konuda biraz tutucu genç bir doktor tanırım. Her nedense benim merakım da bu delikanlıyı siyasal görüşlerini ileri sürerek şok haline getirmek (51).”

Esat Arslan, Tanıl Bora’ya verdiği röportajda (Birikim, Kasım 2018) İslamcılarla solcuların tekrar bir araya gelmeleri gerektiğini ifade etmiş. Mina Urgan duymasın, vallahi, mezarında ters döner; kemikleri sızlar. Neden mi? Buyurun, onun satırlarından, neden olduğunu kendiniz görün(59): “Ünlü devrimcilerimizle ünlü şeriatçılarımız, elele tutuşuyor, çevrelerine gülücükler dağıtarak hoşgörü gösterileri sergiliyorlar televizyonlarda. ‘Ne yapalım, yurttaşlarımızın yarısı, belki yarısından fazlası böyle düşünüyorlar, onlarla bir konsensüse varmalıyız’ diyorlar…Oysa kimlerle konsensüse varabileceğimizi, kimlerle varamayacağımızı, iyice düşünüp taşınmalıyız. Çoğunluk yanlış bir tutum benimsemişse, o çoğunluğa boyun eğmek, o çoğunlukla anlaşmak zorunda değiliz” diyor. Burada çoğunluktan kastedilen tabi ki de dindar kesimdir. Aslında söylediklerinde bütünüyle haksız değil. Özellikle dindarların kadına bakışı ve kadına verdiği değer çok problemli. Bunun elle tutulur hiçbir yanı yok. Dindar erkeklerin kadın sorununa sundukları cinsiyetçi ve yer yer sapıkça çözümlerin savunulacak hiçbir yanı yok.

Tanıdığı İsimlerden Bazıları

Polemik faslına son verelim. Urgan’ın hayatı çok renkli. 1920’lerden başlayarak hayatının sonuna kadar Türkiye’nin en önemli edebiyatçıları ve siyasileri ile görüşmüş, onlarla arkadaşlıklar kurmuş bir kişilik. Kimler yok ki. Mustafa Kemal Atatürk, Falih Rıfkı Atay, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sait Faik ve daha niceleri. O nedenle, onun, bu isimlerle diyaloguna, kişisel ilişkisine dair birkaç anekdot vermek yerinde olur. Zira çok ilginç veriler var. Örneğin, Urgan soy isminin babası Necip Fazıl olması ilginç geldi. Necip Fazıl dönüşmeden önce, çokça görüşürlermiş, fakat sonradan ipler kopmuş. Urgan, Nacip Fazıl’ın dindar değil de dinci olduğunu söylüyor. Gelelim onun koruyucu meleği, Falih Rıfkı’nın, hayatındaki etkisine. Urgan, 4 yaşında babasını kaybedince, onun tabirine göre, ilerici bir dindar olan annesi Falih Rıfkı ile evlenmiş. Urgan’ın gözünden Falih Rıfkı, idealist bir kişilik, paraya pula, mevki makama önem vermeyen mümin bir Kemalist’ti (135). Örneğin, Halikarnas Balıkçısı, namı diğer Cevat Şakir’in, baba katili olduğu (137), Milli Mücadele’nin kudretli komutanlarından Refet Bele’nin, kadınlara kur yapmada tam bir sanatkar olduğu (139), Yahya Kemal’in, “Ancak ilaheleri mermerden yapacağına, tunçtan yapmışsınız” dizelerini Jose-Maria de Hereida’dan aşırdığı(147), Mustafa Kemal’in, Nazım’dan şiir okumasını istediğinde Nazım’ın, “ben Denizkızı Eftelya değilim” dedikten sonra kalkıp gittiğini (161)  kaç yerde okunabilir ki!

Siyasete Dair Birkaç Kelam

Kendisinin, “Kemalist, hem de sapına kadar Kemalist olduğunu açık seçik” (158) şekilde ifade eden Urgan, Atatürk yerine Mustafa Kemal ifadesini yeğliyor. Çünkü, “altmış yıldır Atatürk diye diye, bayağının bayağısı hamasi sözlerle söylendi…Atatürk adı bir yığın çıkarcı politikacının ağzında kirlendi…neredeyse gerici bir kavrama dönüştü.” Oysa Mustafa Kemal “gerçek bir devrimciydi.(158)” Kemalistliğinin yanında, kendini her fırsatta sosyalizmin imanlı neferi sayan Urgan, ne var ki 1979’da Sovyet Rusya’ya gidince tam bir hayal kırıklığı yaşamış. Anlatılan cennetin, efsanelerin, ‘bir gün biz de oraya kavuşacağız ve güzel günler göreceğiz’ diye kurulan hayallerin, meğer hakikaten hayalden ibaret olduğunu ziyaret sebebiyle öğrenmiş (108). Bu nedenle Sovyet sosyalizmine dair epey eleştirisi var kitapta. Sol bir çevrede kendini inşa etmiştir. TİP’in ileri gelen isimleri, Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar ile yakın dostlukları var. Tipik Türk solcusu olmasına rağmen Sovyet Rusya’daki vaziyetten ötürü orada gerçek komünizmin kurulmadığını ve hiçbir zaman da kurulmayacağını çok erken fark ettiğini ileri sürmüş. Hatta kendini “anti-Sovyet” komünist olarak niteliyor(256). Sovyetler ve Stalin ile ilgili söylediklerini sağdan bir isim söylemiş olsaydı antikomünist damgası yemesi içten bile değildi. Hatta Stalin öldüğünde matem havasının estiği bir ortamda kendini paralayan birine “onun ölümü komünizm davası için belki daha hayırlı olur” dediğinde söz konusu kişinin, kendisine “alçak” (258) diyerek ortamı terk ettiğini yazar.

Demokrat Parti’ye çok öfkelidir. O nedenle erken Cumhuriyet dönemini, daha “ilerici” (119) olduğuna inandığı için hep hayırla yad etmiştir. Ona göre, Türkiye’nin bozulmaya başladığı tarih, 15 Mayıs 1950’dir. Zira bu, DP’nin iktidar olduğu tarihtir. 27 Mayıs’ı, sevinçle, ağzı kulaklarında karşılamış ve ayıplanma pahasına “en mutlu günü” olarak bellemiştir(275). Mehmet Ali Aybar’ın, darbe sabahı “yaşasın millet” diye nara attığını söylemekten imtina etmez (275). 27 Mayıs’ın çok kötü bittiğini ve sonuç itibariyle olumsuzluklarının olduğunu söylese de ona “devrim” demekten kendini alıkoyamıyor. Adeta darbeyi takdis ediyor. Edebiyatçı kişiliğiyle Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarına telafisi imkansız “gaf” (259) olarak bakması, son derece talihsiz bir yorumdur. 27 Mayıs’ı, inatla 12 Mart ve 12 Eylül’den ayrı tutarak, (276), onun, “ilerici” ve hatta “solcu” (261) bir yanın olduğunu iddia ediyor. Gerçi Aziz Nesin’in, “27 Mayıs’ın tek anlamı bizim kuşağın solcularının bir ay boyunca mutlu olmalarıydı” sözü, Türk solunun darbeleri, “bizden olan bize karşı olan” diye ayırdığının en güzel örneğidir. Aslında Türk sağı da bundan beri değildir.

Bu kadar 27 Mayıs güzellemesi yapmasına rağmen, sistemin bellediği tescilli komünistlerden olduğundan mütevellit, 27 Mayısçıların hışmından kurtulamamış ve meşhur 147’liklerden olmuştur. Hatta Falih Rıfkı, 27 Mayıs’tan sonra, ona kol kanat gerse de Urgan üniversiteden uzaklaştırılmaktan kurtulamaz.

Sonuç

Hülasa, günümüz tabiriyle kitapta flaş bilgi çok fazla. Anılarını renkli hale getiren de o flaş bilgilerdir. Eserin propagandist yönü baskındır. Ancak Türkiye’de üniversite hayatına dair, kitabi bilgiler açısından son derece zayıftır. Anılarında akademiye, akademik uğraşa dair neredeyse hiçbir bilgi yok. Çok kısa şekilde Halide Edip ile olan ilişkisine yer veriyor.  Yazar, hayatının son yıllarını, emekliliğini ilk bölümde anlatmayı tercih etmiş, gerçi sonuç kısmında da devam ediyor, ama ayrıntısı birinci bölümde. Ardından da çocukluk yıllarına dönüyor. Annesiyle ilişkisi, anlattığı kişiler, Sovyet eleştirisi, solculuğun her şeye kadir hükmü ve 27 Mayıs’ın kendi penceresinden uzun metraj hali kitabın ağırlıklı konularıdır. Hazin bir şekilde TİP’in, ağrılıklı olarak Ankara ve İstanbul’da zengin muhitlerden oy alıp da düşük gelirlilerin yaşadığı yerden oy al(a)mamasını bir türlü anlayamamıştır (287) Urgan. Yukarıda zikredildiği gibi buram buram tarafgirlik kokan tahlilleri neticesinde topluma yabancılaşma, ona ağır geldiği için sonunda itiraf edercesine “halkıma yabancı olduğum duygusu dayanılmaz bir acıya dönüşmüştü” (283) sözleriyle noktalayalım.

ŞİMŞEK, Abdülazim (1985, Batman) 2008 Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü lisans, 2012’de DTCF yüksek lisans derecesini aldı. 2018’de Ankara Üniversitesi TİTE’den doktora derecesini aldı. Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Dr.ögr.üyesi.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments