Ana Sayfa 5-6. Sayı Bir Mektubu Kısmen Açmaya Çalışmak…

Bir Mektubu Kısmen Açmaya Çalışmak…

Author

Date

Category

Metin Erksan’ın tanışmamızdan iki ayı biraz aşkın bir süre sonra bana yolladığı mektubu yayınlıyorum. Tanışmamızın nedeni ilginç. Ankara Film Festivali 1990 yılında Metin Erksan’a ödül verdi. Ben ödülün verileceğini geç duyduğum için aynı zamanda senede bir kez Festivalin yayın organı gibi çıkan Bilim ve Sanat dergisinin Mart sayısına “Metin Erksan Sinemasını Anlamak” başlıklı kısa bir yazı yazabildim. Yazıyı vermeye gittiğimde Mahmut Tali Öngören, Ankara Film Festivali’nin uzun süre direktörlüğünü yapan Öngören bana Metin Erksan’ı tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanıdığımı söyledim. Ne zaman tanıştığımızı sorunca tanışmadığımızı, adamı bütün Türkiye’nin tanıdığını ifade ettim. Onun üzerine Erksan’ın festival kapsamında konuşacağı oturumu yönetip yönetemeyeceğimi sordu. Olumlu cevap verdim. Böylelikle onu veya oturumu yönetecek festival görevlisini Metin Erksan’ın hışmından kurtarmış oldum. Meğer onun hışmından korktukları için bana böyle bir öneri getirmişler. Zaten Metin Erksan ilk karşılaştığımızda “Benim nemrut bir adam olduğumu söylemişlerdir size” dedi. Metin Erksan’la beraber gelen Hüseyin Sönmez de Metin Erksan’ın yanında benim yazımın farklı niteliğinin altını çizdi.

Metin Erksan’ın temel özelliklerinden biri sinema üzerine ciddi bir şekilde derinlikli düşünme denemesidir. Bu derinlikli düşünme denemesi yapılagelenlere, yazılagelenlere yönelik eleştirel bir noktada durmakla sonuçlanmaktadır. Türkiye’de yönetmenler arasında, sinema yazarları arasında böylesi bir eleştirel duruş söz konusu değildir. Hemen her dönemde, her kesimde yönetmenlerde, yazarlarda belirgin yaklaşım tarzlarına, başat yaklaşım tarzlarına bariz bir uyum vardır. Hem yapılagelen sinemayla, hem de yazılagelen metinlerle. Daha doğrusu sinema yönetmenleri ve sinema yazarları en azından bir dönem Nijat Özön’ün sinema yazılarıyla ve Umut ve sonrası Yılmaz Güney sinemasıyla barışıktırlar. Halit Refiğ bir dönemler ve sonrasında Nijat Özön’le de oyuncu, yönetmen ve senarist Yılmaz Güney’le de barışıktır. Metin Erksan’ın kendisini ve sinemasını bütünüyle ayrı tutması bir yaklaşım tarzının ifadesidir. Metin Erksan özellikle Susuz Yaz sonrasında yönetmenler ve sinema yazarları tarafından köklü sayılabilecek bir şekilde eleştirilmiştir. Bu eleştiri özellikle Milli Sinema Açık Oturumu’na (1973) katılması ve TRT’ye çektiği beş hikaye vesilesiyle şiddetlenmiştir. Ve ilginçtir ki 1990’lı yılların başlarına kadar sürmüştür. Ve Lütfi Akad’ın Türkiye’de hakkı yenenler ve abartılanlar konusunda hakkı yenenlere örnek verirken sadece Metin Erksan’ı anması fotoğrafı net bir şekilde vermektedir. Ondan sonraki dönemler Metin Erksan’a nispeten, daha doğrusu kısmen olumlu bakılmaya başlandığı dönemdir, tarih kesitidir. Ancak hiçbir zaman merkeze getirilip önemsenmemiştir. Zaten Türk sinema yazını da hep güne, yaşanan zamana takılıp kalmıştır. Ankara Film Festivali’nin Metin Erksan’a Aziz Nesin Emek Ödülü’nü vermesi de tam da Mart 1990 tarihine tekabül etmektedir. Nitekim Bilim ve Sanat‘ta Lütfi Akad ve Metin Erksan üzerine sadece benim yazılarım yayınlanmıştır. Sonradan da ne Metin Erksan ne de Lütfi Akad üzerine yazı yayınlanmamıştır. Metin Erksan’ın bu farklı konumu çok net olarak bellidir ve ölümüne kadar burada ifade edilmeye çalışılan tarz devam etmiştir. Zaman zaman da onun bazı metinlere ve bazı yazarlara karşı umutvar tutumu oluşmuştur. Bir süre sonra da umutvar tutum takınmış olmasından hayıflanmıştır.

Bu noktada mektupta üzerinde durulan iki husus hakkında açıklama yapmak anlamlı olabilir. Bunlardan biri Dilek İçinsel’in TRT İstanbul televizyonu için çektiği Yakın Plan Yeşilçam programıdır. Sözü edilen program 1990 yılında gerçekleşmiş ve Türk sinemasının önemli yönetmenleri hem programın temel katılımcısı hem de konusu olmuşlardır. Dilek İçinsel de beni Lütfi Akad için Lütfi Akad’ın önerisi üzerine çağırmıştır. O programda Lütfi Akad üzerine kısaca düşüncelerimi ifade ettim. Programda Metin Erksan’la konuşan ise Sezer Tansuğ’dur. Sezer Tansuğ vaktiyle ulusal sinema ve Metin Erksan hakkında hırçın olumsuz metinler de yazmıştır. Metin Erksan bu tarz tutumları unutmaz. Çok daha sonraları da Baykan Sezer’i kastederek “Baykan da benim bir filmimi 1950’li yılların sonlarında eleştirmişti” demişti. Onun sürekli olarak telaffuz ettiği deyişlerden biri Jaspers’in “unutmak ihanettir” ifadesidir. Onun bir şekilde bu çerçevede de istikrarı vardır. Mektupta söylediği “Oysa siz Lütfi Akad’ın programında yalnızca konuşmuşsunuz” ifadesi durumu göstermektedir. Bu durumun süregittiğinin göstergesinin, kanıtının iki başka unsuru Kerime Senyücel’in gerçekleştirdiği Sinemayı Sanat Yapanlar belgeseli ve Gezici Festival’in çıkaracağı Metin Erksan kitabı için söyledikleridir. 1995 yılında Kerime Senyücel’in gerçekleştireceği Sinemayı Sanat Yapanlar altı programdan oluşmakta olup altı yönetmen üzerine odaklanmıştı. Yönetmenler üzerine metinleri Mahmut Tali Öngören yazacaktı. Kerime Senyücel Metin Erksan’la konuşunca kendisine dair metni Mahmut Tali Öngören’in yazamayacağını, yazmasını istemediğini söylemiş. Metin Erksan metni benim yazıp yazamayacağımı sordu. Yazacağımı belirttim. Kerime Senyücel benim yazdığım metin üzerinde televizyon diline dönüştürme amacıyla kısmen oynanabileceğini söyledi. Durumu Metin Erksan’a bildirince yazdıklarım olduğu gibi kaldı. Programda değişik kişilerin konuşmalarına da tepki verdi. “Bak Giovanni Scognamillo konuşurken Metin diyor, diyeceksen Metin Erksan desene” dedi. Sonradan “birilerini konuşturacağını bilsem sadece senin ve Sami Şekeroğlu’nun ismini verirdim”dedi. Bir süre sonra Sami Şekeroğlu’nun da ismini çizdi. Ve Sinema ve Televizyon Enstitüsü üzerine olumlu anlamda en kapsamlı yazıyı da Metin Erksan yazdı. İki metninin de belirgin önemli işlevi var. İkisi de düşünsel anlamda gelişkin ve içerik açısından dolu metinler. Nitekim zaten temel iddialarından biri de Türkiye’de sinema eğitimini kendisinin başlattığı. Hakikaten başlangıç dönemi itibariyle Türk sineması ve dünya sineması konusunda ufuk açıcı eğitimin o kurumda yapıldığı rahatlıkla belirtilebilir. Dünya sineması üzerine çeviri ve serbest çeviri metinlerin yerine Türk kültürünün ustalarının dünya sinemasına dair tahlilleri kesinlikle çok daha önemlidir. Öğrencilerin tuttuğu notlar eğer olsa sözü edilen yargının ne ölçüde gerçekçi olduğu tartışılabilirdi. Ancak kurumun arşivindeki program ve konuşmaların yazıya dökülmesi Türk ve dünya sineması konusunda müthiş bir birikimin varlığını kanıtlayabilir. Metin Erksan’ın belirttiği hususlardan biri de derste anlattıklarının izlerini yayınlarda bariz bir biçimde gördüğüdür. Kendi olağanüstü açık ifadesiyle de bu durumu belirtmiştir.

Gezici Festival her sene kısa yazılardan oluşan kitap yayınlama sürecinde 2004 yılında Metin Erksan kitabı yayınlama kararı verir. Metin Erksan’la görüştüklerinde de kendiliklerinden bunu yapabileceklerin ancak meseleye dahlini istiyorlarsa metni Kurtuluş Kayalı’dan başkasının yazmasını istemediğini ifade etmiştir. Film gösterisi kadar önemsemedikleri bu kitap yayımlama hali daha çok diğer festivaller için söz konusudur. Metinler Gezici Festival için bir seri oluşturmaktadır. Sözü edilen süreç içinde kaleme alınan Metin Erksan Sinemasını Anlamayı Denemek (2004, 2015) başlıklı metin bir tuhaflık, benim bildiğim bir tuhaflık arzetmektedir. Tabii belki de çok daha fazla tuhaflıkları vardır. Altını çizdiğim tuhaflık metinde redaksiyon görüntüsü çerçevesinde müdahale olmasın diye önsöz ve takdim bölümlerinin ikisinin de bulunmasıdır. Metin Erksan kendisiyle nehir söyleşi yapmak isteyenlere yönelik olumlu bir tutum takınmamıştır. Hatta onunla Âlim Şerif Onaran ve Agah Özgüç’ün yapmayı amaçladıkları bu tarz bir çalışmadan özellikle Özgüç’ün yapacağının Metin Erksan’ın önemli tespitlerine dönüşebileceği rahatlıkla düşünülebilir. Ancak Özgüç’ün daha 1965 yılında kaleme aldığı “Türk Toplumundan Kopmuşlar ya da “Kaçış Sineması” Üzerine” başlıklı yazısı Metin Erksan’ın tepkisini çekmişti. Hatta Metin Erksan vaktiyle Cumhuriyet’in Pazar ekinde güzel portreler yazan bir yazara “sizin benim portremi yazmanızı istemiyorum” demiştir. Ki geçen yıl ölen bu yazar da Erksan’ın ölümünden hemen sonra onun yoksulluğuna da takılan, yoksulluğunu bir eksiklikmiş gibi gösteren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Topluluğu Üyesi Olması Tarihsel Hakkı hırçın bir yazı yazmıştır. Netice olarak Metin Erksan kendisine dair yazılacak metinleri en fazla engelleyen kişi olmuştur. Bu anlamda Lütfi Akad ve özellikle Halit Refiğ’den çok farklıdır. Yazdıkları arasında da fazlasıyla bir istikrar bulunmaktadır. Bu tür nedenlerle Metin Erksan üzerine yazılan metinler bariz bir biçimde azdır. Metin Erksan’ın hayatı boyunca bir dönemler önemseyip ondan sonra önemli ölçüde eleştirip uzak durduğu, uzaklaştığı insanlar vardır. Zaman zaman okuyacağınız metinde de olduğu gibi fazlasıyla abartılı değerlendirmeleri vardır. Abartılı değerlendirme derken başkaları hakkında yazdıklarından bahsediyorum. Bu mektupta da ileriye dönük yapacakları hakkında bir şeyler söylemektedir. Belli bir ümit de insanlar hakkında olumlu kanaat belirtmesinin nedeni olmaktadır. Sözü edilen metinde de Beyaz Perde dergisinde yayınlanan yazı da Metin Erksan’ın entelektüel kimliğine vurgu yapmasının yanında o zamana kadar, hatta günümüze kadar onun sinemasının daha bir bütününü ele alan farklı bir metin olarak görünmektedir. Hem onun filmlerine hem de düşünsel dünyasına ayrıntılara da dikkat ederek yaklaşmaya çalışan değişik bir metindir. Onun bazen abartılı değerlendirmelerini zaman içinde değiştirdiği de görülmektedir. 2000’li yılların başlarında bir gün Âgah Özgüç’ün de olduğu bir ortamda Halit Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası kitabı için “Türk kültürünün en önemli kitabı mı yoksa en önemli kitaplarından biri mi?” dediğini sorgulamıştır. Agah Özgüç’ün en önemli kitaplarından biri dediğini söylemesi üzerine “iyi ki öyle nitelediğini” ifade ederek rahatlamıştır.

Yayınlanan mektupta Hüseyin Sönmez hakkında da olumlu düşünceler belirtmiştir. Hatta mektupta Hüseyin Sönmez’le iki kitap üzerinde çalıştıklarını belirtmiştir. Atatürk Filmi kitabı 1989 yılında yayınlandığına göre sözü edilen kitaplar çıkış sırasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Topluluğu Üyesi Olmak Hakkı ve İsteğinin Tarihsel Kaynakları (1991) ile Mare Nostrum (1997) kitaplarıdır. Avrupa Topluluğuna dair kitap hakikaten çok ciddi metinlerden, oldukça eski dönemde yazılmış metinlerden derlenmiştir. Mare Nostrum ise 1990 yılından itibaren Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yayınlanan metinlerin çerçevesinde/doğrultusunda şekillenmiştir. Sürecin nasıl işlediği tahmin edilebilir. Fazla bir şey bilmeden mesele anlaşılabilir. Sınırlı bilgilerle fotoğrafın bütünü görülebilir. Hüseyin Sönmez’in …Ve Sinema dergisinin ilk sayısında sinema ile ilgilenen, Türk sineması konusunda belirleyici iki isimle röportaj yapılmış (1985). Bunlardan biri Metin Erksan, diğeri de Onat Kutlar. Metin Erksan genelde sinema ve özel olarak Türk sineması üzerinde derinlemesine durmuş bir entelektüel. Yazı da “Türkiye’de Enteligentsia Yok” başlığını taşımaktadır. Röportajlara bakıldığı zaman da içerik olarak Metin Erksan’ın konuşmasının çok daha gelişkin olduğu aşikar. Sözü edilen sayıdaki konuşmasında Onat Kutlar, Halit Refiğ ve Metin Erksan’ı “gerici” Hareket dergisinde yazmakla suçluyor. Kendisinin vaktiyle az da olsa Meydan dergisinde yazdığını unutarak. Kaldı ki Metin Erksan’ın sonradan herkesin sahip çıktığı Sevmek Zamanı filminin senaryosu da Hareket Yayınları arasından çıkmıştır. Metin Erksan’ın yazıları …Ve Sinema dergisinin dünya sinemasına teslim olmuş mahiyeti üzerinde fazla bir etki yapmamış olsa da derginin dünya sineması açısından da dinamik bir yön kazanmasına yol açmıştır. Sözü edilen röportaj Hüseyin Sönmez’in Metin Erksan’a entelektüel ve sinemacı olarak hayranlığa yaklaşan olumlu yaklaşmasına neden olmuş görünmektedir. Bunun Hil Yayınları’nın yayın politikasını etkilediği rahatlıkla görülebilir. Özellikle Mare Nostrum yayınlandıktan sonra ortaya çıkamayan ve muhtemelen de görünür olmayan tepkiler Cumhuriyet gazetesindeki yazıların mahiyetinin daha net kavranmasını müteakip kendisini göstermiştir. İlginçtir 1990’lı yılların sonlarında ya da 2000’li yılların başlarında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde vermekte olduğum Türk Sineması Sosyolojisi dersinde Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu maiyet memuru bir genç “Sinemacı Metin Erksan ile Cumhuriyet‘te Kalem köşesini yazan Metin Erksan aynı kişi değil, değil mi?” diye sordu. Aslında filmlerini seyreden sinema yazarları da Cumhuriyet metinlerinin, tabii sadece Cumhuriyet metinlerinin değil önceki makalelerin yazarı ile kafalarındaki Metin Erksan imajı arasındaki farkı pek fark etmiş durumda değillerdi. 2004 yılından bir iki yıl sonra Metin Erksan’ın yazıları problem olarak kendisini belki de sınırlı bir çevrede hissettirmeye başladı. 2010’lu yıllara doğru da Metin Erksan’ın Cumhuriyet yazıları, ikinci sayfa yazıları ve Kalem sütunu yazıları kitaplaşma, kitaplaştırma düşüncesi başladı. İşte bu sıralarda dizilmiş ve teknik meseleleri halledilmiş malzeme kitaplaşmadı. Bunun nedeni yayıncıya yapılan muhtemelen “Bu milliyetçinin, bu faşistin metinlerini, kitaplarını neden yayınlıyorsun?” şeklinde bir tavsiye, bir ikazdır. Metin Erksan daha sonra Hüseyin Sönmez’in kendisine kitaplarının satmadığını söylediğini ifade etmiştir ve “Karabüklü esnaf” nitelemesini kullanmıştır. Dönem Kemalizm’in ve milliyetçiliğin köklü bir şekilde eleştirildiği, zaman içinde eleştirelliğin daha çok milliyetçilik üzerinde odaklandığı tarih kesitidir. Türkiye’de sinema yazını çerçevesinde Metin Erksan’ın Kemalist ve milliyetçi kimliği öne çıkmak bir yana hiç de bilinir bir kimlik değildir. Bu durum sadece modernist kesim değil muhafazakar kesim için de böyledir. Milli Sinema Açık Oturumu’nda Metin Erksan’ın konuşmasını okuyanlar için bu eğilim hiç de sürpriz değildir. Son yıllarının birinde Yener Süsoy’a verdiği bir röportajda “milliyetçiyim, ırkçıyım” tabirini de kullanmıştır. Hatta son zamanlarda çıkan Kendi Işığında Yanan Adam: Tanıdığım Metin Erksan (2018) kitabında birkaç örtük işaret dışında Metin Erksan’ın düşünsel kimliği ve Türk sineması hakkındaki düşünceleri üzerinde kimi sınırlı vurgular da yapılmamıştır. Nitekim onun Kemal Tahir’e olağanüstü saygılı olmasına karşın düşünce dünyası açısından Kemal Tahir’den çok farklı, oldukça farklı bir yerde durduğu anlaşılmamıştır bile. Sözü edilen üç kitap   ve müteakip dördüncüsü, beşincisi Metin Erksan’ın sinemacı kimliğinden öte entelektüel kimliğini anlatacak, somutlaştıracak, açımlayacak mahiyette metinler olacaktı. Nasıl sinema pratiği Türkiye’de sıradışı bir kimliği ortaya çıkarmışsa, sözü edilen bu beş kitap da onun sinemada pek girmediği alanlardaki görüşlerini somutlaştıracaktır. İşte Cumhuriyet‘teki yazıları üzerine uzun uzun ciddiyetle çalışması ve okunup okunmadığını önemsemesi, üzerinde yoğun olarak durması bundan kaynaklanıyordu. 1990’lı yıllarda giderek artan biçimde Metin Erksan’ı sarıp sarmalayan heyecan buydu. Bu mektupta daha henüz ete kemiğe bürünmemiş olan Hüseyin Sönmez’i önemseme heyecanı bu tarz metinleri yazma kararlılığının dışa vurmasıdır. Metin Erksan’ın filmleri üzerine, sinemacılığı üzerine gereken ciddiyetle durulmamış, derinlikli olarak kavranmayı, onun son derece önemsediği entelektüel kimliğini daha iyi anlamayı mümkün kılacak metinleri de hiç incelenmemiştir. Hem sinema pratiği hem de düşüncelerini kağıda dökme isteği onu değişik dönemlerde yoğun olarak heyecanlandırmıştır. Sinema yapma olanağının ve yazma ve yayınlama eyleminin tıkanması da onu çok belirgin olarak bunaltmıştır. Bu nedenle önüne çıkan olanaklar onun için bir fırsat olarak anlaşılmıştır.

Metin Erksan önüne çıkan her fırsatı kullanmaya çalışan bir entelektüel değildi. Röportaj yapmak isteyenlerin çoğuyla konuşmaz, özel olarak konuşmak isteyenlerin talebini “daha sonra” diye geçiştirirdi. İnsanları bariz bir biçimde seçerdi. Dönem dönem değişik aydınlar için zaman içinde farklılaşan nitelemelerde bulunurdu. Vedat Türkali’den Lütfi Akad ve Halit Refiğ’e kadar. Mektupta senaryolar, yazdığı senaryolar konusunda söyledikleri palavra sanılabilir. Ancak nu senaryoları filme dönüştürecek ortam mevcut değildi. Kendisine önerilen film önerileri onun yapmayı amaçladığı tarzda filmler değildi. Film yaptığı zamanlarda büyük ölçüde kendi parasıyla gerçekleştirdiği bilindiği takdirde film yapma düşüncesini bıraktığı değil film yapmayı bıraktığı anlaşılabilir. Onun değişik yerlerde, mekanlarda söz ettiği ve kısmen içeriğinden bahsettiği film projeleri gerçektir. Tıpkı buna benzer tarzda bir zamanlar Sedat Simavi üzerine kitap yazmayı tasarladığı, bir de Cumhuriyet’in 75. yılında Türk Sineması Tarihi metni yazmayı tasarlamaktan öte planladığı, üzerine çalışmaya başladığı bir gerçektir. Onunla konuşmamız sırasında uzun süreler Türk sinemasının başlangıcından uzun uzun bahsettiğini hatırlarım. Hatta zaman zaman tüm filmler görülmeden Türk sineması tarihinin yazılamayacağından söz etmiştir. Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e mektuplarında bazı filmlerin senaryolarını şişirdiğini yazmasına gönderme yapmıştır. Bir aralarda da Halit Refiğ’in Karılar Koğuşu filminde Hülya Koçyiğit’in canlandırdığı karakter için metinden bir pasaj okuyarak “romanla ne kadar çelişkili” demiştir. Nitekim Metin Erksan iki kitabı da yazmamış olsa da Türk Sinema Tarihi hakkında belirttikleri bazı hususlar, yaptığı bazı genellemeler ciltlerle kitap yazanların düşüncelerinden çok daha ciddidir. Ordan yazmaya giriştiği Türk Sineması Tarihi konusunun özellikle başlangıcından 1950’li yıllara kadar ayrıntılarına dikkat eden ciddi yorumlar dinlediğimi hatırlıyorum. Nitekim okunmakta olan mektupta da Yeşilçam kavramını açmak, anlatmak açısından/nedeniyle Yakın Plan Yeşilçam programına katıldım diyor. Tabii eklerden biri olarak da programın Türk Sinema Tarihleri hakkında düşündüklerini söylemeye vesile olduğunu belirtiyor. Metin Erksan’ın Türk Sinema Tarihleri konularında söyledikleri-eleştirileri 1960’lı yılların başlarından ölümüne kadar istikrarlı bir şekilde sürmüştür. Bu noktada 1950’li yıllarda Durum dergisinde yayımlanan yazısındaki dönemlendirmenin Nijat Özön tarafından araklandığını birkaç kere yazmıştır. Hatta Metin Erksan’ın söylediklerinden habersiz ve bağımsız olarak Bilim ve Sanat Vakfında Mayıs 2018 tarihinde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinin düzenlediği bir sempozyumda bir öğretim üyesi aynı saptamayı yapmıştır. Metin Erksan’ın neredeyse her zaman özellikle Nijat Özön’ün yaklaşımına yönelik olarak eleştirileri berdevamdır. Hatta Cemal Süreya’nın Papirüs dergisinde bu eleştiri de özellikle vurgulu bir şekilde yer almıştır. Halit Refiğ’in bu noktadaki eleştirileri bir dönem olmuş, kısa süre sonra bundan vazgeçtiği gibi, ilk dönemlerde, 1950’li yıllarda ana ekseni yabancı sinema olan bir dergiyi Nijat Özön’le birlikte çıkarmıştır. Metin Erksan’ın diğer aydınlardan temel farkı başka aydınlarla birlikte bir film kotarmaması, ortak imzalı metinler yazmamasıdır. Diğerlerinin birbirleriyle barışık olmaları, en azından kısa süreliğine küsmelerine rağmen barışmaya meyilli olmaları görülür. Bu anlamda Metin Erksan çok net bir şekilde kendi kafasıyla düşünen yalnız bir entelektüeldir. Bu anlamda onun tekil, bağımsız kendi şahsının damgasını taşıyan bir entelektüel olduğu aşikâr. Her dönemde de şaşırtıcı ve özgün düşünceler telaffuz ettiği görülmektedir. Bu çerçevede Türk sineması hakkında söyledikleri de fotoğrafı tamamlamaktadır: “Türk Milleti’nin beğenisini ve ilgisini el yordamı ile bulmaya çalışan birkaç sinemacı. Bu olgu da kaos gerçeğini değiştirmez.” Kendisinin dışındaki sinemanın dinamik unsurları hakkında köklü bir eleştirel tutum takınmaktadır. Belki de her kesimden gelen eleştirel noktadan daha eleştirel bir tutum olarak görünmektedir. Bu mektupta Uçurtmayı Vurmasınlar filmi hakkında söylediği gibi eleştirel tahliller yapmaktadır. Tıpkı buna benzer bir tarzda yayınlanmamış bir metin olarak “Köpekler Adası Filminin Otopsisi” başlıklı bir yazısı bulunmaktadır. Nitekim yıllar önce de Titanik filminin tipik bir Türk filmi olduğunu kritik noktalarını öne çıkararak tahlil etmiştir. Aslında ilginç olan hususlardan biri de hakikaten olanlardan değişik özgün tahliller yapmıştır. Sinemayı Sanat Yapanlar belgeselinin Metin Erksan bölümü için Kerime Senyücel’in Metin Erksan’la gerçekleştirdiği söyleşinin tamamını izledim. Belki de izlerken aldığım notlardan kalkarak o söyleşiyi bir zaman programdan farklı bir şekilde kurgulamak Metin Erksan’ın meramını daha iyi anlatmayı sağlar. Onun düşüncelerinin anlaşılmaması doğru yorumlanmasının önünde temel bir engel olarak durmaktadır. Çok kısa konuşmaları ve yazıları bile ciddi ve çarpıcı tahliller içermektedir. Kerime Senyücel’in belgeselinin Metin Erksan bölümü televizyonda ilk yayınlandığı günün ertesi günü Metin Erksan’la telefonla konuştuğumda programın iyi olduğunu söyledim. O da cevaben “Tabii iyi olacak çünkü başrol oyuncusu iyiydi, harikaydı” dedi.

Metin Erksan’ı genel anlamda düşündüğümde söyledikleri arasından iki şey kafamda tecessüm ediyor. Bunlardan biri kısa bir süre içinde yazmayı düşündüğüm sinema serüveninin, kendi sinema serüveninin anlatımı. İlyas Çelebi sokaktaki evinde sinemaya başlangıcından 1960’lı yılların ortalarına kadarki süreci anlattıktan sonra “Kurtuluş Bey ne kadar salakmışım ki o zamanlar olan bitenin olup bittiği gibi anlatılacağını düşünüyordum.” dedi. Bir de ölümünden iki üç yıl önce İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Suat Gezgin’in düzenlediği toplantıda önce “Kendimi iyi hissedersem konuşurum yoksa konuşmam” dedi. Konuşmaya başladıktan sonra keyfi yerine geldi ve uzun uzun konuştu. Panel bitip Abide-i Hürriyet caddesindeki evine dönerken de biraz dışarda dolaşmak istedi. Israr edip eve dönmesi sağlandığının hemen sonrasında “çok yoruldum, sen istersen kitaplara bak” dedi. İki gün sonra da Osmanbey’de yürürken ağzından çıkan cümle “Daha beş on yıl daha yaşamak istiyorum” oldu.

Hâlâ yaşıyorsun Metin Erksan: Türk kültürü diye bir şey varsa -ki var- hep yaşayacaksın. Türk sinemasından öte Türk kültürünün deli dâhisi-acaba hayatta olsan bu tabiri kullanabilir miydim?- bazı metinlerini okuyup bazı konuşmalarını hatırladıkça bir yedi yıl sonrası için de geçerli düşünceler telaffuz ettiğini daha iyi anlıyorum. Hele İlyas Çelebi sokaktaki evden ayrıldıktan hemen sonra İbrahim Yıldız’ın kitapçı dükkanından çağırdığında teybe aldığın on beş dakikalık konuşmanın memleket ahvali hakkındaki öngörünün ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor. Memlekette ne sağcı, ne solcu var, bunların hiçbiri samimi değil. Ve ben hiç patlayan eski tüfek görmedim sözlerinin önemi ancak günden güne anlaşılıyor.

Tesiri de ziyadesiyle fazla/olağanüstü çarpıcı konuşmayı biliyor. Ve resmen aleni olarak güzel küfrediyor. Eleştirdiği insanlar hakkındaki nitelemeleri cuk oturuyor. Tıpkı filmlerindeki gibi.

KAYALI, Kurtuluş (1949, Kırşehir) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Sosyoloji bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Temel ilgi alanları Türk Düşünce Tarihi ve Türk Sineması’dır. Yayımlanmış kitapları: Türk Düşüncesinde Yol İzleri (1994), Türk Düşünce Dünyası’nın Bunalımı (2000), Ordu ve Siyaset 27 Mayıs-12 Mart (1994), Türk Düşünce Dünyası’ndan Porteler (2002), Yönetmenler Çerçevesinde Türk Sineması (1994), Sinema Bir Kültürdür (1998) ve Keşke Herkes Papağan Olsa (1994).

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments