Ana Sayfa 5-6. Sayı İrancılık’tan Pan-Türkizm’e: Ahmet Ağaoğlu’nun Hayat Hikayesinin Az Bilinen Bir Sayfası

İrancılık’tan Pan-Türkizm’e: Ahmet Ağaoğlu’nun Hayat Hikayesinin Az Bilinen Bir Sayfası

Author

Date

Category

Özet: Türkçülüğün önde gelen savunucularından ve Azeri kimliğinin fikir babalarından birisi olan Ahmet Agayev, daha yaygın bilinen adıyla Ahmet Ağaoğlu (1869-1939), aynı zamanda Pantürkizm düşüncesinin oluşumunda da kayda değer bir rol oynamıştır. Ağaoğlu’nun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Pantürkist çevrelere ve ardından Kemalist Türkiye’deki milliyetçi harekete katılımı, yaşamının erken dönemlerinin bazı detaylarını kısmen gölgede bıraktı. Bu makale O’nun biyografisinde daha az bilinen bölümlerden birini: İranlı devrimcilerin İstanbul’daki faaliyetlerine katılımını ve bunların 1909-1910’da İstanbul’daki Fars kuruluşlarından olan Soruş ile işbirliğini incelemektedir. Gariptir ki, Soruş‘ta Farsça yazılarında İran milliyetçiliğinin hevesli bir takipçisi olarak kendini konumlandıran Ağaoğlu, kısa süre sonra, Osmanlı basınında Güney Kafkasyalı Müslümanlar ve İran’ın kuzeybatı bölgelerinin nüfusunun etnik kökeni üzerine Türkçülüğü ve Pantürkist fikirleri yücelten “İran Türkleri” fikrini ileri sürmeye başladı. Ahmet Ağaoğlu’nun 1909 ve 1910’da İstanbul’daki yazıları, daha sonraları “Azeri” olarak nitelendirilen modern bir etnik kimliğin ortaya çıkışına ışık tutuyor.

Genel Açıklamalar: Pantürkizm üzerine çok zengin bir kaynakça olmasına rağmen, bu ideolojik ve politik hareketin birçok yönü henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bunların arasında, özellikle, Rus İmparatorluğu’nda Türk dillerini konuşan entelektüel/aktivistlerin, Osmanlı Türkleri arasında  Pantürkist fikirlerin yayılmasındaki rolü bulunmaktadır. Avrupa milliyetçilik fikirlerine hayran olan ve Rusya’daki olaylar ve değişimlerden etkilenen Güney Kafkasya’nın Türk kökenli Müslüman entelektüelleri, Pantürkizm’in oluşumuna gerçekten katkıda bulundu ve Osmanlı Türkleri’ne bir Türk bilinci kazandırmak için tedbirler aldılar. Bununla birlikte, bu iyi bilinen tarihi gerçeğin, genellikle göz ardı edilen tuhaf bir yönü vardır. Pantürkizm’i Osmanlı çevresinde ve daha sonra Kemalist Türkiye’de destekleyen ya da güçlü bir ideoloji olması için aktif olarak katkıda bulunan Kafkas Müslüman aydınlarının çoğu değişken bir kimliğe sahiptir. Başlangıçta İran ve Türk perspektifleri arasında gidip gelen kararsız etnik öz farkındalıkları, Osmanlı siyasi ortamına çıktığında ya da bir şekilde bu ortamdan etkilendiğinde, çoğu zaman, Pantürkist bir boyut kazanarak Türkçülüğe meyletmektedir. James H. Meyer (2014: 5) bu konuda, “Pantürkistler olarak tanıdığımız insanların ihtiyaçları zaman içinde değiştikçe, bir kimlik fikrinden diğerine ne derece yön değiştirdiğini” vurgulamaktadır. Bu husus Güney Kafkasya’daki Müslüman aydınlar arasında kimliğin şekillenmesinin yaşandığı süreç mekanizmalarının daha iyi anlaşılması için önemli bir noktadır.  Her ne kadar Tadeusz Świętochowski (1985), 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan kimliğinin oluşumunun kapsamlı bir tarihçesini verse de, aslında Müslüman aydınlar arasında Türk olarak kendini kimliklendirmenin ortaya çıkışını açıklayan genel bir doğrusal anlatıyı takip etmektedir. Rus yönetimi altındaki Kafkaslardaki bir takım politik, sosyal ve ekonomik değişimler serisinin, 1918 yılında siyasi bir form alan Azeri kavramının taşıyıcılığını yapan bir elit grubun ortaya çıkışına yol açtığına inanır.

Giriş

Bir siyasetçi ve gazeteci olan Ahmet Ağaoğlu’nun (1869, Şuşa- 1939, İstanbul) ismi, Kafkaslar, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’de bir dizi önemli siyasi olay ile bağlantılıdır.[1] Türkçülüğün önde gelen savunucularından ve Azeri kimliğinin fikir babalarından birisi olarak bilinir. Ahmet Ağaoğlu, aynı zamanda “Türk Yurdu” ve “Türk Ocağı” çevrelerinin kurulmasındaki rolünden dolayı, Pantürkizm düşüncesinin de başlıca savunucularından birisi olarak kabul edilir. François Georgeon (1986: 387) Ağaoğlu’nun fikri hayatının başka bir parçasını; 1888 ve 1894 arasında Paris’te bir genç öğrenci olarak, hayalindeki memleketi olan İran’ın kültürü, siyaseti, tarihi, dini ve gelenekleri hakkında yazmakla meşgul olduğu “Fars” dönemini açığa çıkarıyor. Georgeon’a göre (a.g.e), Ağaoğlu’nun Türkçülüğe dönüşü, kademeli olarak gerçekleşmişti ve İran kültürel mirasını geride bırakarak, Panislamcılık ve Pantürkizm’e yönelen Güney Kafkasyalı Türkçe konuşan entelektüellerin uğradığı sert kimlik değişimine bir örnek olarak görülebilirdi. Holly Shissler de (2002: 118), Fransa’dan Kafkaslara dönüşünün ardından “Ağaoğlu’nun kimlik meselesindeki görüşlerinin Türk dünyasına doğru yönelmeye başladığına” inanıyor.

1890’ların sonunda Bakü’ye döndükten ve orada devam eden gazetecilik ve kültürel faaliyetlere katıldıktan sonra, Kafkas Müslümanları için yeni bir kimlik tanımı ortaya koyma gayretiyle, Ağaoğlu, önceki İran yanlısı duruşunu bıraktı ve Panislamizm ve Türk yanlısı düşüncelere yöneldi. Yine de, bu, İran’ı tamamen göz ardı etme anlamına gelmiyordu. İrşad ve Terakki gazetelerindeki yazılarında İran Anayasa Devrimi’ni (1906-1909) yakından takip ediyordu ve İranlı devrimcilere olan sempatisi o kadar belirgindi ki İran Anayasa Devrimi’nin tarihçisi ve İran milliyetçiliği düşüncesinin kurucularından olan Ahmed Kesrevî Tebrîzî (1890-1946) “Ahmet Bey Aghayef”den “İran içişleri ile ilgilenen bir bilim adamı” olarak bahsetmektedir (1363/1984: 194). İrşad’da yazılanlar, gerek içerideki gerekse dışarıdaki Fars dergilerinde geniş yankı uyandırdı ve İrşad’ın pek çok haberi ve makalesi Farsça’ya tercüme edildi; Encümen-i Tebrīz gazetesi, İrşad’ı “Müslümanların gurur duyduğu, İslam dünyasının en önde gelen gazetesi” olarak tarif ediyordu.[2]

Ahmet Ağaoğlu’nun İstanbul’a taşınması, genel olarak, O’nun Türk kimliğine doğru yönelişinde bir dönüm noktası olarak görülür. Jön Türk Devrimi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndaki değişen siyasi havanın sağladığı fırsattan yararlanmak için  1909’un ilk yarısında Rusya’yı terk etmeye karar verdi. Ağaoğlu’nun Jön Türklerin önde gelen figürleri ile epeydir devam eden tanışıklığı, O’nun İstanbul’a göçmesinin arkasındaki temel neden olarak zikredilir (Holly Shissler 2002: 157). Jön Türklerle olan ilişkileri[3] göz ardı edilecek olsa bile, Çarlık rejiminden kaçmak isteyen bir siyasi aktivist için, İran, Rus askeri müdahalesi ve İran Anayasası Devrimi’nin bastırılmasından sonra kaotik siyasi koşullar altındayken, Osmanlı Türkiye’si mevcut en iyi seçenek gibi görünüyordu.

Aslında, Ahmet Ağaoğlu’nun 1910’larda Pan-Turkist hareketler içinde oynadığı rol ve adının Türkçü çevrelerle olan birlikteliği, onun fikri ve siyasi hayatının diğer parçalarını gerçekten gölgede bırakmıştır.   Az bilinen faaliyetleri arasında yer alan, İstanbul’da yaşayan İranlı meşrutiyetçiler ile olan işbirliği ve dayanışması son derece önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki siyasi göçmenlerin faaliyetleri ile ilgili dokümanların (özellikle Muazid’ül-Seltene Pîrniya’nın kayıtları) ve İstanbul’daki İranlı siyasi sığınmacılar tarafından yayınlanan Fars gazetesi Soruş’un kısa bir incelemesi, Ağaoğlu’nun Türkiye’deki ikametinin ilk dönemine dair faaliyetleri ve hayatı ile ilgili dikkat çekici bilgiler sunmaktadır.

Ağaoğlu ve İran Devrimcileri

1908 Haziran’ında İran Meclisi’nin bombalanmasını ve Muhammed Ali Şah diktatörlüğünün kurulmasını müteakip, muhalefet, yurtdışında büyük ölçekli faaliyetlere başladı. Bu dönemde ortaya çıkan en önemli siyasi organizasyonlardan birisi, 1908-1909’da İran dışındaki ana meşrutiyetçi merkezlerden birisi haline gelen İstanbul’daki Encümen-i Saadet camiasıydı. (Joudaki 1993: 86) İran İstanbul Konsolosluğu katibinin, Encümen-i Saadet’in yeni başkanı Mirza Ebü’l-Hasan Han Pîrniya’ya (Muazid’ül-Seltene) 12 Haziran 1909’da gönderdiği mektupta, yalnızca Cemiyetin önemi ve İstanbul’un bu tür faaliyetler için muhteşem bir yer olduğuna işaret edilmiyor, aynı zamanda “Cemiyet mümkün olan en kısa sürede yeniden biçimlendirilmeli ve İstanbul etrafında bulunan ve vatan hasreti ile derinden etkilenen ve mevcut koşulların ve halin farkında olan bilgili uzmanlar bir araya gelip ulusal hedefleri teşvik etmek ve ulusal bağımsızlığı korumak için el ele verip ittifak etmelidirler” talebinde bulunuyordu.[4]

İşte Ahmet Ağaoğlu, İstanbul’a gelişini müteakip, bu koşullar altında, 1909 yazında Encümen-i Saadet çevresine katılmıştı. Cemiyetin mensuplarından birisi tarafından 31 Ağustos 1909’da Tahran’a gönderilen bir mektuba göre, Ağaoğlu bu tarihten itibaren Encümen-i Saadet’in başkan vekili olarak belirlenmişti.[5] Ağaoğlu İranlı aktivistler içerisinde önde gelen bir figür olarak değerlendirildiği için, onun görevlendirilmesi sürpriz olmamıştı. 16 Eylül 1909’da İstanbul’dan gönderilen bir mektupta, Encümen-i Saadet’in liderlerinden birisi olan Şeyh Esedullah Mamakanî “…Ahmet Bey’i çağırın, çünkü onu kaybedersek Kafkaslardaki İran etkisi oldukça düşer” fikrindeydi.  Muhtemelen Mamakanî’yi Ağaoğlu’nu İran’a davet etmeye zorlayan şey, O’nun Osmanlı devleti tarafından istihdamı ve kendisine Osmanlı vatandaşlığı sağlanması haberiydi: “Osmanlılar, Ahmet Bey’i elimizden        aldılar ve görünüşe göre aylık kırk lira maaş karşılığında okul müfettişi olarak atadılar, anlaşılan o ki [Osmanlı] vatandaşlığını reddetti”.[6] O dönem, Encümen-i Saadet’in bir temsilcisi olarak Ağaoğlu, “İttihat ve Terakki Cemiyeti” yetkilileriyle müzakere etme ve bu iki siyasi örgüt arasında “ittifak” kurma sorumluluğunu üstlenmişti.[7]

Aslında, Osmanlı Başkent’indeki ilk günlerinde Ahmet Ağaoğlu, İstanbul siyasi çevrelerinde İran meşrutiyetini savunan bir aktivist olarak değerlendiriliyordu. Belgeler arasında, 1 Ağustos 1909’da Cemiyete gönderilen bir mektupta Muazid’ül-Seltene “Rus Müslümanlar Komitesi” tarafından organize edilen bir konferansa davet edilmektedir.[8] Tanınmış Osmanlı edebiyatçısı ve gazeteci Ahmet Mithat Efendi tarafından imzalanmış olan Farsça davet mektubunda, Muazid’ül-Seltene’den “Ahmet Bey Agayev”i davet etmesi talep edilmektedir.[9] Davetiye, Ağaoğlu’nun Temmuz 1909 sonunda İstanbul’a geldiğini belirtmektedir.

Ağaoğlu’nun Soruş’taki Yazıları

Ağaoğlu’nun bu dönemde dahil olduğu faaliyetlerden birisi İstanbul’daki Soruş gazetesinin yayınlanmasında Ali Ekber Dehhoda (1879-1956)  ile olan işbirliğidir (bknz. Zarcone: 251). Önde gelen meşrutiyetçilerden ve Tahran’daki Sur-i İsrafil’in meşhur yazarlarından Dehhoda, Muhammed Ali Şah darbesi neticesinde Avrupa’ya kaçtıktan sonra Muazid’ül-Seltene himayesinde İsviçre’de bir müddet Sur-i İsrafil gazetesinin üç sayısını çıkarmayı başardı (23 Ocak 1909’dan 8 Mart 1909’a kadar), ancak mali ve teknik problemler nedeniyle girişimi uzun sürmedi. Avrupa’nın kalbindeki bu başarısız tecrübeden sonra, İstanbul bu tür faaliyetler için daha iyi bir seçenek olarak ortaya çıkmaya başladı.30 Haziran 1909’da Soruş’un ilk baskısı İstanbul’da yayınlandı. Ali Ekber Dehhoda derginin yöneticisi ve baş editörlüğünü yapıyordu. Dehhoda, Soruş’un ilk sayısının başyazısında, “İranlı özgürlük savaşçılarının ne düşündüğünü”nün propogandasını yapmak için yayınlayacak olan gazetenin “kalemin en iyi adamlarından ve milletin alimlerinden oluşan yayın kurulunun” seçimine referansta bulunduktan sonra “Soruş, yetenekli yazarları sayesinde fars dilindeki mükemmel olarak kabul edilen ilk gazetedir demek yerinde olacaktır” değerlendirmesinde bulunuyordu”.[10] Aslında, Soruş, Pers ve Kafkasya’da gazeteciliğin iki önde gelen ismi olan Dehhoda ve Ağaoğlu işbirliğinde bir platform oldu. Ki Dehhoda, Avrupa’da Sur-i İsrafil’in yayımlanmasından önce, Kasım 1908’de Londra’daki Muazid’ül-Seltene’ye Paris’ten gönderdiği bir mektupta, Ağaoğlu’nun verdiği tepkiye dikkat çektiğinden, daha önceden Dehhoda ve Ağaoğlu’nun birbirini zaten tanıdığı anlaşılıyordu. Şöyle yazıyordu Dehhoda: “Hazret Agayev’in neden bu duyuruyu yaptığını bilmiyorum. Ben ona sadece, maddi imkânları bulabildiğimde Sur-i İsrafil’i yayınlayabileceğimi yazdım. Ancak O adresimi tüm gazetelerde yayınladı ve Sur-i İsrafil’in yakın zamanda yayınlanacağını ilan etti. ” (Afšār 1358/1979: 25).

Ahmet Ağaoğlu’nun Soruş’taki ilk makalesi 6’ncı sayıda yer aldı (1 Eylül 1909). Dehhoda, bunun üzerine, başyazıda Ağaoğlu’ndan övgüyle bahsetti “Çok az insan meşhur bilge adam, İslam dünyasının yazarı, Hayat, İrşad ve Terakki dergilerinin başyazarı olan Ahmet Agayef beyin adını ve benzer şekilde bu bahtı açık adamın hususiyle İran, Kafkaslar ve Türkiye olmak üzere İslam Dünyası için sergilediği çabaları ve yaşadığı sıkıntıları duymamıştır”. Dehhoda’ya göre, Ağaoğlu’nu akranlarından farklı kılan, “hoşluğu”, “saf niyetleri” ve “geçmişteki hizmetleri” idi: “Büyük düşünürümüz, toplumumuzun insanları kör ve çılgın bir haldeyken, İslam Aleminde insanların aydınlanmasını sağlıyordu”. Dehhoda, Ağaoğlu’nu Pers, Türkiye ve Kafkasya’daki çabalarının meyvelerini alan bir babaya benzetmişti. Dehhoda bu notunu İranlılara “iki son derece güzel haber” vererek bitiriyordu: Biri Ağaoğlu’nun yakın gelecekte İran’a dönme kararı, diğeri ise Soruş gazetesiyle daha fazla işbirliği yapacak olmasıydı.[11]

Ağaoğlu’nun, Soruş’taki ilk makalesi, hem biçim hem de içerik olarak gençliğinde Paris dergisi Nouvelle Revue’da yazdıklarını anımsatıyordu.[12] Ahmet Ağaoğlu’nun 1909 yazının ortalarında Soruş’ta yazdıkları, memleketinin kaybedilmiş kimliğine ve büyüklüğüne ağıt yakan ve yas tutan ciddi ve kederli bir Fars’ı tasvir etmektedir; İran ve İranlıları Allah tarafından seçilmişler olarak değerlendirip, diğerlerinden daha iyi ve daha ulu olarak nitelendirmekten çekinmiyordu: “İranlı olmak, Allah’ın, seçtiği insanlara bahşettiği büyük bir nimet olarak kabul edilmelidir”. Uzun zaman önce, “insanlığın kalbi ve ruhu” ve “insanlık tarihinin” sağlam zemini olan “aziz anavatanımız” diyordu. Diğer milletlerin ilkel bir yaşam sürdürdükleri zamanlarda, “İran en görkemli medeniyetlere sahipti” ve “insanları en iyi, en berrak ve en tatlı dilleri konuşuyordu”. Ağaoğlu, son 150 yıl boyunca İran’ı ve İranlıları ezen ve küçük düşüren “despotizm ejderhası”nı eleştiriyordu, İranlıların halihazırda tiranlığa karşı yürüttüğü mücadeleden dolayı mutlu ve umut doluydu. Ağaoğlu, bu mücadeleyi, Musa’nın Firavunla, Tanrı’nın şeytanla yeni bir savaşı olarak tasvir ediyor; aynı zamanda “zulmün kökleri”, “ahlakımız, alışkanlıklarımız, davranışlarımız, sessizliklerimiz ve hatta dinimizde kalmaya devam edecek” diye korkuyordu”.[13]

Ağaoğlu’nun “İran Hükümeti nerede?” başlıklı ikinci yazısı, Soruş’un yedinci sayısında yayınlandı. Tebriz Belediye Meclisi’nin (Encümen) Sabah gazetesine gönderdiği bir telgraftan bahsederek, Uluslararası toplumu Rus ihlallerine karşı yardım etmeye çağırıyor, İran’ın kaotik durumunu şiddetle eleştiriyor ve Tahran makamlarını işe yaramazkıları ve sorumsuzlukları nedeniyle kınıyordu. Muhammed Ali Şah rejiminin yıkılması gerçeğine rağmen, meclis henüz toplanmamıştı; bazı bölgeler hala valilerden yoksundu, bazı yerlere ise vali olarak meşrutiyet karşıtı kişiler atanmıştı. Dahası, eski Şah ve adamlarına Rusya’ya seyahat izni verilmişti. Ağaoğlu, Tahran’ın kurtarıcılarının devlet işlerini reforme ve organize etmekten ziyade şöhret yapmakta ve kendi çıkarlarının peşinde koşmakta olduklarını iddia ediyordu. Bu nedenle İran düzgün bir hükümete sahip olmamanın sıkıntısını çekiyordu: “İran ve İranlıların talihsizliği her zaman, biz İranlıların, unvanlar, isimler ve hırslara tutsak olmamız, ancak bu isimler, emirler ve unvanlar yoluyla yüklendiğimiz görev ve hedefleri layıkıyla yerine getirmediğimiz gerçeği olmuştur. Tahran halihazırda doğru düzgün bir hükümet yerine komplolar, hileler, dalkavukluk ve ikiyüzlülük ile yönetilmektedir”.[14]

Ağaoğlu, Soruş’un sekizinci sayısında (9 Ekim 1909) yer alan “İran’ın İçinde Bulunduğu Koşullar” başlıklı üçüncü yazısına, Montesquieu’nun De L’esprit des Loix (Kanunların Ruhu Üzerine*)’unda yer alan otokrasi ve meşrutiyet arasındaki farktan alıntı yaparak başlıyordu. Diktatörlük, korku ve baskı üzerine kuruludur ve bu iki unsur aile ilişkilerinden eğitim metotlarına kadar kişisel ve sosyal yaşamın tüm yönlerini gölgelemiştir. Akabinde, “despotizmin unsurları, kalplerimizde ve ruhlarımızda çok derin yer etmiş ve kolay bir şekilde, kısa bir süre içinde çekip gitmeyecek”  olduğundan, Muhammed Ali Şah rejiminin düşüşünün, İran halkının çıkarları üzerindeki beş bin yıllık zorbalığın sona ermesi anlamına gelmediğini ifade eden yazar, İran Devrimi efsanesi üzerinde kafa yoruyordu. Ağaoğlu’na göre diktatörlüğün mirasının yok edilmesi ancak hem anayasacılık ilkelerini yükselten hem de halkın menfaatlerini otokratik ilkelerden temizleyen kurumların inşasıyla mümkün olabilirdi.

Ancak, İran’dan gelen haberler, yeni devlet adamlarının anlaşmazlık içinde olduğunu ve vurgunculuktan başka bir meraklarının olmadığını işaret ediyordu. Sırasıyla, İtalyan, Fransız ve Osmanlı devrimlerinde Garibaldi, Robespierre ve Mahmut Şevket Paşa gibi liderlerin rollerine dikkat çeken Ağaoğlu, eleştirilerini Tahran’daki yeni hükümet yetkililerinin işe yaramazlığına yöneltiyor. Yeni rejimin başarısızlığına gerekçe gösterilen İran’daki, ekonomik, idari ve sosyal bozukluklar gibi bazı bahaneleri reddeden yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnekler veriyor ve “özgür dünyanın yüceltildiği zamanda onların içinde bulunduğu şartlar bizden (İranlılar olarak) çok daha kötüydü” diyordu. Tahran’ın yeni kurtarıcıları arasındaki anlaşmazlık ve tartışmalara ilişkin haberlerden etkilenen Ağaoğlu şöyle yazıyor: “İşte bu İran’ın hali! Geçekten biz intihar ediyor ve kendi kendimizi yok ediyoruz! Ancak İranlılar, çok büyük dış baskılara, pek çok hilekârlığa ve aldatmacaya ve zamanın birçok talihsizliğe rağmen intihar etmediler. Beş bin yıllık bir tarihle başa çıkmış olan millet, kendini beğenmiş bir kaç insanı da yenecektir”.[15]

“İranlıların Sorumlulukları” başlığıyla Soruş’un 10’uncu sayısında (13 Ekim 1909) yayınlanan başka bir yazısında Ağaoğlu, Tahran’da yeni bir hükümetin kurulması ile ilgili son haberleri iyi bir şans alâmeti olarak değerlendirdi ve “meşru bir yönetici ile bir haydut, bir özgürlük savaşçısı ve bir diktatörün” birbirinden farklı olmadığı bir durum olan İran’daki iki yıllık “anarşinin” bitişinin bir müjdecisi olarak gördü. Ağaoğlu, yine de, hükümetin kurulmasının başlı başına mevcut durumun otomatik olarak iyileşmesini garanti etmeyeceği konusunda ikazda bulunuyordu. Onun bakış açısına göre, devletle millet arasında derin bir bağ bulunuyordu ve bu iki faktör birbirini tamamlayıcı ve kuvvetlendiriciydi; devlet, halkın talepleri uyarınca yoluna devam etmeli, halk da devletle uyumlu olmalı ve ona bağlı kalmalıydı. Devrim sonrası İran şartlarında, devlet vatandaşları için güvenliğin ve barışın tesisini sağlamakla, halk ise oluşmakta olan hükümete itaat etmekle görevliydi. Fakat Ağaoğlu, İran’da devlet ve millet arasındaki etkileşimin önünde büyük engeller öngörüyordu: “Biz İranlılar itaat etmeye meyilli değiliz… Biz doğal anarşistleriz; azledilen Şah’tan ilk özgürlük savaşçısına kadar hepimiz anarşistiz”. Diktatör Muhammed Ali Şah ve Muhalefet’in ilkeleri aslında aynı doğaya sahip olup hırçınlık ve bencillik üzerine inşa edilmiştir. İster kralcı ister anayasacı olsun, İran’da, kanun koyucu, her zaman yasaları ihlal eden ilk kişi olur. Ağaoğlu, yasa ve yönetmeliklere itaat etmeyi bu birliğin temel anahtarı olarak gördüğünden, İranlıları “arzularına karşı mücadele etmeye” çağırıyordu.”.[16]

Soruş’un 12. ve 14. sayılarında yayınlanan makaleler arasında, İran’daki Rus askeri müdahalesinin sonuçlarını irdeleyen A.A. imzası ile yayınlanan iki eser bulunuyordu. Nitekim bahsi geçen baş harfler, gazetecilik kariyeri boyunca Ağaoğlu’nun diğer makalelerinin altında da görülebilir. Bu iki yazının genel içeriği, bunların Ağaoğlu tarafından kaleme alındığına işaret ediyor ve fakat kimliğini gizli tutması, yazıların Rusya’ya karşı ağır ifadeler içeriyor olmasından kaynaklanmış olması muhtemel. “İran ve Rusya” başlıklı ilk makalesi, başta “hain”, “soysuz”, “özgürlük katili” gibi saldırgan ifadelerle tarif edilen İran-Kazak Tugay komutanı Albay Vladimir Liakhov olmak üzere Rus makamlarına sert bir saldırıdır. Öyle görünüyor ki, hala Kafkaslarda pek çok bağlantısı olması ve bir gün Rusya’ya geri dönmeye ilişkin fikirlerinin olabileceği ihtimali, Ağaoğlu’nu bu konuda daha temkinli hale getirmiş görünüyor.

Ağaoğlu, makalenin ilk bölümünde İran’daki Rus emellerine odaklanıyor ve ardından Rus’lara karşı direnişin ön cephesinde olan Azerbaycan bölgesindeki İranlılara hitap ederek, İran meşrutiyetinin restorasyonundaki önemli rollerini vurguyordu: “Azerbaycan, yalnızca İran’ı değil, tüm İslam dünyasını da kendisine ağır bir şekilde minnettar bırakmıştır… Aslında, bugün İran’a meşrutiyeti bahşeden Azerbaycan olmuştur”. Artık Rusya, güvenlik sağlama bahanesiyle askeri olarak İran’a müdahale etmek istediğine göre, Azerbaycanlılar “atalarımızın saf toprağı” olan Azarbāygān’ı, [Āturpātakān = Orta Dönem Fars Dilinde”]  dikkatli bir şekilde, Rus birliklerinin kirli ayakları altında çiğnenmekten korumalıdırlar; “Azerbaycanlılar şu gerçeği doğru bir şekilde anlamalıdır; İran’ın özgürlüğünün ve bağımsızlığının anahtarı artık onların ellerindedir; İran’ı nefessiz de bırakabilirler onu canlandırabilirler de. Başka bir deyişle, İslam’ı canlandırabilir ya da nefessiz bırakabilirler. İslam’ın yaşamı ve hayatta kalması İran’ın yaşamı ve hayatta kalmasıyla o kadar güçlü bir şekilde ilişkilidir ki İran’ın mahvolması halinde İslam da mahvolur. İran’ın hayatta kalması durumunda İslam da hayatta olacaktır”. Bu nedenle, yazar “Azerbaycan bölgesinde karışıklığa ve kargaşaya neden olan herhangi birinin, yalnızca Azerbaycan ve İran’a ihanet etmekle kalmayacağını, aynı zamanda Allah’a ve İslam’ın Kutsal Peygamberine ihanet edeceği” sonucuna varmıştır”.[17]

23 Kasım 1909’da yayınlanan Soruş’un 14’üncü sayısı, Kuzeybatı İran’daki Azerbaycan Bölgesi’nin Rus Ordusu tarafından istila ve işgalini ele alan Ağaoğlu’nun “Büyük Felaket” başlıklı makalesini de içine almaktaydı. Yazar, Çarlık Rusyası’nın ulusal çıkarları, güney komşusunun ilerleme ve gelişme umudunun bastırılmasını gerektirdiğinden, bu felaketin önceden tahmin edilebileceğine inanıyordu. Rusya, diğer Müslüman toplumlara örnek olabilecek bir İran’dan; bağımsız, gelişmiş ve güçlü bir İran’ın ortaya çıkmasından korkuyordu: “İran, doğru zamanda Asya’da İslam’ın merkezi olacak; İran’ın gelişimi, coşkunluğu ve yeniden canlandırılması, Asya’daki tüm Müslüman dünyasının gelişimi, yüceltilmesi ve canlanması olacaktır”. Bu nedenle, Rus devlet adamlarına kızmamalı, onlara sitem etmemelisiniz, çünkü pasiflikleri ve tembellikleri için suçlanması gereken İran liderleridir. İşin aslı, beş bin yıllık bir milletin kaderi bir avuç “aptalın” eline bırakılmıştır. Ağaoğlu ayrıca, kutsal Mezopotamya (Irak) kentlerindeki Şii din adamlarının sessizliğini de şaşırtıcı olarak değerlendiriyordu. Şimdi, “İslam’ın büyük direği, İran, tehlikede. Necef ve Kerbela, İran var olduğu sürece var olacağından, din adamları İran için yola çıkmalı, siyasi hiziplerin ve partilerin birliğinin ve dayanışmasının önünü açmalıydı”.[18]

Yeni Ülke Yeni Fırsatlar

14’üncü sayı Soruş’un son sayısı oldu. Muhammet Ali Şah’ın devrilmesi ve meşrutiyet rejiminin yeniden hayata geçmesi ile Dehhoda ve Muazid’ül-Seltene gibi siyasi göçmenler İran’a geri döndüler. Ancak Ahmet Ağaoğlu İstanbul’da kaldı ve siyasi ve fikri hayatının yeni bir evresine giriş yapmış oldu. 1910’da, Encümen-i Saadet’in zikri geçen lideri Esedullah Mamakanî’nin korktuğu oldu: Ahmet Ağaoğlu Osmanlı vatandaşı olup İstanbul’da bir okula müfettiş olarak atandı. Daha da önemlisi, şimdi yalnızca bir Osmanlı bakış açısıyla yazıyordu yazılarını. Osmanlı Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen 20 Temmuz 1910 tarihli belgeye göre, İstanbul Vilayeti ilkokul müfettişlerinden olan Ahmet Agayef ve Boşnak fikir adamı Mehmet Hulusi’ye ücret olarak 1000 kuruş ödenek tahsis edilmişti.[19] Yaklaşık üç ay sonra (10 ekim 1910’da), İstanbul Vilayeti Eğitim Şube Müdürü’ne, Ahmet Ağaoğlu’nun Darülfünun’da Yabancı Diller Bölümü’ne hoca olarak atandığını duyuran bir yazı gönderildi.[20]

Ağaoğlu’nun İranlı siyasi çevrelerle olan aktif işbirliği ve Soruş’taki ortaklığının üzerinden bir yıldan daha az bir süre geçmiş iken, Ağaoğlu, 1910 yılı yazının sonunda, Türk tarihinin iyi bilinen İslamcı dergilerinden olan Sırat-ı Müstakim’de gazetecilik çalışmasına başladı. O dönem, yeni bir kimlik ile hareket etmeye başlamıştı: “Biz, Osmanlılar İslam Dünyası’nın anahtarlarına sahibiz” diye yazıyordu (Sırat-ı Müstakim, No. 99, 1910 ve: Gündoğdu 2007: 115). Türkiye’yi “İslam Dünyası’nın ruhu”, “İslam aleminin oyun kurucusu”, “300 milyon Müslüman’ın son umudu” olarak tarif ediyor ve “Osmanlı İmparatorluğu çökerse, İslam Dünyası çöker” gerçeğini ifade ediyordu (SM, No. 101, 1910 ve Gündoğdu 2007: 160).

Ağaoğlu 1910 Ekim-Aralık’ı arasında, Sırat-ı Müstakim’de “İran’ın Dünü ve Bugününe Kısa bir Bakış” başlıklı bir yazı dizisi yazmaya başladı. Bu makaleler, gerçekte, “İran Türkleri” sorusunu ortaya koyan ve (İran) Azerbaycan bölgesini bir Türk toprağı olarak sunan ilk yayınlardandı. Ağaoğlu İran nüfusunu Farslar ve Türkler olarak iki gruba ayırıyordu (SM, No. 103, 1910: 131-132). Ancak, şimdi bile, ideolojisi ve kimliğindeki radikal değişime rağmen, “İran Türkleri” arasındaki etnik farkındalığın eksikliğine duyduğu üzgünlüğü ifade etmesine rağmen, Fars medeniyetine, kültürüne ve tarihine olan hayranlığını gizleyemiyordu. Yazıları İran’a karşı birbiriyle çelişen duygular ile doludur. Örneğin, bir taraftan Fars medeniyeti ve onun dünya tarihi içindeki yerine hayranlık besliyor, diğer taraftan ise İran Türklerini Fars kültürünü benimsemekle suçluyor. Bu arada, bir yıl sonra, bu çelişkili duygular solarak yeni fikirler ve tutkulara yol verdi. Ağaoğlu, Pantürkist “Türk Yurduˮ çevresine katıldı ve Türklerin vaat edilen topraklarının (“Turanˮ) peygamberlerinden biri haline geldi.[21]

Sonuç

Ağaoğlu’nun otobiyografilerinde O’nun İstanbul’daki İranlı devrimcilerle olan işbirliği ve İrancı döneminden, aynı zamanda Paris’teki Nouvelle Revue’deki yazılarından hiç bahsedilmedi. Ağaoğlu’nun Türkçü yoldaşları, O’nu ilk yıllarından itibaren bütün hayatını Türkçülük fikrine adamış gerçek ve sarsılmaz bir milliyetçi entelektüel olarak resmettiler.[22] Ağaoğlu’nun hayatının ihmal edilen bu sayfaları, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Güney Kafkasya’nın Müslüman halkları arasındaki karmaşık kimlik örneğinin ilginç bir tasviridir. Milli/etnik kimliğin inşası çok yönlü bir olgudur ve bu nedenle Müslüman entelektüellerin kimlik kalıtlarının çeşitli yönlerini nasıl ele aldıklarını çalışmamız gerekiyor. Bu milli/etnik kimliğin oluşumu süreci, tarihsel bir anda, değişen öncelikler ve zorunlulukları temel alan bir dizi olası seçenek yoluyla gerçekleştirilmektedir.

Bibliyografya

Afšār, I. (ed.) (1358/1979), Nāmehāye Sīyāsī-ye Dehxodā, Tehrān.

—— (ed.) (1359/1980), Mobāreze bā Mohammad ‘Alī Šāh: Asnādī az Fa‘ālīyathāye Āzādīxvāhān dar Orupā va Estānbol, Tehrān.

Ağaoğlu, S. (1940), Babamdan Hatıralar, Ankara.

Akçuraoğlu, Y. (2009), Türk Yılı 1928, Ankara.

Allworth, E. A. (ed.) (1998), The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, Durham.

Georgeon, F. (1986), “Les débuts d’un Intellectuel Azerbaidjanais: Ahmed Ağaoğlu en France, 1888-1894”, Passé Turco-Tatar, present soviétique: Études offertes à Alexandre Bennigsen, Paris.

Gündoğdu, A. (2007), Ümmetten Millete: Ahmet Ağaoğlu’nun Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Dergilerindeki Yazıları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul.

Holly Shissler, A. (2002), Between Two Empires: Ahmet Ağaoğlu and the New Turkey, London/ New York.

İz, F. (2004), “Aghaoghlu, Ahmed”, The Encyclopaedia of Islam (EI2), Vol. XII (Supplement): 47.

Joudaki, H. (1993), “L’Anjomane-e Sa’adat des Iraniens d’Istanbul”, Les Iraniens d’Istanbul, Zarcone, T. et Zarinebaf-Shahr F. (éds.), Paris/Téhéran/Istanbul: 85-90.

Kasravī Tabrīzī, A. (1363/1984) Tārix-e Mašrūteye Irān, vol. I, Tehran.

Meyer, J. H. (2014), Turks across Empires: Marketing Muslim Identity in the Russian-Ottoman Borderlands, 1856-1914, Oxford.

Özcan, U. (2010), Yüzyıl Dönümünde Batıcı Bir Aydın: Ahmet Ağaoğlu ve Rol Değişikliği, 2. Baskı, İstanbul.

Sakal, F. (1999), Ağaoğlu Ahmed Bey, Ankara.

Hanioğlu, M. Ş. (2001), Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908, Oxford.

Swietochowski, T. (1985), Russian Azerbaijan, 1905-1920: The Shaping of a National Identity in a Muslim Community, Cambridge.

Zarcone, T. (1993), “Ali Akbar Dihkhudâ à Istanbul et le journal Surûsh”, Les Iraniens d’Istanbul, Zarcone, T. et Zarinebaf-Shahr F. (éds.), Paris/Téhéran/Istanbul: 243-251.

[1] Ahmet Ağaoğlu, Ahmed Agaev olarak (Kiril: Ахмед Агаев; Latin : Ahmed Agaeff veya Agaieff, Farsça ve Osmanlı Türkçesi: آقایف، آغایف) o dönem Rusya İmparatorluğu içinde yer alan Karabağ bölgesinde doğdu. 1910’da Osmanlı’ya göç etmesinin ardından Türkçeleştirilmiş  Ağa-oğlu (sonra, Ağaoğlu) formunu benimsemiştir. Ağaoğlu’nun biyografileri için bakınız: İz 2004: 47; Sakal 1999; Holly Shissler 2002; Özcan 2010.

[2] Encümen-i Tebrīz, No. 39 (20 Zilhicce 1324/ 3 Şubat, 1907): 4.

[3] Ağaoğlu’nun Jön Türkler ile olan ilişkileri için bknz. Hanioğlu 2001: 159.

[4] “Belge No. 209”, Mobāreze bā Mohammad ‘Alī Šāh: Asnādī az Fa‘ālīyathāye Āzādīxvāhān dar Orupā va Estānbol, Tahran, 1359: 381.

[5] “Belge No. 216”, a.g.e: 390.

[6] “Belge No. 218”, a.g.e: 396-397.

[7] “Belge No. 217”, a.g.e: 392-393.

[8] “Belge No. 214”, a.g.e, 388.

[9] Bu davet mektubunun en altında Ahmed Mithat Efendi’nin imzası ile birlikte “İsmail” adlı birinin imzası görünmektedir ki bu imza muhtemelen Rusyalı ünlü Müslüman aktivist İsmail Gaspıralı’ya (1851-1914) aittir. Gaspıralı’nın bu yıllarda Kahire ve İstanbul’a yaptığı sık ziyaretkler ve Ahmed Mithat’la yaptığı görüşmeler için, bknz. Allworth (ed.) 1998: 127-152.

[10] Soruş, No. 1, 1909: 1.

[11] Soruş, No. 6, 1909: 1.

[12] Ağaoğlu’nun Nouvelle Revue’deki yazıarı için bakınız Georgeon 1986 ve Holly Shissler 2002: 82-102.

[13] Soruş, No. 6, 1909: 1-2.

[14] Soruş, No. 7, 1909: 2.

* Çevirmenin notu.

[15] Soruş, No. 8, 1909: 2-4.

[16] Soruş, No. 10, 1909: 3-4.

[17] Soruş, No. 12, 1909: 1-2.

[18] Soruş, No. 14, 1909: 2-3.

[19] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), MF.MKT, 1157/3 (1328, Receb 13).

[20] BOA, MF.MKT, 1162/31 (1328 Şevval 5).

[21] Ağaoğlu’nun Türk Yurdu dergisindeki yazıları ilk sayından itibaren yerini aldı. 1911-1912 dönemindeki ilk yazıları “Türk Dünyası” adı altında yayınlandı.

[22] Örneğin bknz. Ağaoğlu 1940: 65-121; Akçuraoğlu 2009: 440-457.

KALİRAD, Ali (1982, Savadkuh, İran) 2004 yılında Tahran Üniversitesi Tarih Bölümünden lisans, 2006 yılında Tahran Üniversitesi İslam Tarihi Bölümünden yüksek lisans derecesini aldı. Tahran Üniversitesi İslam Tarihi Bölümünde 2012 yılında doktorasını tamamladı. Tahran Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments