Ana Sayfa Genel İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin’i Üzerine Bir İnceleme

İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin’i Üzerine Bir İnceleme

Author

Date

Category

We ain’t what we want to be, and we aint’t what we’re going to be, but we ain’t we wuz.’’ yani henüz olmak istediğimiz şey değiliz, olacağımız şey de değiliz, ama her ne idiysek artık o da değiliz. Bir Güney Carolina atasözlüyle başlıyor İsmet Özel kitaba. Bu söz aslında, hem kitapta hem de şiirlerinde kendisini hissettiren ontolojik ve epistemolojik arayışın; bir yolda olma halinin dışavurumu. Kitap, bu yolculuğun bazı izdüşümlerini kendi ifade ettiği şekliyle “sistematize” etmeden yani kesip biçmeden ve ekleyip çıkarmalar yapmadan anlatmayı amaçlıyor.

İsmet Özel yaşamı savaş metaforuyla tasvir ediyor. Ona göre insan daha doğduğu andan itibaren fiziksel ve düşünsel bir saldırı altında. Hatta şairane üslubuyla bebeğin ağlayışını dahi maddi bir saldırıyla; yani havanın ciğerlerine hücum etmesiyle ilişkilendiriyor. “İnsan” diyor; bu saldırılardan korunmak için bir takım araçlar ve silahlar edinir. Fakat bu araçlar sadece fiziki saldırılardan korunmak amacıyla mevcut değildir, aynı zamanda bunların anlamları ve değerleri hasebiyle başka bir gücü vardır. Hatta bu anlam ve değerler çoğunlukla esas belirleyicidir. Çünkü ancak bu araçlarla kurduğumuz anlam bağı sayesinde savaşın içindeki tarafımızı tayin edebiliriz.

Bizi savaşımızda koruyan nesne ve kurumlarla kurduğumuz ilişki, tek yönlü bir ilişki de değil ona göre. Savunma imkanı veren bu kurumlar zaman zaman bir saldırı unsuru haline de gelebilir. Hem masalının anahtar mefhumlarıyla münasebetlerinde hem de yaptığı tercihlerde; aile, toplum, devlet gibi kurumlarla yaşadığı gerilimler ve zihinsel irdelemelerin büyük payı olduğunu görüyoruz. Kitap boyunca hayatından verdiği birçok emsalde de bu çatışma ve gerilimlerin izlerini bulmak mümkün. Fakat gerilim, bu kavram ve kurumları bütünüyle ortadan kaldırmak ya da tamamen kabullenmek anlamına gelmiyor; aksine onları sorgulamak ve gerektiğinde bu ilişkileri yeniden düzenlemek biçiminde tasvir ediliyor.

İsmet Özel’e göre yürüdüğü yolda kendisini daima hazır, aklı başında ve ayakta tutan iki özelliği var; kadirşinas bir itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş asalet. Bu özellikleri doğuştan getirmedim, bizzat dünyadan aldım diyor. Her iki özelliğin de zihin dünyasında belirginleşmesinde, çocukluğunda yaşadığı ortam ve etrafındakilerle kurduğu ilişkinin payı büyük. Kadirşinas itaatsizliğinin arkasında, çocukken onun hayatını çekip çeviren büyüklerin; zeka, bilgi ve ahlak bakımından kendilerine kayıtsız şartsız teslim olunabilecek yeterliliği gösteremediklerini kavraması var. Onların mükemmel olmadıkları halde büyüklük imtiyazlarıyla sözlerini geçirebildiklerini; lakin bunu yaparken kendisinin iyiliği için de birşeyler yapmaya çalışmalarının durumu farklı bir noktaya getirdiğini söylüyor. Büyüklere itaatin haklı bir sebebi olamazdı(!). Çünkü onlar birçok şeyi anlamıyorlar, birçok şeyi bilmiyorlar ve birçok şeyi doğru yapmıyorlardı. Ama büyüklere düşmanca davranmanın da ona göre haklı bir sebebi yoktu, çünkü çocuklara karşı yardımsever olan ve dostluk gösteren yine bu büyüklerdi. Çocukluğum boyunca ebeveynlerime, öğretmenlerime ve diğer büyüklerime zararının dokunmamasını istedim, fakat onların da  hakkımda karar vermeye ehil varlıklar olmadığını asla aklımdan çıkarmadım diyor.

Tevarüs edilmemiş asaletinin temelinde ise toplum değerlerinin etkisi olduğunu düşünüyor. Babasının ailesi arabacılık, annesinin ailesi ise ortakçılık yapan sıradan insanlar. Babası ise iki yakasını bir araya zor getiren küçük bir memur. Fakat İsmet Özel, Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokrasiye tanıdığı zabitçe yetkiyle bütün toplumu kuşatmasından ötürü sahte bir soyluluk içerisinde büyümüş(!). Çocukluğunda yaşadığı yerlerdeki halkın memurlara karşı mesafeli tutumu ile akranlarının hal ve yaklaşımları hep bu sahte soyluluk imajının yansımaları. Ona göre her ne kadar bu sahte soyluluk ve üstünlük temelsiz olsa da; insanın kendini aristokrat sayması ruhuna büyük bir genişlik veriyor ve kendisi de bu genişliği babasının memurluğu sayesinde tadabildi.

Zaman içerisinde kadirşinas itaatsizliği tek tek kişilere değil toplum kurumlarına yöneliyor. Tevarüs edilmemiş asaleti ise yön değiştirmek suretiyle topluma ilişkin bir ayırımın birimi değil; onu bile isteye iyilerin savunmasını gözü pek ve tavizsiz şekilde yapmaya iten bir aracıya dönüşüyor. Çünkü soyluluk gerçek bir değer idiyse onun eseri olmalıydı; dolayısıyla bu durumda da şiirden başka bir uğraşı olamazdı.

Hayatında belirleyici olan üç kavramdan birisi olan ‘’şiir’’ ile kurduğu ilişki; şiirin önemli ve değerli şeylerin varlığını hissettirmesi hasebiyle hayatımızda yer tuttuğunu kavramasıyla başlıyor. Ona göre şiir sözlerden bir çatı oluşturuyor ve bu çatı altında insanın oluş bilmecesi tadılır hale geliyor. Şair ise tıpkı bütün insanlar gibi gökyüzünün altında ve yeryüzünün üstünde, ama ne bütünüyle göğe ait ne de bütünüyle yere ait; dünyadan alır ve dünyaya verir, aldığı başka verdiği başkadır ve bu haliyle mekandaki yoğunluğu gösterir, beşeriyetin varlığına tanıklık eder.

Şair olmayı seçmesinin bir diğer önemli sebebi de maliyet meselesi. Maliyetten kastı sadece maddi maliyet değil, kadirşinas itaatsizliğine halel getirecek birilerine eyvallah etme mecburiyeti. Daha yetişme yıllarında kendi yolunun sanatla kesiştiğini hissediyor, fakat sanat alanları içerisinde müzik ve resim gibi yüksek maliyetli alanları değil; maliyeti nedeniyle kişiliğinden taviz vermek zorunda kalmayacağı en makul alan olarak edebiyatı seçiyor. Ötesinde bu alanın en düşük maliyetlerle çalışan bölümü olarak ifade ettiği şiir,  hayatının merkezine yerleşiyor.

Komünizm ve sosyalizm ile kurduğu ilişkide ise pozitivist yargılarla yüklü eğitimin oluşturduğu kafa yapısını önemli görüyor. Her ne kadar toplumda komünistlik ve dinsizlikle suçlanacak olsa da, doğru bilinen yolda riskleri göze almak; topluma faydalı olmak için gerektiğinde onun kurumlarıyla çatışmak, toplumun önyargılarına peşinen itaatten evladır diyor. Yine burada da iki temel özelliği olan kadirşinas itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş asaletinin bir yansıması söz konusu. Bununla birlikte sosyalizm adı altında sunulmuş olsa da dönemin gençlerinde, kendisinde olduğu gibi, asıl eğilimlerin yurtseverlik, memleketçilik ve milliyetçilik olduğunu belirtiyor.

Müslümanlıkla kurduğu ilk ilişki ise çocuk yaşlarına denk geliyor. Annem ve babam müslüman insanlardı, fakat beni dindar yetiştirmek için ayrıca bir çaba harcamadılar; okuldaki din dersleri ise, bugünden görebildiğim haliyle katışıksız modernist bir islam anlayışının ürünüydü diyor. O dönemi kendisi için müslümanlığın olumsuz değil fakat gündem dışı olduğu bir dönem olarak kabul ediyor. Sonrasında lise döneminde şiirine dayanak ve sağlam bir temel bulmak için inancı tekrar tanıma gereği hissediyor. Kendi deyimiyle bakalım bizim temel dini metinlerimizde neler var diyor ve Kuran okumaya başlıyor. Fakat okumaları beklentilerini karşılamıyor ve onu hayal kırıklığına uğratıyor. Sonrasında ise din ve din duygusundan ümidini kesiyor. Hatta daha da ötesi dine karşı olumsuz duygular beslemeye başlıyor. Çünkü din de insanların sorgulamadan kabul ettikleri diğer şeyler gibi zihnin geliştirilebilir ve işlenebilir tarafına açık bir tehdit diye düşünüyor. Bu nedenle din aleyhtarı olmak, o dönem için en uygun ve tutarlı yaklaşım haline geliyor onun için.

Kendisini müslüman olarak tanımlamaya başladığı dönemin başlangıcında ise yine hayatını ve şiirini temellendirme arayışı söz konusu. Bu arayışın sonunda insani olan şeyin aslında ahlaki olanla irtibatlı olduğu sonucuna varıyor. Nihayetinde de kendi ifadesiyle, içinde öteden beri sahip olduğu ve onun kendi kendisini kandırmasını engelleyen ‘’deus otiosus’’ inancı, İslam itikadına ve Allah inancına dönüşüyor. Yine bir metaforla; ateşten uzak kalma ve Bahçe’ye girmeyi isteyen biri olma güvenine sahip oldum diyor,  Elhamdülillah diye ekleyerek.

Masalı içerisinde aldığı tutumların zamanla değişmesine tanıklık ediyoruz. Fakat temel referanslarından kolay kolay da taviz vermiyor. Dikkatli bir gözle okunduğunda tüm bu değişimlere rağmen kendini hissettiren süreklilik apaçık ortada. Dur durak bilmeksizin insanların kim olduğunu, nerede durduğunu, hayatın nereden ve nasıl temellendirdiğini muhakeme ediyor. Yani aslında en başında ifade edilen epistemolojik ve ontolojik arayışla, hayat denilen savaşın içerisinde nasıl mevzilenildiğini sorguluyor. Heisenberg’den yaptığı alıntıyla nerede olduğumuzu öğrenmeye çalışırken nereye gittiğimizin bilgisi elimizden kaçıyor, eğer nereye gittiğimizi bilme gayretine kendimizi kaptırırsak nerede olduğumuzu unutma tehlikesine uğruyoruz diyor.

Kitabı ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü savaş sırasında, nüfus başına konan vergiyi başkalarının ölümü için tüfek alınacak gerekçesiyle vermeyerek hapis cezasına çarptırılan Henry Thoreau ile arkadaşı Ralph Waldo Emerson arasında geçen, kitaba da ismini veren diyalog ile bitiriyor. Ralph hücreye telaşla arkadaşını görmeye gelir ve sorar ; Henry, neden buradasın ? , Henry cevap verir; Waldo sen neden burada değilsin ?

 

GÜNGÖR, Uğurcan (1993, Ankara) Lisans egitimini Istanbul Universitesi Hukuk Fakultesi’nde tamamlamistir. Serbest avukat olarak calismaktadir. Ayni zamanda Orta Dogu Teknik Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu Asya Calismalari programinda yuksek lisans egitimine devam etmektedir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments