Ana Sayfa 5-6. Sayı Kaza Süsü: Bir Hikâye Anlatıcısının İlk Kitabı

Kaza Süsü: Bir Hikâye Anlatıcısının İlk Kitabı

Author

Date

Category

Walter Benjamin hikâye anlatıcılığının romanla birlikte sona erdiğini iddia eder. Bu savını hem üretimle, seri basımla hem de deneyimlemeyle açıklar. Yani hikâye anlatıcısı artık karşısındakine bir öyküyü temas kurarak aktaramamaktadır. Hikâyenin yüz yüze muhatabı ve bu işin yapıldığı mekân ortadan kalkmıştır. Yazar masa başında romanını yazar ve basımevi kitabı çoğaltıp okuyucuya sunar. Dolayısıyla bir seri üretim söz konusudur, bir kitle söz konusudur, üretim ilişkilerinden bahsetmek gerekir. Matbaayı elinde bulunduranlar tartışılmaktadır, kitleyi üretilen metaya mecbur bırakan bir sistem iğdiş edilmektedir. Evinde oturan okurun kitapla hikâyeyi deneyimleyemeyeceği iddia edilmektedir.

Benjamin’in bu eleştirel tutumu birçok noktada haklıdır. Marksist eleştiri çerçevesinde seri üretimden bahsedilen bir alanda gücü elinde bulunduranların iktidarı ve ideolojisinin dağıtımı yadırganmayacaktır. Çünkü bugün halen bu konu etrafında büyük tartışmalar sürmektedir. Kültürel iktidarlar, kitle kültürü, kültür endüstrisi, kitch vesaire… Lakin deneyimleme noktasında Benjamin’e karşı çıkılabilir.

Hikâye anlatıcısı karşımızda bize öyküsünü aktarırken büyülü bir atmosferden bahsedebiliriz; hem onun anlık tepkileri hem bizim anlık tepkilerimiz hikâyeyi devinime itebilir ve etkileşimli gelişken bir hikâye anlatımı gerçekleşebilir. Bunun başka bir boyutu yine romanda pekâlâ yaşanabilir, yaşanmaktadır. Genç Werther’in acıları bir sürü genci intihara itebilir, Camus’nun “saçma”sı sayısız makaleye kaynak olabilir, birçok roman filme ilham verebilir ve sosyal medya hikâyeler açısından  en büyük deneyimleme ve etkileşime ev sahipliği yapmaktadır.

Deneyimleme aynı zamanda bir “bulaşma”dır. Roman ve/veya öykü okuyana, sinema filmi izleyene anlatılanlarla, gösterilenlerle bulaşır. İz bırakır. Sonrasında bu izi zihninde taşıyan alıcı başka birine bulaştırabilir. Bir sohbet esnasında öyküden bahseder, bloğuna yazar, tweetler… Deneyimleme ilk öykü anlatıcılığından beri süregelmektedir. Benjamin’in vurguladığı gibi bir kesintiye uğramamaktadır. Çünkü insan anlatan bir varlıktır. Bu onun için tarihin başlangıcından beri gereklidir. Özellikle yaşadığımız çağda “öykü” farklı türevlerde de olsa hep gündemimizde. Son on yıldır bu türde muazzam gelişmeler oldu. Romanla yarışacak seviyede bir yayıncılık haline geldi. Türe özel dergi çıkarılacak hale geldi. Bununla birlikte sosyal medyadaki “story”ler ise çağın anlatımı. Fazlasıyla bulaşan ve deneyimlenen bir hikâye anlatıcılığı. Bu başka bir konu.

Hikâye anlatma ve öykü konusunda okumalar yapıyorum ve belki son bir senedir en çok okuduğum kurgu metinler öykü türünde. Günümüz Türk edebiyatında oldukça başarılı bir öykücü kuşak oluşmakta. Benim bakış açıma göre 2000 sonrası öyküde artan bu başarının altında bu türde istikrarlı metin üreten başarılı kurgucuların ve bu işin kuramıyla ilgilenen yazarların ve dahası gençlere yol açmaya gayret eden isimlerin imzası var. Bu kalemler hem yazdıklarıyla hem de gençlere fırsat tanımaları ile “hikâye anlatıcılığı”na ortam yaratıyor.

Son okuduğum öykü kitabı bunun kanıtlarından biri: Kaza Süsü. Eda İşler’in kaleme aldığı kitabın editörlüğü Ali Ayçil yapmış. Geçtiğimiz aylarda Dergâh Yayınları arasından okuruyla buluştu kitap. Kaza Süsü yazarın ilk kitabı.  Eda İşler adıyla daha önce birkaç derginin sayfalarında karşılaşmıştım; lakin bir kitap olarak toplamı okumak değerlendirme açısından daha sağlıklı.

Kitap on dört öyküden oluşuyor. Her öykü tek başına bir öykü; fakat kitabı bitirdiğinizde birbirinin devamı olan ve bir öykünün izini taşıyan bir başka öykünün olduğunu fark ediyorsunuz.

Edebiyatımızda -yine Benjamin’le irtibata geçeceğim- flanör anlatımcı sayısı oldukça az. Nedir flanör? Flanör bir sokak düşkünü, yersiz yurtsuz, gezgin, görgün, arayan, aktaran… Kentlerin en ücra köşelerine giren en beklenmedik anda en beklenmedik yerden çıkan ve bir arşivci zihniyle hep şaşırabilen, şaşırtabilendir. Sanatçı bir yanıyla flanör olmaya mecburdur. Bugün öykülere ve öykücülere baktığımızda ise sürekli kendiyle uğraşan, küçük çevresini yıkıp aşamayan, dışarı çıkmayan hep ben anlatıcıyla hep kendini anlatan bir kısır döngünün müdavimlerini görüyoruz. Eda İşler kitabındaki öyküleriyle bunu aşmaya çalışıyor. Çünkü öykülerindeki anlatıcılar hareket halinde. Dolaşan, arayan, aktaran ve değişken. Kendi kendine çok söylense de bulaşıyor hayata.

Öykülerde benzer tiplere rastlasak da anlatımcı çeşitliliği görüyoruz. Erkek yazarların kadın anlatıcıları; kadın yazarların erkek anlatıcıları bazen problemli olabiliyorken Eda İşler bu işi öykülerde kotarmış. Öykülerdeki kadın, erkek ve dahi çocuk anlatıcılar başarılı.

Öykülerin mekân çeşitliliği bir başka dikkati çeken husus. Kent kadar köy hayatı da yetkin bir şekilde tasvir edilmiş. Apartman dairesi, hastane, mahalle arası, lostra dükkânı, köy evi, ahır, alışveriş merkezi, tren gibi apayrı mekânlar başarıyla kurgulanmış.

Hikâye anlatıcısı bazı öykülerde aynı hikâyeyi başka ağızlardan başka zaman aralıklarında ve bazen düşsel bir gerçeklikle aktarmış. Kitapta peş peşe gelen “Ceviz Ağacı”, “Yedi Şubat” ve “Acının İptali” öyküleri temelde aynı mesele üzerinde gezinen bir anlatıcının süregiden üçlemesi gibi.

Devamlılık meselesine gelmişken öykücünün kitap boyunca tekrarlarına değinmek gerekiyor. Bir sanatçının tutkuları, meseleleri ve bitmek bilmeyen bir tartışmaları vardır. Eda İşler’in de bitmeyen ve öyküler boyunca ortaya çıkan “dertleri” var.

Delilik: Anlatıcı bir delinin zihnini bize ifşa ediyor. Bir delirme haline giden durumu ve o hali bize anlatıyor.

Kar/kış: Öykülerin birçoğunda mevsim kış. Karakterler üşüyor. Kar yağıyor ve soğuk/kapalı havalar karakterleri bir şeyler yapmaya itiyor. Bir dert yanılmıyor kıştan ve kardan; aksine bu acılı atmosfer keyif veriyor sanki anlatıcılara.

Kıskançlık: Öykülerde kardeşler, karı-kocalar, sevgililer birbirini; anlatıcılar karakterleri karakterler anlatıcıları kıskanıyorlar.

Sayılar: Hem matematik meselesi hem de vakalarda tekrarlanan, genellikle kültürlerde önemli yere sahip olan, 3lerin, 7lerin, 13lerin varlığı.

Yalnızlık: Anlatıcı gezinse de, temasta bulunsa da hep bir yalnızlık içinde. Bir sürü kardeşi olan bir çocuk yalnızlığıyla, çiftler arasında bir yetişkin yalnızlığıyla, evli bir adam yalnızlığıyla boğuşuyor.

Bu tekrar eden meselelerin dışında tekrara düşen ve problemli görünen bir durum var kitapta. Anlatıcı karakterleriyle çok kere buluşuyor. Onları yardımına çağırıyor. Aynı karakterler başka öykülerde karşımıza çıkıyor ve bu çıkış organik olmuyor. Yazmaya çalışan bir yazarın öyküsü, film yapmaya çalışan bir yönetmenin filmi çokça kullanılan bir malzeme ve bu hem özgünlük hem de “anlatıcılık” ekseninde bir kısırlığa işaret edebiliyor.

Anlatıcının, öykülerinde sadece vakalara yoğunlaşmayıp üslubu da önemsemesi ise güçlü yanlarından biri. Şiirsel betimlemeler, estetik cümleler ve büyülü atmosferler okurda derin bir damak tadı bırakıyor. Birkaç örnekle savı güçlendirelim:

“Acıyı tuz gibi boğazımda tuttuğum gecelerden biriydi.”

“Titrek bir sabahın güneşinin odanın içinde yüzmeye başlamasıyla havadaki toz zerrecikleriyle birlikte hayallerimin de uçuştuğunu anladım.”

“Onun konuşmadığı şeyler benim göğsümde çatlıyordu.”

“İlk satırı geçen kışın ayazında çölleşen ellerime bakarak yazdım.”

“Bulutlar çekildiğinde yeni bir sayfa açar gibi gülerdik bir daha güneşe, ‘Günaydın’.”

“Ayşe, benim dünyamın denizlerinden süzülen yumuşacık bir kum tepeciği.”

Öykücün bir başka yönelmesi ise sinemavari anlatı. Bazı öykü başlangıçlarında alıntılanan film cümleleri, öykülerde film havasının barınması, sinemaya giden karakterlerin olması anlatıcının sinemayla olan münasebetini doğruluyor. Sinema çağımızın en yetkin anlatım aracı. Bunun imkânlarının kullanılması bir anlatıcı için hem okuru uyanık tutmak hem de anlatımını çeşitlendirmek adına önemli bir kaynak. Günümüz öykülerinde özellikle senaryo formatında ya da film sahneleri gibi şekillendirilmiş kurgulara sıkça rastlıyoruz. Bunun başarılı bir şekilde kullanılması birebir sinemadan metodu almak yerine Eda İşler’in anlatılarında denediği gibi öykü imkânlarıyla sinema imkânlarını buluşturarak ve birbiri içine işleyerek kullanmayla daha mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Son olarak kitabın isminin genel anlamda öykü toplamına bir ad olamadığını ve kapağın bambaşka şeyler çağrıştırdığından yine içerikle uyumlu olamadığını olumsuz bir eleştiri olarak not etmek istiyorum.

Eda İşler’in ilk kitabı olan Kaza Süsü’nü genel anlamda öykü anlatıcılığında önemli bir başarıya imza attığını belirterek ve bu zengin içerikle tekrara düşmeden yeni anlatıcılıklarını deneyimlemeyi umduğumu dileyerek sözlerime noktayı koyuyorum.

KARATAŞ, M. Safa (1988, Sivas) Türkçe Eğitimi Bölümünde lisans, Türkoloji Anabilim Dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Radyo, TV ve Sinema Anabilim Dalında doktora eğitimine devam ediyor. 2009’dan beri çeşitli dergi, gazete ve kitap eklerinde yazıları ve şiirleri yayımlanıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments