Ana Sayfa 5-6. Sayı Mit İle Gerçeklik Arasında Türk Dış Politikasında Neo-Osmanlıcılık

Mit İle Gerçeklik Arasında Türk Dış Politikasında Neo-Osmanlıcılık

Author

Date

Category

Neo-Osmanlıcılık, temel olarak Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi topraklarda tarihsel mirası üzerinden siyasî, ekonomik ve kültürel etkinlik kazanmasını sağlamayı amaçlayan bir yaklaşım olarak tarif edilebilir. Neo-Osmanlıcılık, bir yandan Türkiye’nin Kemalist geçmişine karşı Osmanlı’nın sosyo-politik tasavvurunu iç siyasette ön plana çıkartarak iktidar ilişkilerine meydan okurken öbür yandan bu meydan okuma ekseninde dış politikadaki mutlak Batıcılığa karşı yeni bir jeopolitik tahayyül önermiştir. Türk dış politikasına özellikle Turgut Özal ve Ahmet Davutoğlu dönemlerinde damgasını vuran bu yaklaşım gerek teorik içeriği gerekse pratik uygulamaları bağlamında bir dizi tartışmaya da konu olmuştur. Bu yazıda neo-Osmanlıcılığın Turgut Özal ve Ahmet Davutoğlu’nun dış politikası çerçevesinde temel özelliklerine değinildikten sonra bu yaklaşımın başarılı olup olamayacağı sorusuna cevap verilmeye çalışılacaktır.

Neo-Osmanlıcılık, Türkiye’nin gündemine Turgut Özal döneminde giren bir kavramdır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi neticesinde çift kutuplu küresel sistemin ortadan kalkması, Türkiye’nin önceki dönemlerde aktif rol oynayamadığı Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya gibi bölgeleri Türk dış politikasının gündemine taşımaya başlamıştır. Özal’ın neo-liberal ekonomi politikalarıyla aynı döneme denk gelen bu gelişme, Osmanlı tarih ve medeniyetine yönelik iç kamuoyundaki ilgiyle birleşince Türkiye’nin yakın coğrafyasında Osmanlı’dan tevarüs ettiği tarihî rolü oynayabileceği düşüncesi belirmeye başlamıştır. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öncülüğünü yaptığı neo-Osmanlıcı düşüncenin en önemli boyutunu Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik tartışmaları oluşturmaktaydı. Özal, Türkiye’yi Batı medeniyetinin parçası haline getirmek isteyen kimlik politikalarına karşı Osmanlı geçmişiyle barışılması düşüncesini ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda, Özal bir yandan İslamiyet’e vurgu yaparken öbür yandan Türk kimliğini proaktif bir biçimde tanımlayarak Türkiye’nin sınırlarını aşan bir dış politika izlemesi gerektiğini salık vermiştir. Özal, bu çerçevede Türkiye’nin tarihi ve coğrafyasıyla barışması gerektiğine vurgu yaparken, uluslararası ortamın sağladığı imkânlardan da yararlanarak statükocu dış politikaya karşı pro-aktif dış politikaya duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koymuştur.

Özal, Misak-Milli’nin statükocu ve mevcut sınırlarla iktifa eden yaklaşımını problematize etmiş ve “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” gibi söylemleri ortaya atarak Türkiye’ye emperyal bir jeopolitik tasavvur sunmuştur. Böylece Özal, Türkiye’nin Osmanlı geçmişine yeniden sahip çıkması ve Osmanlı coğrafyasına siyasi, ekonomik ve kültürel kanallardan geri dönmesi çağrısında bulunmuştur. Bu çağrı, Mustafa Kemal Atatürk tarafından “yurtta sulh, cihanda sulh” mottosuyla sınırları çizilen Anadolu merkezli statükocu dış politikanın köklü bir eleştiriye tabi tutulması anlamına geliyordu. Özal, bir adım daha ileri giderek Türkiye’nin Orta Doğu, Balkanlar, Orta Asya ve Kafkaslardaki devletlere hamilik yapması gerektiğini açıkça belirtmiş ve bu bölgeleri Türkiye’nin doğal oyun alanı ve müdahale sahası olarak görmüştür. Özal’ın ABD’nin Irak müdahalesi sırasında izlediği müdahaleci politika ve Kerkük’ün yeniden Türkiye topraklarına katılması planının ortaya atılması bu zihniyetin sahadaki pratik tezahürleri olarak okunabilir. Özal’ın Körfez Savaşı sırasında sarf ettiği “Türkiye’nin önünde ancak yüz yıllar içinde bir kez geçecek olan hacet kapıları açılmıştır” sözleri neo-Osmanlıcı dış politikasının en açık göstergelerinden biri olmuştur. Tabii ki Özal’ın pro-aktif neo-Osmanlıcı dış politikasını ABD ile birebir eşgüdüm halinde yürüttüğü gerçeğini unutmamak gerekir. Özal’ın neo-Osmanlıcılığı ABD hegemonyasını sorgulamaktan ziyade ABD’nin küresel politikalarıyla oldukça uyumlu bir görüntü vermekteydi.

Sonuç olarak, Özal’ın neo-Osmanlıcı dış politikası Türkiye’yi bölgesinde diğer ülkelere liderlik edecek bir noktaya taşımayı hedeflemiştir. Bu çerçevede, özellikle Orta Doğu ve Orta Asya’daki devletlerin Türkiye’nin doğal liderliğini kabul edecekleri düşüncesi dış politika karar verme mekanizmasının merkezinde bulunan Özal tarafından sıklıkla dile getirilmiştir. Fakat iç kamuoyunun Osmanlı geçmişine duyduğu özlemin bir izdüşümü olan neo-Osmanlıcı dış politika, dönemin sorunlarına reel bir çözüm önerisi sunmaktan ziyade Özal ve çevresindeki karar alıcıların zihinsel tahayyüllerinin realiteye tatbik edilme çabası olarak okunmalıdır. Küresel ve bölgesel siyasetin dinamiklerini doğru bir biçimde anlamlandırmadan Türkiye’nin soyunduğu hamilik rolü Orta Asya ülkelerinin yüzlerini Türkiye yerine Rusya’ya dönmesiyle birlikte kısa sürede realiteye yenik düşmüştür.-

Türk dış politikasında neo-Osmanlıcı yaklaşımın süreklilik arz ettiğini düşünmek yanıltıcı olur. Bu yaklaşımın, özellikle Türk Sağı’nın İslamî kanadını temsil eden siyasal aktörler tarafından cazip bulunduğunu ve uygulandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim kısa süreli Refah-Yol hükûmeti döneminde, Necmettin Erbakan’ın dış politika söylemleri neo-Osmanlıcı tonlar taşımaktaydı. Fakat Özal’ın vefatının ardından, Refah-Yol hükûmeti dışında, 1990’lı yıllarda kurulan koalisyon hükûmetleri döneminde neo-Osmanlıcı dış politikanın etkisini bir hayli yitirdiği gözlemlenmektedir.

Son dönem Türk dış politikasında neo-Osmanlıcılık tartışmalarının yaşanmasına neden olan temel gelişme Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 2002 yılında iktidara gelmesi olmuştur. AK Parti’nin tartışmasız dış politika teorisyeni olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik isimli kitabı, Türk dış politikasında neo-Osmanlıcılık tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir. Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi topraklara siyasi, ekonomik ve kültürel olarak yeniden dönmesinin zarureti üzerinde durması AK Parti dönemi Türk dış politikasında neo-Osmanlıcılık tartışmalarının zeminini oluşturmuştur. Davutoğlu, eserinde Türkiye’nin sıradan bir ulus devlet olduğu yönündeki savları reddetmiş ve yakın kara, deniz ve kıta havzalarında pro-aktif bir dış politika izlemesinin elzem olduğunu vurgulamıştır. Davutoğlu, Türkiye’yi merkez ülke olarak tanımlamış ve Türkiye gibi bir merkez ülkenin Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslardaki gelişmelere bigâne kalamayacağını söylemiştir. Davutoğlu, Türkiye’nin bu coğrafyalarda oynaması gereken rolü tarihi bir gereklilik olarak görmüş ve karar alıcıların bu role sırtlarını dönemeyeceklerini belirtmiştir.

Türkiye’nin jeopolitik konumunu yeni bir okumaya tabi tutan Davutoğlu, Osmanlı mirasının reddedilmesine karşı çıkmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı bakiyesi bölgelerde yaşanan sorunların çözümünde aktif rol oynaması gerektiğini ifade etmiştir. Davutoğlu, Soğuk Savaş sonrası dönemde mezkûr bölgelerde yeni kurulan devletlerle temas kurmanın Türkiye’nin ulusal çıkarları için de önemli olduğu hususuna dikkat çekmiştir. Davutoğlu, bu ülkelerle kurulacak ilişkilerde yumuşak güç unsurlarını ön plana çıkarmış, kültürel ve ekonomik faaliyetlerin ikili ilişkilerde merkezi rol oynaması gerektiğinin altını çizmiştir. Bu yönüyle, tıpkı Özal’ın dış politikası gibi, Davutoğlu’nun dış politika yaklaşımında da kültürel ve ekonomik perspektif ön plana çıkmaktadır. Ancak burada hemen altını çizmek gerekir ki Davutoğlu, Özal’ın dış politikasına mesafeli yaklaşmakta ve Özal’ın dış politika yaklaşımını eleştirmektedir. Yine Davutoğlu kendi dış politika felsefesine yönelik neo-Osmanlıcı yakıştırmasını da kesin bir dille reddetmekte ve bu söylemin bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak yayıldığını ifade etmektedir. Her ne kadar Davutoğlu neo-Osmanlıcılık kavramsallaştırmasını reddetse de Türkiye’nin bölgedeki ülkelere öncülük etmesi düşüncesinin Davutoğlu’nun dış politikasının önemli veçhelerinden biri olduğu aşikârdır. Teoride açıkça ifade edilmese de bu durumun pratikte böyle olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Örneğin, Mart 2011’de patlak veren Suriye Krizi’nin ardından Ağustos ayında Şam’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile 6 saatlik bir görüşme gerçekleştirmiş ve Esed’e krizin çözümü için bir yol haritası önermiştir. Bu ziyaretin en önemli boyutu, Davutoğlu’nun Türkiye’nin Suriye krizinin çözümüne öncülük edebileceğini düşünmesidir. Ancak daha sonra yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin sahadaki realiteden ne denli kopuk olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’nin küresel ve bölgesel denklemleri doğru okumadan bölgesel meseleleri şekillendirmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Suriye iç savaşının evrildiği nokta, zihinsel tahayyüller ile realite arasındaki uçurumun büyüdükçe ödenen bedelin ağırlaştığını acı bir biçimde göstermiştir.

Peki neo-Osmanlıcılığın ilerleyen yıllarda tekrar gündeme gelmesi durumunda başarı imkânı var mı? Her şeyden önce şunun altını çizmek gerekir ki, Türk dış politikasının Orta Doğu başta olmak üzere yakın coğrafyasında başarılı olmasının yegâne koşulu bu bölgelerin kendine özgü koşullarının ve dengelerinin doğru bir biçimde kavranmasından geçmektedir. Bu kavramayı engelleyen en önemli faktör Osmanlı geçmişine yönelik çarpık tarih anlatısıdır. 1990’lardan itibaren Türk Sağının özellikle Orta Doğu’yu doğru bir biçimde anlamlandırmasının önündeki en büyük engel işte bu çarpık tarih anlatısı olmuştur. Bu noktada, neo-Osmanlıcı dış politika düşüncesi, “medeniyet” kavramını a priori bir kategori olarak kendisine dayanak noktası yapmakta ve tarih tasavvurunun merkezine muhayyel bir medeniyeti oturtmaktadır. Fakat bu meta medeniyet anlatısı günümüzün girift tarihsel gerçekliği basitleştirilmesine ve statikleştirmesine yol açmaktadır. Böylece neo-Osmanlıcı dış politika Osmanlı tarihini bir “asr-ı saadet” anlatısı etrafında dondurmakta, Arap coğrafyasının tecrübe ettiği 100 yıllık dönüşümü ıskalamaktadır. Böylece Orta Doğu’daki ulus-devlet realitesinin yol açtığı dönüşüm ve milliyetçilik göz ardı edilmektedir.

Sonuç olarak, Cumhuriyet dönemi neo-Osmanlıcılık düşüncesinin özünde Osmanlı mazisinin yeniden keşfedilerek sahiplenilmesi ve dış politikada bu mazinin açabileceği menfezlerden yararlanma düşüncesi bulunmaktadır. Ancak neo-Osmanlıcılık yaklaşımının, Türk Sağının tarih tasavvuruyla yüzleşmeden başarılı olma ihtimali bulunmamaktadır. Kanaatimce, Türk dış politikasının yakın coğrafyasında başarılı olmasının yegâne koşulu reel durumun kabullenilmesi, buna uygun stratejiler benimsenmesi ve Türkiye’nin hamiliğinden ziyade dostluğunun ön plana çıkarılmasından geçmektedir. Bu yapılmadığı takdirde, müstakbel neo-Osmanlıcı girişimler acı tecrübeler yaşamaya namzet olmaktan kurtulamayacaktır…

SALIK, Nuri (1986, İstanbul) 2009 yılında ODTÜ Tarih Bölümünden lisans, 2012 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünden yüksek lisans derecesini aldı. AYBÜ Tarih Bölümünde 2018 yılında doktorasını tamamladı. AYBÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments