Ana Sayfa 5-6. Sayı Türk Dış Politikasını Yeniden Düşünmek Üzerine Bir Deneme

Türk Dış Politikasını Yeniden Düşünmek Üzerine Bir Deneme

Author

Date

Category

Mevcut uluslararası ilişkiler düzenini çözümlemek her geçen gün zorlaşıyor. Bu zorlaşmanın sosyal bilimcilerde iki türlü yansıması olduğu söylenebilir. İlk yansıması analizlerin gitgide mikro ölçekli hâle gelmeleridir ki bu aslında İkinci Büyük Savaş sonrasında sosyal bilimin “bilim” boyutuna olan güvenin azalması sonrasında sosyal bilimlerin seyrinin doğal bir neticesi olarak da ele alınabilir. İkincisi ise makro açıklama ihtiyacı/eğilimi içerisinde olanlar açısından süreçlerin, aktörlerin, dikkate alınması gereken girdilerin artık içinden çıkılamayacak kadar karmaşıklaştığı bir noktada uluslararası sisteme ya da sistem olduğuna vehmedilen ve aralarında bir tutarlılık/bütünlük ilişkisi olduğu düşünülen yapılara/yapılar bütününe bir tür deus ex machina vasfı yüklenerek bütün açıklamaların mümkün kılınmasıdır. Örneğin analiz verilerinin farklılaşması ve çeşitlenmesi sonrasında analizin makro ölçekte mümkün olmaması sebebiyle aslında İran ve ABD arasında (elbette sistem adı verilen ve bütün iradeleri mefluç halde bırakan o heyula sayesinde) gizli bir anlaşma olduğuna, bir danışıklı dövüşün söz konusu olduğuna ilişkin açıklama denemeleri hatırlanabilir. Türkiye’de ikinci grubun oldukça vülger biçimlerinin çok daha fazla kamusal görünüm kazandığı rahatlıkla söylenebilir. Bu durum Türkiye’nin dış politikasının etraflıca değerlendirilmesini de son derece zorlaştırmaktadır.

Esasen birinci gruptaki araştırmacılar/akademisyenler de hem uluslararası ilişkileri hem de dinamik toplum yapılarını analiz etmekte çok başarılı değillerdir. Bu durumun başlıca iki nedeni olduğu söylenebilir. İlki uluslararası sistemin Soğuk Savaş sonrası dönemin il on yılındaki iyimserlik dalgasından sert bir şekilde sıyrılması sonrasında küresel güç kaymalarının ve jeopolitik kaymaların ABD hegemonyasını tehdit etmeye başlamasının yarattığı kırılganlık, ABD elitlerinde yarattığı panik havası ve Çin’in bir alternatif hegemonya kaynağı olarak belirdiğine/belireceğine ilişkin (geleceğin şimdileştirilmesi ile ortaya konulan projeksiyonların yarattığı dehşetin etkisi azımsanmamalı) analizlerin artmasına paralel biçimde gelişen sistemsel kriz durumudur. Bu durum artık sadece stratejik orta büyüklükte devletlerin değil küçük devletlerin de peşine takıldığı (band-wagoning) uluslararası gücün isteklerine aykırı hareket edebildikleri anti-kolonyal bir aura yaratmış gibi gözükmektedir. Bu auraya tepki olarak ise büyük güçler ittifak içerisinde daha sıkı bir hiyerarşi yaratmaya yönelmişler, en azından bu yönde istekliliklerini belli etmişlerdir. Trump’ın hem Başkanlık kampanyası döneminde hem de Beyaz Saray’a yerleştikten sonra ABD’den doğrudan malî yardım alan ülkelere ilişkin açıklamaları bu bağlamda hatırlanabilir.

Bir diğer neden Jameson’ın “zaman-mekân sıkışması” olarak adlandırdığı durumdur. Jameson kavramı daha çok kültürel anlamıyla ele almaktadır ve insanların kendilerini sürekli bir değişim duygusuna güdülediklerini belirtmektedir. Kavram aslında sadece Jameson tarafından kullanılmamıştır. Hatta uluslararası ilişkilere dikkate değer bir biçimde uygulanmasının David Harvey tarafından gerçekleştirildiği söylenebilir. Harvey zaman-mekân sıkışmasını Marx’ın para-meta-para dolaşımı analizine yaslayarak mekân ve sınırları aşan (doğası gereği aşmak zorunda olan) kapitalizmin sermaye birikim süreçlerinin hızlanması ve hızlanarak sıkışan süreçlerin mekanı parçaladığı şeklinde yorumlamaktadır. Hem Harvey’nin hem de Jameson’ın çözümlemesi uluslararası ilişkiler açısından da toplumsal aktörler açısından da artık alışılagelmiş kurumlarla ya da yapılarla karşı karşıya olmadığımızı anlamlandırmak açısından önemlidir. Bu noktada her iki entelektüelin görüşlerinden kopmadan Giddens’ın zaman-mekân çözümlemesi bu tartışmayı daha anlamlı hale getirmektedir. Giddens’a göre örneğin 19.yüzyılda ABD Başkanlığına aday olan bir kimsenin seçmenlerine dokunabilmesinin, onlara hitap edebilmesinin tek yolu demir yolu ile yapacağı gezilerdi. Etkileşimler mecburen ve genellikle yüzyüze olmak durumundaydı. Halbûki günümüz gelişmiş toplumlarında bu durum artık geçerli değildir. Örneğin ABD Başkan adayları gezilerin yanı sıra televizyon ya da diğer yaygın araçlar eliyle seçmenleriyle temas kurabilmekte ve onlara dokunabilmektedir. Bugünün Romeo ve Jüliet’leri cep telefonu ile anlaşabilmektedir. Giddens’ın tabiriyle “çağdaş dünya sistemi, insanlık tarihinde ilk defa mekân içinde bulunmamanın sistem eşgüdümünü artık önlemediği bir duruma gelmiştir.” Bu durum bir taraftan Giddens’ın ifadesiyle “zaman-mekân mesafesinin kabile toplumlarının özelliği olandan çok daha ötesine açılmasına müsaade eden bir depo kabı, devlet gücünün yaratıldığı ve sürdürüldüğü yetki kaynaklarının jeneratörü, idarî-siyasî bütünleşmenin temeli, sınıflara bölünmüş toplumlarda gücün potası” olan şehirlerin ortaya çıkmasına diğer taraftan geleneklere, yerelliklere dönük bir vurgunun; nostalji duygusundan da beslenen ve gittikçe sertleşen bir milliyetçi refleksin de belirmesine sebep olmuştur.

Milliyetçilik Çağı

Bu durum çağdaş uluslararası ilişkiler araştırmacılarının son dönemlerde üzerinde en fazla durdukları konuların başında gelmektedir. Örneğin çağdaş uluslararası ilişkiler kuramcılarından John J. Mearsheimer the Great Delusion başlıklı kitabında ABD’nin liberal hegemonyasının neden süreklileşemediği üzerine düşünmektedir ve tespit ettiği temel nedenlerden birisi olarak milliyetçilikten bahsetmektedir. Mearsheimer’a göre liberalizm, milliyetçilik ve realizm trikotomisi (trichotomy) aynı zamanda ABD’nin 1989 sonrası ama özellikle 2002 sonrası dönemdeki dış politika fiyaskosunu açıklamaktadır.

Peki milliyetçiliğin yükselişinin motivasyonu nedir? Eduardo Campanella ve Marta Dassü’nün çözümlemesi işlevsel gözükmektedir. Yazarlara göre dünya ölçeğinde büyük çaplı demografik, teknolojik ve jeopolitik dönüşümler insanların daha az nostaljik olmalarına değil daha fazla nostaljik olmalarına sebep oldu. Toplumsal yapıları çatlatan bu gelişmelerle eş zamanlı ilerleyen ABD’nin liberal hegemonyasının sona gelmesi de Çin, Rusya ve Türkiye gibi “rakip” (rival) güçlere dünya ölçeğinde kaybettikleri statülerini geri alabilmek için fırsatlar yarattı. Bu fırsatlar, nostaljik anlatıların motivasyonuyla kullanılmaya çalışıldı. Tam bu noktada Campanella ve Dassü bir duruma dikkat çekmektedir: “Bütün romantik tadına rağmen nostalji aslında bir rahatsızlıktır ve diğer rahatsızlıklar gibi tedavi edilmelidir.”

Nostalji kelimesi 1688’de İsveçli fizikçi Johannes Hofer tarafından Grekçe nostos (eve dönüş) ve algos (acı-sancı) kelimeleri bir araya getirilerek bir kişinin eve dönüş özlemini karakterize edebilmek için kullanılmıştır. Hofer bu “illet”i uzun süren askerî seferker esnasında İsveçli ücretli askerler arasında gözlemlemiştir. Harvard University’den Svetlena Boym nostalji yani vatan özlemi/vatan sevgisi kavramına ilişkin ikili bir ayrım geliştirmiştir. Boym’a göre reflektif nostalji bu “rahatsızlığın” sevimli/olumlu halidir. Geçmişin eleştirel bir gözle değerlendirilmesi ve süreçte nelerin kaybedilip nelerin kazanıldığının gözden geçirilmesidir. Diğer taraftan restoratif (restorative) nostalji kaybedilen ne varsa olduğu gibi yeniden inşa edilmesini talep eder. Componella ve Dassü’ye göre problem tam bu noktada belirmektedir. Bugün neredeyse dünya ölçeğinde yaygın, “zehirli” restoratif nostalji ile uzlaşı durumu söz konusudur. Trump “make America great again” sloganıyla başkanlık koltuğuna otururken R. Tayyip Erdoğan neo-Osmanlıcı amaçlar beslemekte, Japonya başbakanı Japon İmparatorluğunun temellerini oluşturan 19.yüzyıl Meiji Restorasyonu’nun çoban yıldızı olmasından bahsetmekte, Macaristan Başbakanı Viktor Orban Birinci Büyük Savaş sonrası kaybedilen toprakları hâlâ kabullenemediğini beyan etmekte ve Putin SSCB’nin çöküşünü en büyük jeopolitik felaket olarak açıklamaktadır.

Yazarlara göre Brexit, çağımızdaki nostaljik milliyetçiliğin en saf formunun çok iyi bir özetidir. Bu milliyetçilik ekonomik sancıları, göçle birlikte parçalanan sosyal yapıları ve muazzam imparatorlukların jeopolitik hedeflerini çerçevelemektedir. Nostaljik bir anlatının üç kritik sütun üzerinde yükseldiği söylenebilir: altın çağ, kopma metaforu ve bugünün hoşnutsuzluğu. Bu bağlamda “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” dönemi altın çağ olarak değerlendirilmekte, Britanya’nın 1973’te Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılma kararı kopma metaforu olarak kodlanmakta ve birçok Britonun ülkelerinin sıradan bir ulus-devlet haline dönüşmesinden duydukları rahatsızlık bugünün hoşnutsuzluğu olarak belirmektedir. Dolayısıyla Brexit aslında Briton milliyetçiliğinin yükselişinin, etkililiğinin en net örneği olarak değerlendirilmelidir.

Hem Avrupa’da hem de dünyanın geri kalanında bu nostaljik milliyetçilik duygusunun yükselmesini sağlayan husus ABD’nin liberal hegemonyasının/emperyalizminin ülkelerin iç işlerine müdahalesinden duyulan rahatsızlıktır. Etki-tepki çerçevesinde Trump’ın “işte kapı, işte bu da sapı” şeklinde özetlenebilecek dış politikasının bu nostaljik milliyetçiliği çok daha belirgin hâle getireceği şimdiden söylenebilir. Burada dikkat çekilmesi gereken husus milliyetçiliğin/kolektif nostalji duygusunun milletleri bir ideal etrafında mobilize etmede ciddi bir motivasyon kaynağı olabilecek olmasına rağmen diplomatik süreçleri etme kapasitesinin dikkate alınmıyor olmasıdır. Önümüzdeki dönemde Türk dış politikasında yönelimleri de, Türkiye’nin jeo-politik kimliğini de hem içerde hem de dışarda bu eksende cereyan eden tartışmalar biçimlendirecek gibi gözükmektedir.

Türkiye’nin Jeo-politik Kimliği

Türkiye’nin jeo-politik kimliğini özellikle İkinci Büyük Savaş’tan sonra büyük ölçüde NATO belirlemiştir denilebilir. Türkiye’nin tek partili hayattan çok partili hayata geçişinde de, Demokrat Parti döneminin hem iç hem de dış politik gelişmelerinde de, 1960’larda Türk sağının kimlik kurucu unsuru haline dönüşen anti-komünizmin yerleşmesinde de NATO ittifakı içerisindeki yeri belirleyici olmuştur. Bu süreçte yaşanan Jüpiter Füzeleri Krizi, Afyon-Haşhaş ekimi sorunu, Kıbrıs müdahalesi, Türkiye’deki ABD üslerinin kullanımlarının kısıtlanması ve Türkiye’ye dönük uygulanan ambargolarla real-politik anlamda sarsıntı geçirse de Türkiye’nin jeo-politik kimliğini tanımlamada radikal bir değişim gerçekleşmemiştir. İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” cümlesiyle Ecevit’in “ABD bizi duvara sıkıştırmaya devam ederse duvarı atlayabiliriz” beyanı jeo-politik kimliği yeniden tanımlama girişimleri olarak değil, diplomatik marjların test edilmesine dönük girişimler olarak okunmaya çok daha müsaittir. Bu durum Soğuk Savaşın, detantea rağmen, devam ediyor olmasının da bir neticesidir.

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra bir savunma örgütü olarak kurulan NATO kendisine yeni görevler tanımlayarak Kuzey Atlantik dışındaki bölgelerde de misyon üstlenebileceğini deklare etti ve alan genişletti. Kurucu üye sayısı 12 olan örgüt özellikle eski Doğu Bloku ülkelerini bünyesine katarak üye sayısını 29’a yükseltti. Ancak yukarıda bahsedilen çatlaklar örgütün kimliğinin de ciddi biçimde tartışılmasını beraberinde getirdi. Avrupa Birliği’nin otonom bir askerî güce sahip olma yönünde attığı adımlar ve Maastricht Antlaşması ile örgütün üzerinde yükseldiği üç sütundan birisi olarak Ortak Savunma ve Dış Politika anlayışının belirlenmesi (ki bu NATO dışında bir savunma ve güvenlik konsepti anlamına geliyordu) aslında bu kimliğe ilişkin ilk çatlağı meydana getirmişti. ABD’nin Afganistan ve Irak kampanyaları ile askerî olarak aşırı genişlemesi ve NATO’yu da bu süreçlere ortak etme çabası üye ülkelerde NATO’ya dönük sorgulamaları arttırdı. Bugün, özellikle s-400 füze krizi dolayısıyla, Türkiye’nin dış politika öncelikleri arasında NATO’nun yer almıyor olmasından bahsediliyor. Gelgelelim NATO ittifakı içerisinde yer alan hiçbir ülke için NATO artık öncelik durumunda değil.

Geçtiğimiz yıl Trump’ın açıklamaları ve sıkıştırmaları sonrasında gayrisafi hasılasından savunma harcamalarına ayrılan payın arttırılacağını açıklayan Angela Merkal, yeni açıkladığı bütçede 2024 yılına kadar savunma harcamalarının payının NATO’nun koyduğu hedeflerde olduğu gibi %2 dolayında değil %1.5 dolayında olmaya devam edeceğini duyurdu. Yukarıda da ifade edildiği üzere bu gelişmeyi anlamlı kılan ve strateji geliştirmeyi, analiz etmeyi zorlaştıran çok katmanlı süreçler söz konusu. Julie Smith’in Foreign Policy’de yayınlanan makalesinde de dikkat çektiği üzere bu gelişme de sadece NATO ile alakalı bir mesele değil aynı zamanda Almanya iç politikasına dair de bir mesele olarak değerlendirilmeli. Karar aslında Sosyal Demokratların kendilerini Hıristiyan Demokratlardan farklılaştırmanın bir sembolü ve Merkel de iç politikadaki sağ ya da sol bu nostaljisizmlere karşı koyabilecek güce sahip değil (Belki de Hıristiyan Demokratların popülizme açık retorikleri bu güçsüzlüğün gerçek sebebidir).

Buna karşılık Almanya’yı Rusya’nın tutsağı olarak nitelendiren Trump, NATO Genel Sekreteri ile görüşmesinde Almanya’nın Rusya ile imzaladığı gaz anlaşmaları dolayısıyla Rusya’ya milyarlarca dolar ödeme yaparak daha da zenginleştirdiğini diğer taraftan ABD’nin Almanya’yı Rusya’ya karşı koruduğunu ve bunun mantıksızlık olduğunu dile getirdi.

Tüm bu gelişmeler ABD’nin NATO’yu önemsediği neticesi doğurmamalı. Yaklaşık 10 yıldır kamuoyu önünde, özellikle NATO’nun AB üyesi de olan mensuplarının savunma harcamalarındaki payını arttırmasını talep eden ABD’nin kendisi için de NATO bir dış politika önceliği değil. Kendisine yöneltilen bir soruya Trump’ın verdiği şu yanıt durumu çok sarih bir biçimde ortaya koyuyor: “NATO var, bir ölçüde krizde olan Birleşik Krallık var ve Putin var. Dürüst olmak gerekirse Putin tüm bu sorunların en kolayı.”

Böyle bir atmosferde NATO elbette Türkiye’nin de öncelikleri arasında birinci sırada yer almıyor. Türkiye’nin askerî harcamaları 2009-2018 arası dönemde %65 artış göstermesine rağmen NATO için ayırdığı bütçe 2010 yılında gayrisafi hasılasının %1.83’ü dolayında iken 2017’de bu oran %1,48’e kadar gerilemiş durumda. Türkiye’nin s-400 füze alımı anlaşmasından geri adım atmamış olması da bu bağlamda güzel bir örnek. Türkiye, özellikle 2000’li yıllardan itibaren ciddi artış gösteren Ortadoğu’daki balistik füze kapasitesinden ciddi tehdit algılıyor. Örneğin 2011 yılında Türkiye’de kurulan NATO radar üssü tartışmaları esnasında İranlı bir yetkili İran’ın ABD ve İsrail tarafından bir saldırıya uğraması durumunda Tahran’ın da NATO’nun Türkiye’deki X-band radarını hedef alabileceğini söylemişti. Türkiye’nin algıladığı bu tehdide karşı NATO çerçevesinde bölgeye getirilen patriot hava savunma füzeleri Avrupa kamuoyunda Türkiye karşıtı kampanyanın bir malzemesi haline dönüştü ve biraz da onur kırıcı bir biçimde sökülüp geri götürüldü. Şimdi Türkiye bu tehdit algılaması dolayısıyla s-400 füzeleri ile savunma konseptini tahkime yöneldiği için NATO’nun stratejik bilgilerini, verilerini açığa çıkarma tehlikesinden bahsediliyor. Ve eğer s-400 füze sistemi Türkiye’ye kurulursa Türkiye’nin de ortağı olduğu f-35 savaş uçaklarının teknik özellikleri de açığa çıkacağı için Türkiye’nin daha evvel ödemelerini gerçekleştirdiği f-35’lerin teslim edilmemesi yönünde beyanatlar veriliyor.

ABD’nin hegemonik gücündeki kısmi çözülme Türkiye’nin 1947 sonrasında beliren politik kimliğinde de bir çözülmeyi beraberinde getirdi. Belki de bu politik kimlik kurulumunu 1947’den de çok önceye götürmek, kabaca 200 yıl öncesine tarihlemek mümkündür. 1815 Viyana Konferansı sonrasında Metternich’in Avrupa Uyumu’nun (zayıf halka da olsa) bir parçası olan, Avrupa Devletler Topluluğunun bir üyesi olma vasfı 1856 Paris Antlaşmasında berkitilen bir devletin mensupları olarak sözlüklerinde modernleşmenin tam ve kesin karşılığı olarak uzunca bir süre batılılaşma yazan Türk entelijansiyasının ve dolayısıyla yönetici elitlerin ezberleri, ne ezberi, belki de habitusları sorgulanmaktadır. Bu da yönetici seçkinleri kontrolü zor, vülger bir milliyetçiliğe götürebilmektedir.

S-400 füzeleri üzerinden yürüyen pazarlığın Suriye iç savaşında Türkiye’nin pozisyonuyla da alakalı olduğu unutulmamalıdır. Özellikle ABD’nin, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’nin silahlandırılması konusundaki tavrı hem yönetici elitlerde hem de kamuoyunda ciddi bir kırılma yarattı. S-400 füzeleri dolayısıyla ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarma ve uçakları teslim etmemekle tehdidinin Türk yetkilileri vazgeçirmek bir yana daha da motive ettiği söylenebilir. [1]

Bir başka mesele olarak Kıbrıs Sorunu’nun sadece Türkiye-AB ilişkilerini değil aynı zamanda Türkiye-ABD ve AB-ABD ilişkilerini de ciddi biçimde etkilediği burada not edilmelidir. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine başladığı süreçte Kuzey Kıbrıs üzerindeki izloasyonun da hafifletilmesi gündeme gelmiş, Türkiye’de limanlarını GKRY’ye açma yönünde kararını açıklamıştı. Ancak GKRY, KKTC üzerindeki izolasyonun kaldırılmasını veto etti. Buna karşılık Türkiye GKRY gemilerine limanları açmaya ilişkin tavrından vazgeçti, GKRY Türkiye’nin Avrupa Güvenlik Ajansı’na girişini; Türkiye de Kıbrıs’ın NATO ile birlikte çalışmasını veto etti.

Yeni Bir Milliyetçilik Anlayışının İmkânı

NATO’nun 70.yaşı dolayısıyla Washington’da bir araya gelen üye ülkelerin toplantısından sızan haberler ABD’nin NATO’yu Çin’e karşı bir savunma örgütü olarak kurgulamaya niyetlendiğini gösteriyor ancak NATO’nun kimliğinin buna ne kadar uygun olduğu tartışmalı. Avrupa’da kendi ulus devletlerini ulus-üstü Avrupa Birliği’nden geri isteyen aşırı sağ hareketlerin yükselişi Avrupa’nın da jeo-politik kimliğini yeniden kurma aşamasına geldiğini gösteriyor. Türkiye’nin yeni jeo-politik kimliği bu ortamda yeniden kurulacak. Yukarıda da ifade edildiği üzere Türk entelijansiyası Soğuk Savaş sonrası dönemde artıp azalan hızlarla ama sürekli olarak bu meselenin etrafında zaten dolaşmıştı.

Sağ muhafazakâr entelijansiya Üç Tarz-ı Siyasetin iki unsuru; Osmanlıcılık ve İslamcılığı pratik formlarla bir araya getiren bir jeo-politik kimlik önerdi. Özal’la birlikte bahsedilmeye başlanan neo-Osmanlıcılık, batıcılıktan bağlarını koparamamış konjonktürel bir söylemdi. Bu iki ideolojiyi mütekamil bir biçimde bir araya getirmeyi başaran Ahmet Davutoğlu oldu. Davutoğlu’nun Türkiye’nin sıradan bir ulus-devlet olarak değerlendirilemeyeceğine dair önermesi ve Türkiye’yi “merkez ülke” olarak tanımlaması girişte oluşum koşullarından ve aşamalarından bahsettiğimiz nostaljisizmin tipik bir yansımasıydı aslında. İran İslâm Devrimi’nin de beslediği Milli Görüş tepkiselliğinin üzerinde yükselen bu anlayış emperyal geçmişe duyulan özlemin de teorik bir ifadesiydi. Bu noktada Davutoğlu’nun entelektüel çabasının hakkını vermek gerekiyor çünkü Davutoğlu’nun çekilmesinden sonra (belki Başbakanlık dönemi sonrasında da denilebilir) süreç, Payitaht-Abdülhamid ya da Diriliş dizilerinin toplumsal yansımaları örneklerinde görüldüğü gibi sentetik ve karikatür bir tarih inşasına dönüştü. Buradan da Boym’un “restoratif nostalji” olarak tasnif ettiği kategorinin oldukça sığ ve basit bir milliyetçilik anlayışı üretildi. Bu da uluslararası aktörlere ilişkin normatif, kategorik değerlendirmeleri beraberinde getirdi.

İlerleyen süreçte hatırda tutulması gereken birkaç sabitenin olduğunu düşünüyorum. İlki Türkiye’nin önemli bir kısmının Avrupa kıtasında olduğu gerçeğinin ıskalanmamasıdır. Bu hem demografik olarak hem de toprak anlamında böyledir. Batı Trakya Türk Azınlığın partisi Barış Eşitlik Barış Partisi, Mayıs 2019’da gerçekleştirilen seçimlerde Rodop ve İskeçe’de birinci parti olmuştur. Gostivar’da, Prizren’de, Bulgaristan’ın önemli bir bölümünde kamusal dil hâlâ Türkçedir. Türkiye için illâ Avrupalı ya da Ortadoğulu sıfatlarından birisi tercih edilecekse Ortadoğulu olmadığı kesindir. İkinci önemli husus Ortadoğu ülkelerine ilişkin siyasal tercihlerin gözden geçirilmesi gerekliliğidir. Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’nin popülaritesinin neden azaldığına kafa yorulması gerekir. Bununla bağlantılı olarak da değerlendirilebilecek son sabite Türkiye’nin demokratik tecrübesinin tahrip edilmemesidir. Türkiye’de demokratik süreçlere güvenin azalması ya da bunun üzerinden yürüyen tartışma Türkiye’nin Arap kamuoyunda da Avrupa kamuoyunda da savunduğu tezlerin inandırıcılığını kaybetmesine sebep olmaktadır. Bu hususları sabit kabul ederek geliştirilecek pozitif bir milliyetçilik anlayışı sorulara ve sorunlara çözüm olabilir.

[1] YPG’nin silahlandırılması ve Suriye’de ABD-Türkiye ayrılıklarına ilişkin ABD perspektifinden derli toplu bir çalışma için bkz.: Brett McGurk, Hard Truths in Syria, Foreign Affairs, May-June 2019.

BUÇUKCU, Öner (1986, Erzurum) Mülkiye Uluslararası İlişkiler mezunu. Doktorasını Türkiye’de Sosyalist Sol ve Milliyetçilik (1960-1971) başlıklı çalışmasıyla tamamladı. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments