Ana Sayfa 5-6. Sayı Türkiye’nin Dış Politikasında İran

Türkiye’nin Dış Politikasında İran

Author

Date

Category

Bölgedeki diğer ülkelere kıyasla iki büyük ve tarihi imparatorluğun mirasçıları olarak Türkiye ve İran’ın birbirleri ile ilişkilerinin inişli çıkışlı uzun bir geçmişi vardır. İran-Türkiye ilişkileri söz konusu edildiğinde sıklıkla söylenen sözlerden birisi şudur: Türkiye-İran sınırı bölgenin değişmeyen en eski sınırıdır. 1639’daki Kasr-ı Şirin (Zuhab) Antlaşması’ndan bu yana iki devlet arasındaki sınırların büyük ölçüde değişmediği ve aralarında ciddi bir savaş yaşanmadığı bilinir[1] olmasına rağmen bu vurgunun örtülü bir anlamı bulunmaktadır: İran ve Türkiye, birbirlerinin en eski komşularıdır ve tarih boyunca iyi komşuluk ilişkilerine sahip olmuşlardır. Ancak Türkiye-İran ilişkileri üzerine çalışanlar bilirler ki, iki ülke arasındaki ilişkiler sözü edilen kadim ve iyi komşuluk vurgusunun tüketemeyeceği kadar karışıktır. İran ve Türkiye, bölgenin Arap olmayan, sömürgeleşmemiş ve devlet geleneği açısından diğer komşularına göre fazlasıyla gelişmiş iki ülkesi[2] olarak tarihsel bir rekabetin iki öznesi olmuşlardır. Hem siyasi, hem askeri, hem de kültürel boyutları olan bu rekabetin doğal sonucu, İran-Türkiye ilişkilerinin bir çalışma alanı olarak aşırı siyasallaşması olmuştur. Bu siyasallaşma iki ülkenin iç içe geçmiş toplumsal yapıları ve farklı ideolojik kurumları tarafından da beslenmiştir. Türkiye’de yaşayan çok sayıda Caferi ve İran’da yaşayan çok sayıda Azeri nüfusun varlığı, iki ülkenin sınır aşan etnik azınlıklarını, en başta da Kürtleri, birbirleri aleyhinde araçsallaştırmaları, birbirleriyle uzlaşmaz olarak görülen yönetim yapıları ve dünyayı algılayışları gibi temalar bu bağlamda çokça tartışılan konular olmuştur. Bu çalışma, söz konusu siyasal alanlardan birisi olan dış politika konusunu ele alacak olup iki ülkenin uluslaşma süreçlerinden başlayarak günümüze kadarki süre içerisinde Türkiye’nin dış politikasında İran mefhumu tartışacaktır. İki ülke ilişkilerinde yerel dinamiklerin yanı sıra uluslararası şartların varlığı da çalışmada konu edilmektedir.

Tarihsel yönden iki ülke ilişkileri, iki dünya savaşı arasındaki dönemde Rıza Pehlevi ve Mustafa Kemal Atatürk dönemlerinde ulus-devlet kurma ve ulusal bir kimlik yaratma bağlamında yakınlaşmıştır. Kuşkusuz Atatürk’ün öncülük ettiği cumhuriyet rejimi ile Rıza Şah’ın kurduğu mutlakiyetçi monarşi birbirinden çok farklıdır. Ancak, iki ülkenin Birinci Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında yaşadıkları benzerlikler taşımaktadır. Zira Türkiye ve İran tarihlerinde paralellikleri belirlemek, iki ülkenin ilişkilerindeki çek(l)işmeleri bulmaktan daha kolay bir yaklaşımdır[3] (Calabrese, 1998, s. 76). Bu yakınlaşma, Rıza Şah’ın Atatürk’ün uygulamalarının benzerlerini İran’ın şartlarına uygulama çabası ile devam etmiştir.[4] Almanya ve İtalya’nın saldırgan politikalarına karşı iki ülke, 1937 yılında Irak ve Afganistan’ın da katılımıyla Sadabat Paktı’nı imzalamışlardır. İkinci Dünya Savaşı sürecinde ise farklı ittifaklar içerisinde yer alan İran ve Türkiye’nin yakın ilişkilerine kısa bir süreliğine “müttefiklik molası” girmiştir. Türkiye bu süreçte ABD’nin ve İngiltere’nin kurduğu yeni dünya düzeninde kendine yer bulurken, Rıza Şah’ın müttefik güçler ile yaşadığı sorunlar onu tahtından etmiştir.

Tahta oğul Muhammed Rıza’nın geçmesi ile İran, ABD ve İngiltere ile yakınlaşmaya başlamıştır. İran, Suudi Arabistan ile birlikte ABD’nin Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasının iki sütunundan birisi olarak ortaya çıkmıştır. İran’ın bölgedeki aktif bir müttefik olarak ortaya çıkmasını isteyen ABD, İran’ı bu bağlamda silahlandırmıştır. Bu dönemde İran ile Türkiye, aynı kampta yer alarak ABD ve İngiltere’nin öncülüğünde kurulan ve daha sonra Merkezi Anlaşma Örgütü (CENTO)’ne dönüşecek olan Bağdat Paktı’nın kurucu üyeleri olmuşlardır. Bunun yanı sıra NATO üyesi de olan Türkiye’nin ABD ile İran’ın yakın ilişkisinden memnun kaldığını söylemek zor olsa gerektir. Dönemin TBMM tutanaklarındaki milletvekillerinin ifadelerinden Türkiye’nin ABD-İran yakınlaşmasını kıskandığı bile söylenebilir. Öyle ki, milletvekilleri “İran, Amerika’nın başlıca silah alıcılarından biridir ve ordusunu en modern araçlarla donatmaktadır. Bölgede buna dayanarak aktif rol oynama hevesini göstermektedir” ve “İran’ın bugün, bölgemizde daha büyük bir role heves etmesi, Amerika’nın bir nevi güvendiği müttefiki olmak istemesi, hatta jandarmalığa hazırlanması, bizi şimdilik (vurgu bana aittir, n.e) rahatsız etmemektedir” demektedirler. Grubun “zengin ve güçlü lideri” için iki ülkenin birbirlerinden rol kapma mücadeleleri, Soğuk Savaş’ın sonuna doğru yaşanan gelişmeler ile değişikliklere uğramıştır.

Özellikle 1979 yılındaki İran Devrimi’nden sonra İran’da kurulan dini yönetim yapısı, yaklaşık 560 km’lik sınıra sahip olan iki ülkenin ilişkilerine yeni boyutlar kazandırmıştır. Bunlardan ilki, İran’ın Türkiye’nin en siyasallaşmış ilkesi olan laikliğe bir tehdit olarak ortaya çıkmasıdır. Bunun en berrak örneği “Türkiye İran olacak mı?” sorusunun etrafında oluşan siyasal gündemdir. İlk olarak İran Devrimi’nden sonra gündeme gelen bu soru, 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu kararları sonrasında oluşan siyasi gündem ile zirve noktasını bulmuş[5], sonrasında tartışılma düzeyi azalsa da var olmaya devam etmiştir. İkinci boyut, İran’daki devrimin bir sonucu olarak ve ilk boyut ile de ilişkili bir biçimde Türkiye’nin iç güvenlik meselelerinin ön plana çıkmasıdır. İran Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni’nin rejim ihracı politikaları, İslamcıları zaten bir tehdit olarak gören Türkiye’nin seküler mekanizmalarının uyarılmasına sebep olmuştur. Benzer bir devrimin Türkiye’de de olmasından endişe eden çevreler, Sünni Türkiye-Şii İran ikiliğini devreye sokmuşlardır. 1980 yılındaki askeri darbe ile Türkiye’nin resmi devlet ideolojisi haline gelecek olan Türk-İslam Sentezi’nin bu bağlamda kullanıldığı ve böylelikle İran’ın ve Şiiliğin Türkiye’nin milli ve dini bütünlüğüne bir tehdit olarak “keşfedildiğini” söylemek mümkündür. Üçüncü boyut, İran’da kurulan yeni rejimin eskisinin aksine Batı karşıtı, Üçüncü Dünyacı, anti-emperyalist ve anti-Siyonist bir dış politika benimsemesidir. Bunun sonucu olarak İran ambargolara ve baskılara maruz kalmıştır. İran’ın yaşadığı bu paradigma değişimi zaman zaman Türkiye tarafından bir tehdit olarak algılanmış olsa bile, yaşanan gelişmeler, özellikle sekiz yıl süren İran-Irak savaşında İran’ın yaşadığı baskılar ve uğradığı ambargolar, Türkiye için önemli bir ticaret fırsatı yaratmıştır. Burada bahsedilecek olan son boyut ise devrim sonrasında İran’dan kaçarak Türkiye’ye yerleşen çok sayıda muhalifin ve mültecinin varlığıdır. İran, Türkiye’yi rejim karşıtlarını korumakla suçlamıştır. Türkiye’de yaşayan çok sayıda İranlı muhalifin şüpheli ölümü sonucunda ise Türkiye, İran’ı içişlerine müdahale etmek ve Türk topraklarında terörist faaliyetlerde bulunmakla itham etmiştir. Benzer sorunlar Kürt ayrılıkçılığı konusunda da yaşanmıştır. İki ülke de birbirini militanları desteklemek ve topraklarını onlara karargâh olarak kullandırmakla karşılıklı olarak suçlamışlardır.

Dış politikada farklı kutuplarda yer almalarına ve yaşadıkları karşılıklı güvensizliklere rağmen İran ve Türkiye arasındaki gerilim silahlı bir çatışmaya ya da ilişkilerde ad infinitum bir bozulmaya doğru evrilmemiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Humeyni’nin 1989 yılında ölümü ve yönetime daha pragmatist bir dış politika benimseyen bir ekibin gelişi, iki ülke arasında artan ekonomik işbirliği ve Türkiye’nin İran’a uygulanan ambargolara direnişi gibi gelişmeler iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmıştır. 1990’lı yıllar iki ülke ilişkilerinde yer yer gerilimlere sahne olsa da, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak askeri müdahaleler, D-8 Örgütü’nün kurulması[6] ve karşılıklı ticaretten kazanç ilişkilere önemli bir ivme kazandırmıştır.

Yakın dönemde ise Kürt ayrılıkçılığı ile mücadele ve ekonomik ilişkilere ek olarak İran’ın nükleer programı, İran’a ABD öncülüğünde uygulanan ambargo ve baskılar, İran-ABD ilişkileri, Arap Baharı ve Suriye’deki iç savaş Türkiye-İran ilişkilerine yön veren gelişmelerdir. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin iktidara gelmesi ile Türkiye’nin dış politikasında yaşanan değişim, söz konusu gelişmelerde de kendini göstermiştir. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye, komşuları ile daha yakın ilişki kurmayı hedefleyen, diplomasiyi önceleyen ve bölgede daha aktif rol üstlenen bir dış politika paradigması benimsemiştir. Nükleer program konusunda, özellikle Mahmut Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, İran, Türkiye’nin çekimser desteğini almıştır. Bir taraftan, İran’ın nükleer güce sahip olmasının bölgede yaratacağı istikrarsızlık ve güç dağılımının değişimi hesaplanırken, diğer taraftan nükleer enerjinin barışçıl amaçlar için kullanılmasına destek verilmiştir. Ayrıca, İran’a yönelik ambargoların İran’da yol açacağı siyasi istikrarsızlık veya İran’ın ABD ile olası bir askeri savaşa girmesi ihtimalleri akılda tutulmuştur. Diplomatik çözümden yana açık bir tavır ortaya koyan Türkiye, uluslararası toplumun İran’a yönelik tepkisinin de bu şekilde azalacağına inanmıştır. Sonuç olarak, Türkiye ve Brezilya’nın öncülüğünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’nın (P5+1) katılımı ile İran’la anlaşma yapılabilmiştir.[7]

2010 yılında Tunus’ta başlayan ve zamanla bölge ülkelerine de yayınlan Arap Baharı süreci, Türkiye için bir fırsat olarak görülmüştür. Türkiye bu süreçte bölge ülkelerine rol model olarak öne çıkmıştır. İran ise farklı ülkelerdeki ayaklanmaların 1979 yılındaki kendi devriminden ilham aldığını iddia etmiş ve Batı yanlısı ve işbirlikçi olarak nitelendirdiği rejimlere karşı ayaklanan muhalif kitlelere destek vermiştir. Ancak sürecin 2011 yılında Suriye’ye sıçraması, iki ülkenin de dış politikalarında değişime yol açmıştır. İran, Esad rejimini desteklerken, Türkiye rejim karşıtı bir tavır almıştır. İki tarafın da birbirini mezhepçilik, terör örgütlerini destekleme ve insan hakları ihlali konularında suçlamalarına rağmen ikili ilişkilerde hayati sorunlar yaşanmamıştır. Türkiye, Suriye konusunda bir yandan Suudi Arabistan ile ittifak kurarken, diğer taraftan İran ile ikili ilişkilerine devam etmiştir (Kılınç, 2016, s. 83). İki ülke hâlihazırda Suriye iç savaşının çözümü konusunda Rusya ile birlikte düzenli olarak bir araya gelmektedirler.

Yakın dönemde Türkiye-İran ilişkilerinin en önemli parametrelerinden birisi ise ABD faktörü olmaktadır. Donald Trump’ın iktidara gelişi ile ABD dış politikasında değişimler yaşanmıştır. Trump Doktrini olarak tanımlanan yeni paradigmaya göre, ABD daha önceki dönemin yumuşak güç anlayışını terk etmekte ve askeri güce ve güvenlik politikalarına ağırlık veren bir paradigma benimsemektedir. Bu çerçevede ABD yükü diğer ülkelere yükleyerek Orta Doğu’dan asker çekme ve böylelikle ekonomik yükü hafifletme niyetindedir. “Önce Amerika” sloganı altında bayraklaştırılan ve ABD’nin ulusal güvenliğini bir raison d’etre haline getiren bu paradigmanın son dönemde dünyada etkisini arttıran milliyetçiliğin bir tezahürü olduğu iddia edilebilir. Bu bağlamda Trump, ABD’nin çıkarlarına uymadığı gerekçesiyle İran ile mevcut durumu yeniden değerlendirmiş ve Obama döneminde Türkiye’nin öncülüğünde imzalanan nükleer anlaşmayı tanımadığını ilan etmiştir. İran bölgedeki istikrarsızlığın temel sebebi olan baskıcı, kitle imha silahlarına sahip, teröre destek veren ve İsrail’in güvenliğini tehdit eden bir ülke ilan edilerek hedef tahtasına oturtulmuştur. Bununla da yetinilmemiş, İran’a ambargo uygulanmaya başlanmış ve diğer ülkeler de buna uymaya davet edilmiştir. Son gelişme ise iki tarafın da birbirlerinin ordularını terörist ilan etmeleri olmuştur. Türkiye ise bu gergin konjonktürde diplomasinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Statükonun devamı Türkiye’nin tercihi olarak görünmekle birlikte Türkiye, olası bir ABD-İran savaşından en fazla etkilenebilecek ülkelerdendir. Diğer yandan Türkiye, hem İran hem de ABD için stratejik bir öneme sahiptir ve bu süreçten faydalı çıkabilir. Suriye’de YPG’nin varlığı ve ABD ile yakın ilişkileri Türkiye’yi İran ile zorunlu bir güvenlik işbirliğine yöneltmektedir. Ambargolar karşısında zor durumda olan İran’ın ise Türkiye ile ilişkilerini bozacak eylemler yapması zor görünmektedir. Türkiye bu süreçte bir taraftan İran’ı araçsal hale getirerek Suriye’de pazarlık yapabilecek, diğer taraftan ise ABD ambargosunu delmeden ve ABD ile ilişkileri kötüleştirmeden, AB’nin uygulamaya soktuğu ve İran petrollerine karşı nakit para yerine mal takasına dayanan bir program uygulayarak süreci bir müddet lehine çevirebilecektir. Türkiye’nin ABD ve İran ile ilişkilerini bu iki ülkenin müzakere sürecine girmesi ve ilişkilerin yumuşaması ihtimallerini göz önünde bulundurarak tesis etmesi yerinde olacaktır.

Sonuç olarak, İran Türkiye’nin dış politikasında rekabetin husumete kayabileceği hassas bir zeminde durmaktadır. Tarih boyunca rekabete ve gerilime sahne olsa da, karşılıklı güvenlik ve ticaret konuları iki ülke ilişkilerinin sürmesinde etkilidir. İkili ilişkilerin ve yerel dinamiklerin yanı sıra uluslararası etkenler de iki ülke arasında önemli bir parametredir. Arap Baharı, nükleer müzakereler ve Trump’ın iktidara gelişi gibi bölgede son yıllarda yaşanan gelişmeler, ilişkilerdeki farklı boyutları da açığa çıkarmıştır.

 

Kaynakça

  • Bayık. Mustafa, “Atatürk’ün Ana Fikrini Verdiği İlk Opera: Öz Soy Destanı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 18: 52, 2002, ss. 289-299.
  • John, “Turkey and Iran: Limits of a Stable Relationship”, Bristish Journal of Middle Eastern Studies, 25: 1, 1998, ss. 75-94.
  • Kılınç. Ramazan, “İdeoloji ve Dış Politika: Türkiye’de Kemalist (1930-1939) ve İslamcı (2011-2015) Dış Politikaların Karşılaştırmalı Bir Analizi”, Uluslararası İlişkiler, 13: 52, 2016, ss. 67-88.
  • Özcan. Nihat Ali & Özdamar. Özgür, “Uneasy Neighbors: Turkish-Iranian Relations since the 1979 Islamic Revolution”, Middle East Policy, 17: 3, 2010, ss. 101-117.
  • Ünver. Akın, “İslamcı Söylemde Değişen İran Algısı ve Türk-İran İlişkilerinin Geleceği”, Orta Doğu Analiz, 5: 52, 2013, ss. 63-70.

 

[1] Aslında, Türkiye ile İran arasında ciddi sınır anlaşmazlıkları vardır. İki ülke 1639’da Kasr-i Şirin Antlaşması’ndan sonra da silahlı çatışmalara girmişlerdir ve iki ülke arasında sınır değişiklikleri olmuştur. Örneklerden biri, 1930’ların başında iki ülke arasında imzalanan sınırların değiştirilmesine yönelik bir anlaşmadır. Bu değişiklik, Türkiye-İran sınırındaki Kürt isyanlarından kaynaklanan tehdit gerekçesiyle iki ülkenin sınır güvenliği esas alınarak yapılmıştır. Bkz. Nihat Ali Özcan ve Özgür Özdamar, “Uneasy Neighbors: Turkish-Iranian Relations since the 1979 Islamic Revolution”, Middle East Policy, 17: 3, 2010, sf. 103.

[2] Arap olmayan ve sömürgeleşmeyen ülkelerden üçüncüsü İsrail’dir.

[3] Bu paralelliklere örnek olarak, iki ülkenin de birbirlerine yakın tarihlerde yaşadıkları anayasa/meşrutiyet hareketleri, ulus-devlet inşa süreçleri ve bir sene ara ile gerçekleşen İran’ın devrim ve Türkiye’nin askeri darbe tecrübeleri verilebilir.

[4] Atatürk’ün isteği ile Rıza Şah’ın Türkiye’ye ziyareti neticesinde 1934 yılında Adnan Saygun tarafından bestelenen ve İran’ın meşhur şairi Firdevsi’nin Şehname adlı eserinden uyarlanan Özsoy Operası, bu dönemdeki Türkiye-İran yakınlaşması konusunda sıklıkla örnek olarak gösterilmektedir. Rıza Şah onuruna bestelenen eser, Şehname’de geçen Feridun’un iki oğlu Tur ve İraç arasındaki ilişkiyi anlatan hikâye üzerine kuruludur. Hikâyede ilk başta birbirlerinden ayrılan iki kardeşin yıllar sonra bir araya gelmeleri anlatılmaktadır. Operada Tur Türkiye ve Atatürk’ü, İraç ise İran ve Rıza Şah’ı sembolize etmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Mustafa Bayık, “Atatürk’ün Ana Fikrini Verdiği İlk Opera: Öz Soy Destanı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 18: 52, 2002, ss. 289-299.

[5] Bu konu hakkında Türkiye’de yaşanan bazı gelişmelere değinmek yerinde olacaktır. 1996 yılında başbakan seçilmesinin ardından Necmeddin Erbakan ilk yurt dışı seyahatlerini İran ve Libya’ya yapmıştır. Yine 1996 yılının son gecesinde Kudüs Gecesi düzenlenmiştir ve bu etkinliğe dönemin İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri de katılmıştır. Bagheri’nin yaptığı laiklik karşıtı konuşmalar Türkiye ve İran arasındaki gerilimi tırmandırmış ve 28 Şubat’a giden süreçte bir köşe taşı olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. Akın Ünver, “İslamcı Söylemde Değişen İran Algısı ve Türk-İran İlişkilerinin Geleceği”, Orta Doğu Analiz, 5: 52, 2013, ss. 63-70.

[6] Gelişmekte olan sekiz ülke (Developing 8 ya da D-8) anlamına gelen bu örgüt, 1996 yılında Necmeddin Erbakan’ın başbakanlığı döneminde Türkiye’nin öncülüğünde kurulmuştur. Üyeleri arasında Türkiye’nin yanı sıra İran, Endonezya, Bangladeş, Mısır, Malezya, Nijerya ve Pakistan bulunmaktadır. Üye ülkeler arasında ekonomi, teknoloji ve çevre gibi alanlarda işbirliği sağlamayı hedeflemektedir.

[7] Anlaşma, Tahran Deklerasyonu olarak bilinmektedir ve 2010 yılında gerçekleşmiştir.

ELHAN, Nail (1990, Ankara) 2012 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans, 2015 yılında ODTÜ Orta Doğu Araştırmaları Bölümü’nden yüksek lisans derecelerini almıştır. Halen ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora eğitimini sürdürmektedir. Hitit Üniversitesi’nde araştırma görevlisidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments