Ana Sayfa 5-6. Sayı Türkiye’nin Ortadoğu Politikasında ABD Faktörü: Yapısalcı Bir Okuma Denemesi

Türkiye’nin Ortadoğu Politikasında ABD Faktörü: Yapısalcı Bir Okuma Denemesi

Author

Date

Category

Türk Dış Politikasında 2000’lerde yaşanan gelişmeler pek çoklarınca paradigmatik bir değişimin emareleri olarak değerlendirilmektedir. Değişimin orijininde ise kuşkusuz 2002 yılında iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi oturmaktadır. Bu minvalde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türk Dış Politikası (TDP)’ndaki bu dönüşümün mimarı olduğu, yaşanan sürecin geleneksel dış politikanın kodlarını bütünüyle değiştirdiği ve yeni bir dış politikanın zeminini oluşturduğuna ilişkin çok sayıda analize rastlamak mümkündür. Türkiye’de askeri vesayetin ortadan kalktığı, demokratik mekanizmaların işlemeye başladığı, Avrupa Birliği sürecinin hız kazandığı ve bir bütün olarak bu gelişmelerin dış politikaya aksettiğine ilişkin vurgular da ilgili yazın içerisinde sıklıkla zikredilmektedir. Ortadoğu özelinde ise bölge ile uzun yıllardır kopmuş olan ilişkilerin yeniden tesis edilmesi, komşu ülkelerle sulh sağlanmasına yönelik çabalar ve başta arabuluculuk faaliyetleri olmak üzere bölgede üstlenilen misyonlar, bir bütün olarak değişimin alamet-i farikaları olarak sunuldu. Bununla birlikte  Adalet ve Kalkınma Partisi dönemini inceleyen TDP yazını genel itibariyle süreci iç politikanın hudutları içerisinde okumuştur. Oysa dış politika doğası gereği bir ilişkisellik üzerine oturmaktadır. İster materyal olmayan küresel niteliğe haiz inançlar, fikirler ve değerler nebulasının aktörlere tesiri şeklinde okunsun isterse de materyal güç ilişkilerinin aktöre dayattığı kısıtlar veya sunduğu imkânlar perspektifinden yaklaşılsın soyut ve somut yapıların mutlak biçimde aktörlerin davranışlarına dolayısıyla dış politikaya dokunan bir yönü bulunmaktadır.  Öyle ki Cumhuriyet dönemi dış politikası bir bütün olarak değerlendirilerek bir ölçek değişikliğine gidilse dahi yapısal nedenlerin baskın etkisinden bahsedilmesi mümkündür. Bu yapısallık bir yönü ile güç ilişkilerini diğer açıdan ise materyal olmayan kısıtları ima etmektedir.

Yakın dönemlerde TDP’nin değişimi tartışmaları aynı zamanda ilham verici bir hikaye olarak alkışlanmıştır. Nitekim Türkiye’nin genellikle bölgesel ve küresel aktörlerle uyum yakalamayı hedefleyen, işbirliği ve barış teması üzerine kurulu dış politikasının 2010 yılına kadar büyük bir başarıyla devam ettiği iddia edilmektedir.  2010 yılı sonrasında Mısır’da vuku bulan askeri darbe ve Suriye’de patlak veren iç savaş ile beraber hızla dış politikanın irtifa kaybettiği vurgulanır oldu. Bu çalışma,  Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendini iktidara taşımasında Arap Baharına yönelik iyimserliğin tersine dönmesi ile beraber yaşanan gelişmelerin TDP için ne anlam taşıdığı ancak yapısal koşullardaki süreklilik veya dönüşüm dinamiklerinin anlaşılması ile mümkün olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca özellikle Arap Baharı sürecinin sonlanması ile ortaya çıkan yeni ittifak ilişkilerinin Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gerilemeyle bağlantılı olduğu savunulmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dünyanın başat gücü niteliğindeki ABD ile ilişkilerinin dış politika davranışlarında oynadığı roller gerek güç merkezli gerekse de daha soyut idealler ve fikirler temelinde analiz edilecektir. Aktör merkezli bir dış politika analizinin eleştirildiği bu kısa değerlendirmede, öncelikle yapısalcı ve aktör merkezli dış politika yaklaşımlarına dair kısa bir açıklama sunulmakta daha sonra ise yapısalcı bir çerçeveden Türkiye-ABD ilişkilerinin TDP’nin Ortadoğu perspektifindeki yansımaları analiz edilmektedir.

Teorik Bir Çerçeve: Dış Politikaya Dair İki Farklı Yapısal Yaklaşım

Dış politika analizinde aktör merkezli kuramlara alternatif bir nitelik arz eden yapısalcı kurama ilişkin çeşitli okumalara rastlamak mümkündür.  Örneğin ilk bakışta taban tabana zıt iki kuramın öncü isimleri olan Kenneth Waltz ve Alexander Wendt, farklı ontolojik duruşlarına karşın yapı-yapan ikiliğinde görece yapıdan yana pozisyon almışlardır.  Waltz (1979)   güç dağılımının ulus devletler üzerindeki kısıtlarına eğilirken Wendt (1995; 1999)  ortak anlamların kuruluşuna yönelik oydaşmayı mümkün kılan sosyal yapılara vurgu yapmaktadır.[1] Dış politika yapımına dair bu makro kuramlar genellikle dış politika karar alma süreçlerini bir kenara iterek uluslararası sistemin kısıtları ve imkânları üzerinden değerlendirme yapma eğilimindedir. Aktör merkezli yapıları göz ardı eden bu perspektif yapı-yapan ikiliğinde yapıya öncelik vermektedir.  Kuşkusuz bu kısıtların kaynakları materyal olduğu kadar sosyal da olabilmektedir. Bu düzlemde daha çok materyal boyuta vurgu yapan neorealist zaviyeden ortaya konulan değerlendirmeler, süper güçler dışındaki ülkelerin eylemliliklerinden ziyade kutuplar-arası güç dengesinin zorlayıcı kısıtlarına odaklanmaktadır (Waltz, 1979, s.73).

Öte yandan Wendtçi sosyal yapısalcılıkta öteki ile kurulan ilişki üzerinden kimliklerin ortaya çıkış zeminine değinilmektedir. Kimliklerin tesisinde özneler-arascılığa yapılan vurgu önemlidir çünkü büyük oranda  sosyal yapısalcılık etkileşimlerin varlığının devletlerin dış politika çıktılarına tesis edecek olan dost, düşman ve rakip kategorilerinin belirmesine de zemin hazırlayacağının altını çizmektedir. Daha soyut -meta teori -olarak nitelendirilebilecek kimlik merkezli tartışmalar yapıyı kısıtlayıcı  güç ilişkilerinden ziyade materyal olmayan kimi faktörlere vurgu yaparak açıklar. Yapılan değerlendirme ile devletlerin diğer devletlerle ilişkileri/etkileşimleri sonrası edindikleri kimliklerin bir çıktısı olarak dış politikanın belirlediği iddiası güçlü bir biçimde ortaya koyulmuştur (Wendt, 1995; Wendt, 1999, ss. 160-161; 246-312). Wendt’in çok fazla üstünde durmadığı nokta ise küresel normların difüzyonunun bir yönüyle de sistemik olmasıdır.  Finnemore, Sikkink ve Checkel gibi bir takım isimler norm difüzyonu konusunda Wendt’e göre daha duyarlıdır (Checkel, 1997; Finnemore, 2009; Finnemore & Sikkink, 1998).

Bununla birlikte gerek Waltzcu neo-realizm gerekse de sosyal yapısalcılık devletlerin oynadıkları kurucu rolü tartışmaya açmazlar. Aynı zamanda her iki bakış açısı da devlet altı düzeyde analizlerden ziyade sistemik analizleri tercih ederler. Bu nedenledir ki dış politika yapımını bir süreç olarak okuyan içerisinde yasal prosedürlerin, bürokrasinin,  liderlerin yer aldığı daha mikro öğelere yer veren bir yaklaşımı indirgemeci olarak telakki ederler. Bu nedenle, sistemin baskın unsuru olarak devletlerin iç işleyişine bakmak her iki yaklaşım içinde önem taşımaz. Neo-realizm güç dağılımına eğilirken, Wendtçi sosyal yapısalcılık devletler arası karşılıklı etkileşimlerin  oluşturduğu soyut alanın mahiyetine dikkat kesilir.  Bir başka boyutuyla Wendt’ in işaret ettiği yapısalcı inşacılık yapının yarattığı bir değişime işaret etmektedir. Bu çerçevede devletçi inşacı yaklaşımlardan ayrılarak değerlerin ve inançların kaynağı olarak devletlerin kendi içlerinde yaşadığı sosyolojik dönüşüme çok temas edilmez (Price & Reus – Smit, 1998, ss. 268-269).

 

Soğuk Savaştan Arap Baharına: Türkiye’nin Ortadoğu Politikasında ABD Etkisi

İki kutuplu dünyanın ortaya çıkışından bu yana ABD’nin pozisyonunun diğer tüm ülkelerin dış politikalarında belirleyici bir etkiye sahip olduğu iddia edilebilir. Güç dengesinin dayattığı bu etki neredeyse tüm ülkeler için benzer etkiler doğurmuştur.  TDP’nin şekillenmesi de kuşkusuz ABD etkisinden vareste değildir. 1945 sonrasında ABD-Türkiye ilişkileri bazı konjonktürel anlaşmasızlıklar bir kenara bırakılacak olursa 2000’li yılların başına kadar sorunsuz sürdürülmüştür. Bir başka deyişle Türkiye-ABD ilişkileri yapısal bir kopuş yaşamamış,  konjonktürel krizler Soğuk Savaşın yapısal zorunlulukları karşısında her iki taraf için de aşılabilir bir mahiyet taşımıştır. Türkiye-ABD ilişkilerinde bu süreçte taraflar çıkarlarını bir şekilde uyumlulaştırılabilmiştir. Zira ilişkilerin devamında gerek ABD’nin büyük bir tehdit olarak kabul edilen Sovyetler karşısında tek geçerli alternatif oluşu gerekse de NATO’nun güney kanat ülkesi olarak Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, ilişkileri zorunlu bir birlikteliğe dönüştürmüştür. Bununla birlikte dikkat çekici bir diğer nokta Türkiye’nin ABD ile yaşadığı krizlerin dış politika yapıcıların Ortadoğu’ya yönelik geleneksel politikasından sapmalara yol açtığıdır. Johnson mektubu, Afyon krizi ve Kıbrıs operasyonu sonrasında Sovyet bloğu ve üçüncü dünya ile gerçekleşen yakınlaşmalar böylesi bir perspektifi doğrulamaktadır. Ortadoğu özelinde ise ABD ile gerilen ilişkiler genellikle Türkiye’yi İsrail’e karşı Arap Dünyasına yakınlaştırmıştır. Öte yandan Türkiye’nin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak batılılaşma fikri ABD-Türkiye ilişkilerinin materyal olmayan boyutuna mütealliktir. Bir başka deyişle Ortadoğu politikasının da içerisinde olduğu dış politikanın icrası, kökleri Tanzimat’a uzanan Batılılaşma hamlesinden bağımsız düşünülemez.  ABD’nin yadsınamaz bir etkiye sahip olduğu 1945 sonrası dünyada, Batı bloğu ve NATO’nun bir parçası olan Türkiye’de çok partili hayatın tesisi ve demokrasi vurgusu ittifak ilişkilerinin zorunlu bir sonucuydu. Aslında atılan bu adım aynı zamanda mezkur Batılılaşma misyonunun gecikmiş bir parçasını yansıtmaktaydı.

Hiç kuşku yok ki, küresel politikanın yapısal mahiyetinin değiştiği önemli bir diğer kırılma noktası iki kutupluluğun sonu ve Sovyetler Birliği’nin dağılması olmuştur. Bu yeni dönemde, tek kutupluluğun dayattığı koşullar altında pek çok ülkede dış politika yapıcıların politikalarını ABD ile uyumlulaştırmaya çalıştığını ifade etmek yanlış olmaz. Öyle ki Soğuk Savaş sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinde ABD için Türkiye, Körfez Savaşında sadık bir müttefik olmasının yanında post-Sovyet coğrafyası için serbest piyasa temelli demokratik bir model olarak sunulmaktan geri durmamıştır. 90’ların Türkiye’si ise pek çok açıdan kendisine biçilen bu misyonu yerine getirmekte yetersiz kalmış,  oynaması umut edilen örneklik rolü de kısa sürede rafa kalkmıştır.  Küresel siyasetin bugününü anlamada önem arz eden bir diğer kavşak ise kuşkusuz 11 Eylül’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a gerçekleştirilen saldırılardır.  Pek çoklarınca yaşanan gelişmeler liberalizm ve aslında tüm sistemin özünü oluşturan kapitalizme bir tepkinin açığa vurulması olarak değerlendirilmiştir.  Öte yandan ABD’li politika yapıcılar için ise 11 Eylül ulus devlet formu taşımayan yeni bir düşmanın ortaya çıkışına işaret etmiştir Bu düşman ile mücadelede Afganistan ve Irak’ta askeri yollarla devlet inşası projelerine girişen ABD bir taraftan da terörle mücadelede kendisine meşru bir söylemsel alan açmaya çalışmıştır. Pek çok açından G.W. Bush ile başlayan medeniyetler ittifakı projesi ise böylesi bir arayışın ete kemiğe bürünmesiydi.  Türkiye ise bu defa İslam dünyası için demokrasi ve İslam’ın bir arada var olabildiği küresel sistem ile bütünleşmeyi başarmış bir model olarak sunulmuştur. Bir başka deyişle Türkiye bu dönemde de ABD ile kendi çıkarlarını uyuşturacak bir zemin yakalamayı başarabilmiştir.

Nitekim G. W. Bush ile başlayan bu ilk girişimler demokratların 2008 sonrası iktidarında da sürdürüldü.  Seleflerinden farklı olarak yumuşak güç araçlarını tercih eden Obama, İslam dünyası ile barışmanın yollarını aradı ve ilk yıllarında Arap Baharı’nı büyük bir demokratik fırsat olarak değerlendirdi. Anca dini aşırıcılığa dayalı terörizm başta olmak üzere güvenlik kaygılarının büyümesi ve İsrail gibi güç dengelerinin değişimine reaksiyon gösteren aktörlerin mevcudiyeti, ABD’nin sürece bakışını etkiledi. Öte yandan sürecin başında Arap Baharını büyük bir fırsat olarak değerlendiren Türkiye’nin ABD ile ayrışması kendi hilafına gelişmelere kapı aralamıştır. Daha açık bir şekilde ifade edilecek olursa ABD’nin Suriye’den Mısır’a kadar farklı ülkelerde demokratik dönüşümü destekleyici bir politika izlemekten imtina etmesi bölgesel denklemi tek başına şekillendirecek imkân ve kapasiteden yoksun bir bölgesel aktör olan Türkiye’yi yalnızlaştırdı.

Konuyu biraz daha açacak olursak, Arap Baharı sonrası dönemde ortaya çıkan dış politika tercihlerinin iç politik faktörlerden bağımsız olarak büyük oranda ABD ile ayrışmanın bir sonucu olduğu söylenebilecektir. Zira bu süreçte ABD’nin stratejik öncelikleri Türkiye’nin güvenlik kaygılarının görmezden gelinmesini beraberinde getirmiştir. Yine son dönem gelişmeler ışığında Türkiye’nin yakın coğrafyasında izlediği dış politikanın büyük oranda Suriye üzerinden şekillendiği ve ABD-Rusya mücadelesinde bir denge arayışını yansıttığı iddia edilebilecektir.  YPG’nin giderek artan etkisi ise kuşkusuz burada kilit bir önem taşımaktadır.  Türkiye’nin ve ABD’nin YPG’ye yönelik sahip olduğu vizyonları iki ülkenin çıkar tanımlarını büyük ölçüde birbirinden ayrıştırıyor. 1945 sonrası Batı merkezli uluslararası liberal düzenin alıcısı niteliğindeki Türkiye, Arap Baharı süreci ile bölgesel politikalar noktasında ABD ile bir kopuş evresine girdi. ABD ile gerilen ilişkiler refleks olarak Türkiye’yi büyük ölçüde yeni çok kutupluluk ikliminde bir güç merkezi olarak Rusya kampına itti.  Rusya’nın alternatif bir güç merkezi olmasının ötesinde ABD ile yaşanan kopuş aynı zamanda değerler, normlar ve idealler ekseninde de zühur etti. Bir başka deyişle Türkiye-ABD ilişkileri gerek çok kutupluluk ikliminde ABD’nin küresel siyasette sorgulanmaz niteliğini yitirmesi gerekse de ABD’nin yumuşak gücünün kaynağını oluşturan demokrasi ve serbest piyasa söyleminin yine ABD’nin bu ilkeler aleyhine hareket etmesi nedeniyle ikna ediciliğini kaybetmesi sonucunda yeniden tanzim edildi. Nitekim yakın dönemde giderek yüksek sesle sorgulanmaya başlayan liberal dünya düzeninin sonu mu sorusu değişimin açık bir emaresi niteliğinde. ABD ile yaşanan harmonizasyon sorunu, liberal ve serbest piyasacı dile alternatif bir yerlilik ve millilik vurgusunun güç kazanmasını da beraberinde getirdi. Egemenlik üzerine güçlü bir vurgu ve üçüncü dünyacılık barındıran bu dil Orta Avrupa ve Latin Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de karşılık buldu. Böylesi bir durum ABD ile ilişkilerin ve küresel dengelerde yaşanan değişimin Türkiye’nin dış politikasına olduğu kadar iç politikasına da yön verdiğine işaret etmektedir. Kısacası Türkiye, Arap Baharı sürecinde ve sonrasında ABD ile ilişkilerinde ister güç ve güvenlik kaygıları perspektifinden yaklaşalım isterse de meseleyi soyut normlar ve idealler ekseninde okuyalım ciddi bir kırılma yaşamıştır. Yaşanan bu kırılmanın Türkiye’nin dış politika tercihlerine ve ittifak ilişkilerine de yansıdığı noktasında hiçbir şüphe bulunmamaktadır.

KAYNAKLAR

Checkel, J. T. (1997). International norms and domestic politics: Bridging the rationalist—Constructivist divide. European Journal of International Relations, 3(4), 473-495.

Finnemore, M. (2009). Norms, culture, and world politics: insights from sociology’s institutionalism. International Organization, 50(2), 325-347.

Finnemore, M., & Sikkink, K. (1998). International norm dynamics and political change. International Organization, 52(4), 887-917.

Price, R., & Reus – Smit, C. (1998). Dangerous Liaisons?: Critical International Theory and Constructivism. European Journal of International Relations, 4(3), 259-294.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics (1st ed.). Boston, Mass.: , Reading, Mass: Addison-Wesley.

Wendt, A. (1995). Constructing International Politics. International Security, 20(1), 71-81.

Wendt, A. (1999). Social theory of international politics. New York: Cambridge University Press.

Yalvaç, F. (1996). Uluslararası İlişkiler Kuramında Yapısalcı Yaklaşımlar, Atilla Eralp (der.) Devlet Sistem ve Kimlik. İstanbul: İletişim Yayınları, 131-184.

[1] Bu çalışmanın kavramsallaştırmasına göre yapısalcı olarak isimlendirilebilecek yaklaşım gerek realist gerekse de inşacı okulun içerisinde ayrık bir damar olarak kendisine yer bulabilmektedir. Bu analizde Waltzcı neorealizm ve Wendtçi sosyal yapısalcılık iki yapısalcı kuram olarak ele alınmaktadır. Yapısalcılığa ilişkin bu değerlendirmelerin ötesinde sofistike bir meta-teorik bir tartışma için bkz. (Yalvaç, 1996)

ÖZŞAHİN, M. Cüneyt (1981, Ankara) 2005 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünde lisans, 2009 yılından University of Missouri-Columbia Siyaset Bilimi bölümünde Yüksek Lisans, 2015 yılında ise Selçuk Üniversitesi , Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler anabilim dalından doktora derecesini aldı. Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde Dr. Öğr. Üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments