Ana Sayfa 7. Sayı Ziya Gökalp: Türkçülüğün Tarihi

Ziya Gökalp: Türkçülüğün Tarihi

Author

Date

Category

  1. TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ

             Türkçülüğün memleketimizde zuhurundan evvel, Avrupa’da Türklüğe dair iki hareket vücuda geldi. Bunlardan birincisi Fransızcada Turquerie denilen Türkperestlik’tir. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, mücellitlerin[1], tezhipçilerin[2] yaptıkları teclitler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar, ilh.[3] gibi Türk sanatının eserleri çoktan Avrupa’daki nefâis-perestlerin[4] dikkatini celp etmişti. Bunlar Türklerin eseri olan Bunlar Türklerin eseri olan bu güzel eşyayı binlerce liralar sarf ederek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu yahut Türk odası vücuda getirirlerdi. Bazıları da bunları başka milletlere ait bedialarla[5] beraber, bibloları arasında teşhir ederlerdi.

Avrupalı ressamların Türk hayatına dair yaptıkları tablolarla, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını tavsif yolunda yazdıkları kitaplar da Turquerie dahiline girerdi. Lamartine’in, Auguste Comte’un, Pierre Lafayette’in, Âli Paşa’nın hususî kâtibi bulunan Misemer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türkler hakkındaki dostane yazıları bu kabildendir. Avrupa’daki bu hareket, tamamıyla, Türkiye’deki Türklerin, bediî sanatlarda ve ahlâktaki yüksekliklerinin bir tecellisinden ibarettir.

            Avrupa’da zuhur eden ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) namı verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de birçok ilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara dair tarihî ve atikiyatî taharriler[6] yapmaya başladılar. Türklerin pek eski bir millet olduğunu, gayet geniş bir sahada yayılmış bulunduğunu ve muhtelif zamanlarda cihangirane devletler ve yüksek medeniyetler vücuda getirdiğini meydana koydular. Vakıa, bu son tetkiklerin mevzuu, Türkiye Türkleri değil, kadim Şark Türkleriydi. Fakat birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de memleketimizdeki bazı mütefekkirlerin[7]  ruhuna tesirsiz kalmıyordu. Bilhassa, Fransız müverrihlerinden De Guignes’in Türklere, Hunlara ve Moğollara dair yazmış olduğu büyük tarihle İngiliz âlimlerinden Sir Davids Lomley’in, III. Sultan Selim’e ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n-nâfi ismindeki umumî Türk sarfı, mütefekkirlerimizin ruhunda büyük tesirler yaptı. Bu ikinci eser, müellifi tarafından İngilizce yazılmıştır. Bir müddet sonra, validesi bu kitabı Fransızcaya tercüme ederek Sultan Mahmut’a ithaf etti. Bu eserde Türkçenin muhtelif şubelerinden başka, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden bahsolunuyordu.

Sultan Abdülaziz’in son devirleri ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul, büyük fikir hareketine tecelligâh olmuştu. Burada hem bir encümen-i dâniş[8] teşekküle başlamış, hem de bir darü’l-fünûn[9] vücuda gelmişti. Bundan başka, askerî mektepler de yeni bir ruhla yükselmeye başlamıştı. O zaman bu darü’l-fünûnda hikmeti tarih müderrisi bulunan Ahmet Vefik Paşa idi. Ahmet Vefik Paşa, Şecere-i Türkî’yi Şark Türkçesinden İstanbul Türkçesine tercüme etti. Bundan başka, Lehçe-i Osmanî isminde bir Türk kâmusu vücuda getirerek, Türkiye’deki Türkçenin umumî ve büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu, aralarında mukayeseler yaparak meydana koydu. Ahmet Vefik Paşa’nın bu ilmi Türkçülükten başka bir de bedi’î Türkçülüğü vardı. Evinin bütün mobilyaları, kendisinin ve aile fertlerinin elbiseleri umumiyetle Türk mamûlâtındandı. Hatta çok sevdiği kerimesi[10] Avrupa tarzında bir terlik almak için çok ısrar gösterdiği halde “Evime Türk mamûlâtından başka bir şer giremez.” diyerek bu arzunun husulüne mümâne’at[11] göstermişti. Ahmet Vefik Paşa’nın başka bir orijinalitesi de Molière’in mudhikelerini[12] Türk âdetlerine adapte etmesi ve şahısların isimlerini ve hüviyetlerini Türkçeleştirmek suretiyle Türkçeye nakletmesi ve millî bir sahnede oynatması idi.

            Darü’l-fünûnun bir müderrisi Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî mekteplerin nâzırlığında bulunan Şıpka kahramanın Süleyman Paşa da Türkçülüğü askerî mekteplerine sokmaya çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğüne De Guignes’in tarihi müessir olmuştur, diyebiliriz. Çünkü memleketimizde ilk defa olarak Çin membalarına istinaden Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserinde bilhassa De Guignes’i mehaz edinmiştir. Süleyman Paşa Târih-i Âlem’nin methalinde[13] bu eseri niçin yazmaya teşebbüs ettiğini izah ederken diyor ki: “Askerî mekteplerinin nezaretine geçince, bu mekteplere lâzım olan kitapların tercümesini mütehassıslara havale ettim. Fakat, sıra tarihe gelince bunun tercüme tarik ile yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize yahut milliyetimize (Türklüğümüze) ait iftiralarla doludur. Bu kitaplardan hiçbirisi tercüme edilip de mekteplerimizde okutturulamaz. Bu sebebe binaen mekteplerimizde okunacak tarih kitabının telifini ben üzerime aldım. Vücuda getirdiğim bu kitapta hakikate mugayir hiçbir söze tesadüf olunamayacağı gibi, dinimize ve milletimize muhalif hiçbir söze de rast gelmek imkânı yoktur.”

Avrupa tarihlerindeki Hunların Çin tarihindeki Hiyong Nu’lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Hânın, Hiyong Nu devletinin müessisi[14] Mete olması lâzım geldiğini bize ilk defa öğreten Süleyman Paşadır. Süleyman Paşa bundan başka Cevdet Paşa gibi lisanımızın sarfına dair bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi Kavâid-i Osmâniye adını vermedi, Sarf-ı Türkî namını verdi. Çünkü lisanımızın Türkçe olduğunu biliyordu. Ve Osmanlıca namıyla üç lisandan mürekkep bir dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu husustaki kanaatini Ta’lim-i Edebiyat-ı Osmaniye namı ile bir kitap neşreden Recâizâde Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta açıkça meydana koydu. Bu mektupta diyor ki “Osmanlı lisanı ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Millerimizin unvanı ise yalnız Türk’tür. Binaenaleyh lisanımız da Türk lisanıdır, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.”

Süleyman Paşa, askerî rüştiyelerinde, okunmak üzere “Esma-i Türkiye” adlı kitabı da Osmanlıcanın tesiri altında Türkçe kelimelerin unutulmaması maksadıyla yazmıştı.

Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşadır. Türk ocaklarında ve sair Türkçü müesseselerde bu iki Türkçülük kılavuzunun büyük kıtada resimlerini talik etmek[15] kadirşinaslık icabındandır.

Türkiye’de Abdülhamit bu kudsî cereyanı durdurmaya çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fetih Ali Ahundof’tur ki Azeri Türkçesinde yazdığı orijinal mudhikeler bütün Avrupa lisanlarına tercüme edilmiştir. İkincisi Kırım’da “Tercüman” gazetesini çıkaran İsmail Gasprinski’dir ki Türkçülükteki şiarı[16] dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini şimal[17] Türkleri anladığı kadar şark Türkleri ile garp Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı lisanda birleşmelerinin kabil olduğuna bu gazetenin vücudu canlı bir delildir.

Abdülhamid’in son devrinde, İstanbul’da Türkçülük cereyanı tekrar uyanmaya başladı.

Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyin-zâde Ali Bey Tıbbiyede Türkçülük esaslarını anlatıyordu. “Turan” ismindeki manzumesi, Panturanizm mefkûresinin ilk tecellisi idi. Yunan harbi başladığı sırada Türk şairi Mehmet Emin Bey:

“Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.”

Mısraıyla başlayan ilk şiirini neşretti. Bu iki manzume Türk hayatında yeni bir inkılap başlayacağını veriyordu. Hüseyin-zâde Ali Bey Rusya’daki milliyet cereyanlarının tesiriyle Türkçü olmuştu. Bilhassa, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden son derece milliyetperver olan bir arkadaşı ona, milliyet aşkını aşılamıştı.

Türk şairi Mehmet Emin Beye, Türkçülüğü aşılayan -mumaileyhin beyanatına göre- Şeyh Cemaleddinî Efgani’dir. Mısır’da Şeyh Mehmet Abde’yi, Şimal Türkleri arasında Ziyaeddin bin Fahreddin’i yetiştiren bu büyük İslâm müceddidi[18] Türk vatanında Mehmet Emin Bey’i bularak halk lisanında halk vezninde milliyetperverâne şiirler yazmasını tavsiye etmişti.

Türkçülüğün ilk devrinde De Guignes tarihinin müessir olduğunu görmüştük. İkinci devrinde de Leon Cahun un “Asya Tarihinde Methal” unvanlı kitabının büyük tesiri oldu. Necip Asım Bey birçok ilâvelerle bu kitabın Türklere ait olan kısmını Türkçeye nakletti. Necip Asım Beyin bu kitabı her tarafta Türkçülüğe dair temayüller uyandırdı. Ahmet Cevdet Bey, ikdam gazetesini, Türkçülüğün bir organı haline koydu. Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necip Asım Bey de Türkçülüğün ilk mücahitleriydi.

Fakat İkdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden bilhassa Fuat Raif Bey’in Türkçeyi sadeleştirmek hususunda yanlış bir nazariyeyi takip etmesi Türkçülük cereyanının Kıymetten düşmesine sebep oldu. Bu yanlış nazariye tasfiyecilik[19] fikriydi.

Tasfiyecilik, lisanımızdan Arap, Acem cezirlerinden[20] gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk cezrinden doğmuş eski kelimeleri yahut Türk cezrinden yeni edatlarla yapılacak yeni Türk kelimelerini ikame etmekten ibaretti. Bu nazariyenin fiilî tatbikatını göstermek üzere neşr olunan bazı makaleler ve mektuplar zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeye başladı. Halk lisanına geçmiş olan Arabî ve Farisî kelimeleri, Türkçeden çıkarmak, bu lisanı en canlı kelimelerinden, dinî, ahlâkî, felsefî tabirlerinden mahrum edecekti. Türk cezrinden yeni yapılan kelimeler, sarf kaidelerini hercümerç edeceğinden başka, halk için ecnebi kelimelerden daha yabancı, daha meçhuldü. Binaenaleyh, bu hareket lisanımızı sadeciliğe, vuzuha doğru götürecek yerde, muğlâkiyete ve zulmete doğru götürüyordu. Bundan başka, tabiî kelimeleri atarak, onların yerine sun î kelimeler ikamesine çalıştığı için, hakiki bir lisan yerine sun’î bir Türk Esperantosu vücuda getiriyordu. Memleketin ihtiyacı ise, böyle bir yapma Esperantoya değil, bildiği ve anladığı mûnis ve gayri sun’î kelimelerden mürekkep bir müdaheme[21] vasıtasına idi. İşte, bu sebepten dolayı İkdam’daki tasfiyecilik cereyanından, fayda yerine mazarrat husule geldi.

Bu sırada Tıbbiyede teşekkül eden gizli bir inkılâp cemiyetinde Pantürkizm, Panottomanizm, Panislâmizm mefkûrelerinden hangisi daha ziyade şeniyete[22] muvafık olduğu münakaşa ediliyordu. Bu münakaşa, Avrupa’daki ve Mısır’daki genç Türklere de intikal ederek bazıları Pantürkizm mefkûresini, bazıları da Panottomanizm mefkûresini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal, Osmanlı ittihadı fikrini ileri sürerken, Akçuraoğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk ittihadı siyasetini tavsiye ediyorlardı.

Bu sırada tıbbiyede teşekkül eden gizli bir inkılâp cemiyetinde Pantürkizm, Panottomanizm, Panislâmizm mefkûrelerinden hangisi daha ziyade şeniyete muvafık olduğu münakaşa ediliyordu. Bu münakaşa, Avrupa’daki ve Mısır’daki genç Türklere de intikal ederek bazıları Pantürkizm mefkûresini, bazıları da Panottomanizm mefkûresini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal, Osmanlı ittihadı fikrini ileri sürerken, Akçuraoğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk ittihadı siyasetini tavsiye ediyorlardı.

Bu sırada Hüseyin-zâde Ali Bey İstanbul’dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris’ten Bakü’ye gelmişler ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıyef de bunlara iltihak etti. Bu üç zat orada o zamana kadar hâkim bulunan Sünnilik ve Şiîlik ihtilâflarını izale ederek Türklük ve İslâmlık camiaları etrafında bütün Azerbaycanlıları toplamaya çalıştılar.

24 Temmuz inkılabından sonra Türkiye’de Osmanlılık fikri hâkim olmuştu. Bu esnada, intişara başlayan “Türk Derneği” mecmuası gerek bu sebepten gerek yine tasfiyecilik cereyanına kapılmasından dolayı hiçbir rağbet görmedi.

31 Mart’tan sonra, Osmanlıcılık fikri eski nüfuzunu kaybetmeye başladı. Vaktiyle Abdülhamid’e İslâm ittihadı fikrini vermiş olan Alman Kayseri bu fırsattan istifade ederek, Sultanahmet Meydanı’nda İslâm ittihadı namına bir miting yaptırdı. Bugünden itibaren memleketimizde gizli İttihad-ı İslâm teşkilâtı yapılmaya başladı. Genç Türkler, Osman1ıcı ve İttihad-ı İslâmcı olmak üzere iki muarız kısma ayrılmaya başladılar. Osmanlılar kozmopolit, İttihad-ı İslamcılar ile ultramonten idiler.

Her iki cereyan da memleket için muzırdı. Ben, 1326 kongresinde Selânik’te merkezi umumî azalığıma intihap olunduğum sırada siyasî ahval bu merkezdeydi.

Bu sırada, Selânik’te Genç Kalemler isminde bir mecmua çıkıyordu. Mecmuanın sermuharriri Ali Canip Bey’le bir gece Beyazkule bahçesinde konuşuyorduk. Bu genç bana mecmuasının lisanda sadeliğe doğru bir inkılâp yapmaya çalıştığını, Ömer Seyfeddin’in bu mücadelede pişvâ olduğunu anlattı. Ömer Seyfeddin’in lisan hakkındaki bu fikirleri tamamıyla benim kanaatlerime tevakkuf ediyordu. Gençliğimde, Taşkışla’da mahpus bulunduğum sırada, neferlerin mülâzım-ı evvele “evvel mülâzım”, mülâzım-ı saniye “sanî mülâzım”, Trablusgarb’a “Garb Trablusu”, Trablusşam’a “Şam Trablusu” demeleri bende şu kat’î kanaati uyandırmıştı:

“Türkçeyi ıslah için bu lisandan bütün Arabî ve Farisî kelimeleri değil, umum Arabî ve Farisî kaideleri atmak, Arabî ve Farisî kelimelerden de Türkçesi olanları terk ederek, Türkçe bulunmayanları lisanda ibkâ etmek[23].”

Bu fikre dair bazı yazılar yazmış isem de neşrine fırsat bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmaya da henüz bir fırsat elvermemişti. Daha on beş yaşında iken Ahmet Vefik Paşa’nın “Lehçe-i Osmanî’ si ile Süleyman Paşa’nın “Tarih-i Âlem”i bende Türkçülük temayüllerini doğurmuştu. 312’de İstanbul’a geldiğim zaman ilk aldığım kitap Leon Cahun’un tarihi olmuştu. Bu kitap âdeta Pantürkizm mefkûresini teşvik etmek üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zâde Ali Bey’le temas ederek, Türkçülük hakkındaki kanaatlerini öğreniyordum.

Hulâsa, on yedi on sekiz seneden beri Türk milletinin sosyolojisi ve psikolojisini tetkik için sarf ettiğim mesainin mahsulleri kafamın içinde istif edilmiş duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir vesilenin zuhuruna ihtiyaç vardı. İşte, Genç Kalemler’de Ömer Seyfeddin’in başlamış olduğu mücahede[24] bu vesileyi izhar etti. Fakat ben lisan meselesini kâfi görmeyerek Türkçülüğü bütün mefkûreleriyle, bütün programıyla ortaya atmak lâzım geldiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri ihtiva eden “Turan” manzumesini yazarak Genç Kalemler’de neşrettim. Bu manzume, tam zamanında intişar etmişti[25].

Çünkü, Osmanlıcılıktan da İslâm ittihatçılığından da memleket için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar kurtarıcı bir mefkûre arıyorlardı. Turan manzumesi bu mefkûrenin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra, mütemadiyen bu manzumedeki esasları şerh ve tefsir etmekle uğraştım.

Turan manzumesinden sonra, Ahmet Hikmet Bey “Altınordu” makalesini neşretti. İstanbul’da “Türk Yurdu” mecmuasıyla Türk ocağı cemiyeti teşekkül etti. Halide Hanım “Yeni Turan” adlı romanlarıyla Türkçülüğe büyük bir kıymet verdi. Hamdullah Suphi Bey Türkçülüğün faal bir reisi oldu. İsimleri yukarıda geçen yahut geçmeyen bütün Türkçüler gerek Türk yurdunda gerek Türk ocağında birleşerek beraber çalıştılar. Köprülüzade Fuat Bey Türkiyat sahasında büyük bir mütebahhir[26] ve âlim oldu. İlmî eserleriyle Türkçülüğü tenvir etti.[27]

Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri beyler gibi nâsirler ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Hâzım, Vâlâ Nureddin beyler gibi şairler yeni Türkçeyi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da gerek kıymetli kitaplarıyla gerek Paris’teki yüksek konferanslarıyla Türkçülüğün yükselmesine büyük hizmetler sarf etti.

Türkçülük âlemi bugün o kadar genişlemiştir ki, bu sahada çalışan sanatkârlarla ilim adamlarının hepsinin isimlerini saymak, ciltlerle kitaplara muhtaçtır. Yalnız Türk mimarlığında Mimar Kemal Beyi unutmamak lâzımdır. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında mumaileyhin büyük bir tesiri vardır.

Mamafih, Türkçülüğe dair bütün bu hareketler akim kalacaktı[28], eğer Türkleri Türkçülük mefkûresi etrafında birleştirecek büyük bir inkıraz[29] tehlikesinden kurtarmaya muvaffak olan büyük bir dâhi zuhur etmeseydi! Bu büyük dâhinin ismini söylemeye hacet yok, bütün cihan bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa ismini mukaddes bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. Evvelce Türkiye’de, Türk Milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türkündür. Bu topraktaki hâkimiyet Türk hâkimiyetidir, siyasette, harsta, iktisatta hep Türk hâkimdir. Bu kadar katî ve büyük inkılâbı yapan zat Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü; düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür.

2. TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün mahiyetini anlamak için, evvelemirde, millet adı verilen zümrenin, mahiyetini tayin etmek lâzımdır. Millet hakkındaki muhtelif telâkkileri tetkik edelim:

1) Irkî Türkçülere göre millet ırk demektir. Irk kelimesi esasen mevaşi[30] fenninin ıstılahlarındandır. Her hayvan nevi, teşrihi vasıfları itibariyle birtakım enmuzeclere[31] ayrılır. Bu enmuzeclere ırk adı verilir. Meselâ, at nev’inin Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan birtakım teşrihi enmuzecleri vardır.

İnsan arasında da eskiden beri, beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk namlarıyla dört ırk mevcuttur. Bu tasnif, kaba bir tasnif olmakla beraber, hâlâ kıymetini muhafaza etmektedir.

Beşeriyet (antropoloji) ilmi Avrupa’daki insanları kafalarının şekli ve saçlarıyla ve gözlerinin rengi itibariyle üç ırka ayırmıştır. Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.

Mamafih, Avrupa’da hiçbir millet, bu enmuzeclerden yalnız birini muhtevi değildir. Her milletin içinde, muhtelif nispetlerde olmak üzere bu üç ırka mensup fertler mevcuttur. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.

Vakıa bir zamanlar, bazı beşeriyâtçılar bu teşrihi ecnmuzeclerle içtimaî hasletler arasında bir münasebet bulunduğunu iddia ederlerdi. Fakat birçok ilmî tenkitlerin ve bilhassa bizzat beşeriyâtçılar arasında en yüksek bir mevkide bulunan Manouvrier ismindeki âlimin, teşrihi vasıfların içtimaî seciyeler üzerinde hiçbir tesiri olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın, bu suretle içtimaî hasletlerle hiçbir münasebeti kalmayınca, içtimaî seciyelerin mecmuu olan milliyetle de hiçbir münasebeti kalmaması lâzım gelir. O halde milleti başka bir sahada aramak iktiza eder.

2) Kavmî Türkçüler de milleti kavim zümresiyle karıştırırlar.

Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış kandaş bir zümre demektir.

Eski cemiyetler, umumiyetle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını iddia ederlerdi. Halbuki, cemiyetler kable’t-tarih[32] zamanlarda bile, kavmiyetçe halis değildir. Muharebelerde esir alma, kız kaçırma, mücrimlerin kendi cemiyetinden kaçarak başka bir cemiyete girmesi, izdivaçlar, muhaceretler, temsil ve temessül gibi hâdiseler daima milletleri birbirine karıştırmıştı. Fransız âlimlerinden Camille Julian ile Meillet en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadığını iddia etmektedirler. Kable’t-tarih zamanlarda bile saf kavim bulunmazsa tarihî devirlerde kavmî hercümerçlerden sonra, artık saf bir kavmiyet aramak abes olmaz mı? Bundan başka sosyoloji ilmine göre, fertler dünyaya gelirken lâiçtimaî olarak gelirler. Yâni içtimaî vicdanlarından hiçbirini beraberlerinde getirmezler, Meselâ lisanî, dinî, ahlâkî, bediî, siyasî, hukukî, iktisadî vicdanlardan hiçbirini beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye tarikiyle cemiyetten alırlar. Demek ki içtimaî hasletler ulvî verasetle intikal etmez, yalnız terbiye tarikiyle intikal eder. O halde, kavmiyetin millî seciye nokta-i nazarından da hiçbir rolü yok demektir.

Kavmî saffet, hiçbir cemiyette bulunmamakla beraber, eski cemiyetler, kavmiyet mefkûresini takip ederlerdi. Bunun sebebi dinî idi. Çünkü, o cemiyetlerde, mâbud, cemiyetin ilk ceddinden ibaretti. Bu mâbud, yalnız kendi zürriyetinden bulunanlara mâbudluk etmek isterdi. Yabancıların kendi mâbedine girmesini, kendisine yapılacak ibadetlere iştirak etmesini, kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre muhakeme olunmasını arzu etmezdi. Buna binaen, cemiyetin içinde muhtelif tebenni[33] yollarıyla girmiş birçok fertler bulunmakla beraber bütün cemiyet, yalnız mâbudun zürriyetlerinden mürekkep itibar olunurdu. Eski Yunan medinelerinde[34], kable’l-islâm[35]Araplarda, eski Türklerde, hulâsa henüz ilk devrinde bulunan bütün cemiyetlerde şu yalancı kavmiyeti görürüz.

Şurası da var ki, içtimaî tekâmülün o merhalesinde yaşayan milletler için kavmiyet mefkûresini takip etmek normal bir hareket olduğu halde, bugün içinde bulunduğumuz merhaleye nispetle marazîdir. Çünkü, o merhalede bulunan cemiyetlerde, içtimaî tesanüd[36] yalnız dindaşlık rabıtasından ibaretti. Dindaşlık kandaşlığa istinat edince, tabiîdir ki, içtimaî tesanüdün istinatgahı da kandaşlık olur.

Bugünkü içtimaî merhalemizde ise, içtimaî tesanüd, harstaki iştirake istinat ediyor. Harsın intikal vasıtası terbiye olduğu için kandaşlıkla hiçbir alâkası yoktur.

3) Coğrafî Türkçülere göre, millet, aynı ülkede oturan ahalilerin mecmuu demektir. Meselâ, onlara göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran’da Farisî, Kürt ve Türk’ten ibaret olmak üzere üç millet, İsviçre’de Alman, Fransız ve İtalyan’dan ibaret olmak üzere yine üç millet, Belçika’da aslen Fransız olan Valcalarla aslen Cermen olan Flâmanlar mevcuttur. Büyük Britanya adalarında ise Anglo Sakson, İskoçyalı, Galli, İrlandalı namlarıyla dört millet vardır. Bu muhtelif cemiyetlerin lisanları ve harsları birbirinden ayrı olduğu için, heyeti mecmualarına millet adıcıı vermek doğru değildir.

Bazen bir ülkede müteaddit milletler olduğu gibi, bazen de bir millet müteaddit ülkelere dağılmış bulunur. Meselâ, Oğuz Türklerine bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran’da, Harzem ülkesinde tesadüf ederiz.

Bu zümrelerin lisanları ve harsları müşterek olduğu halde, bunları ayrı milletler telâkki etmek doğru olabilir mi?

4) Osmanlıcılara nazaran, millet Osmanlı İmparatorluğunda bulunan bütün tebaaya şamildir. Halbuki, bir imparatorluğun bütün tebaasını bir tek millet telâkki etmek büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü, bu halitanın[37] içinde müstakil harslara[38] malik müteaddit milletler vardır.

5) İslâm ittihatçılarına göre, millet bütün Müslümanların mecmuu demektir.

Aynı dinde bulunan insanların mecmuuna ümmet adı verilir. O halde Müslümanların mecmuu da bir ümmettir. Yalnız lisanda ve harsta müşterek olan millet zümresi ise bundan ayrı bir şeydir.

6) Fertçilere göre, millet bir adamın kendisini mensup addettiği herhangi bir cemiyettir. Fi’l-hakika, bir fert kendisini zâhiren şu yahut bu cemiyete nispet etmekte hür zanneder. Halbuki fertlerde böyle bir hürriyet ve istiklâl yoktur. Çünkü insandaki ruh duygularla fikirlerden mürekkeptir. Yeni ruhiyatçılara göre, hissî hayatımız asıldır, fikrî hayatımız ona aşılanmıştır. Binaenaleyh ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için, fikirlerimizin hislerimize tamamıyla uygun olması lâzımdır. Fikirleri hislerine tevafuk ve istinat etmeyen bir adam ruhen hastadır. Böyle bir adam hayatta mesut olamaz. Mesela hissen dindar olan bir genç kendisini fikren dinsiz telâkki ederse, ruhî bir muvazeneye malik olabilir mi? Şüphesiz, hayır! Bunun gibi, her fert hisleri vasıtasıyla muayyen bir millete mensuptur. Bir millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı cemiyetten ibarettir. Çünkü, bu fert içinde yaşadığı cemiyetin bütün duygularını terbiye vasıtasıyla almış tamamıyla ona benzemiştir. O halde bu fert ancak bu cemiyetin içinde yaşarsa mesut olabilir. Başka bir cemiyetin içine giderse, daüssılaya uğrar, hastalanır, hissen müşterek bulunduğu cemiyetin içine gitmek için hasret çeker. O halde, bir ferdin istediği zaman, milliyetini değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de haricî bir şeniyettir. İnsan milliyetini, cehaletle tanıyamamışken, sonradan, taharri ve tahrik vasıtasıyla keşfedebilir. Fakat, bir fırkaya girer gibi, sırf iradesiyle şu yahut bu millete intisap edemez.

O halde, millet nedir? Irkî, kavmî, coğrafî, siyasî, iradî kuvvetlere tefevvuk ve tahakküm edebilecek başka ne gibi bir rabıtamız var?

İçtimaiyat ilmi ispat ediyor ki, bu rabıta terbiyede, harsta yâni duygularda iştiraktir. İnsan en samimi en derunî duygularını ilk terbiye zamanında alır. Daha beşlikte iken, işittiği ninnilerle anadilinin tesiri altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz lisan anadilimizdir. Ruhumuza vücut veren bütün dinî, ahlâkî, bediî duygularımızı bu lisan vasıtasıyla almışız. Zaten ruhumuzun içtimaî hisleri, bu dinî, ahlâkî, bediî duygulardan ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almışsak, daima o cemiyette yaşamak isteriz. Başka bir cemiyetin içinde daha büyük bir refahla yaşamamız mümkün iken, cemiyetin içindeki fakrı ona tercih ederiz. Çünkü, dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o refahtan ziyade bizi mesut kılar. Zevkimiz, vicdanımız, iştiyaklarımız, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız cemiyetindir. Bunların aksisedasını ancak o cemiyet içinde işitebiliriz.

Ondan ayrılıp da başka bir cemiyete intisap edebilmemiz için, bütün bir mâni vardır. Bu mâni, çocukluğumuzda o cemiyetten almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski cemiyet içinde kalmaya mecburuz.

Bu ifadelerden anlaşıldı ki millet ne ırkî ne kavmî ne coğrafî ne siyasî ne de irade bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yâni aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu “dili dilime uyan, dini dinime uyan” diyerek tarif eder. Fi’l-hakika, bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insanî şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddî meziyetlerimiz ırkımızdan geliyorsa, manevî meziyetlerimiz de terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor. Büyük İskender diyor ki: “Benim hakikî babam Filip değil, Aristo’dur. Çünkü, birincisi maddiyetimin, ikincisi maneviyatımın tekevvününe sebep olmuştur.” İnsan için, maneviyat, maddiyetten mukaddemdir. Bu itibarla milliyette şecere aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve mefkûrenin millî olması aranır. Normal bir insan hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun mefkûresine çalışabilir. Çünkü, mefkûre bir vecd menbaı içindir ki, aranır. Halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir cemiyetin mefkûresi, ruhumuza asla vecd veremez. Bilâkis, terbiyesini almış olduğumuz cemiyetin mefkûresi ruhumuzu vecdlere gark ederek mesut yaşamamıza sebep olur. Bundan dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü cemiyetin mefkûresi uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki, zihnen kendisini nispet ettiği yabancı bir cemiyet uğruna ufak bir menfaatini bile feda edemez. Hulâsa, insan, terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa bedbaht olur. Bu mütalâalardan çıkaracağımız amelî netice şudur: Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş millettaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat edinmiş görürsek sair millettaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara “Siz Türk değilsiniz.” diyebiliriz. Fi’l-hakika, atalarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri şevki tabiîye müstenit ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise ırkın içtimai hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücaridlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hal, caiz olmadığından “Türküm” diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler yarsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.

 

 

3. TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK

 

         Türkçülükle Turancılık’ın farklarını anlamak için Turan ve Türk zümrelerinin hudutlarını tayin etmek lazımdır. Türk, bir milletin adıdır, Millet, kendisine mahsus bir harsa malik olan bir zümre demektir. O halde, Türkün yalnız bir lisanı, bir tek harsı olabilir.

Hâlbuki, Türkün bazı şubeleri Anadolu Türklerinden ayrı bir lisan, ayrı bir hars yapmaya çalışıyorlar. Meselâ Şimal Türklerinden bir kısım gençler bir Tatar lisanı, Tatar harsı vücuda getirmekle meşguldürler. Bu hareket, Türklerin başka bir millet, Tatarların da başka bir millet olması neticesini verecektir. Uzakta bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir şiar takip edeceklerini bilmiyoruz. Bunlar da birer ayrı lisan ve edebiyat birer ayrı hars vücuda getirmeye çalışırlarsa, Türk milletinin hududu daha daralmış olur. Yakutlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türklerinin harsı dairesine almak daha güç görünüyor.

Bugün, harsça birleşmesi kolay olan Türkler, bilhassa Oğuz Türkleri, yani Türkmenlerdir. Türkiye Türkleri gibi, Azerbaycan, İran ve Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğuna mensupturlar, Binaenaleyh, Türkçülükteki yakın mefkûremiz Oğuz ittihadı yahut Türkmen ittihadı olmalıdır. Bu İttihattan maksat nedir? Siyasî bir ittihat mı? Şimdilik hayır! İstikbal hakkında bugünden bir hüküm veremeyiz. Fakat, bugünkü mefkûremiz, Oğuzların yalnız harsça birleşmesidir.

Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin yahut boyun diğerinde de şubeleri var.

Meselâ, Harezm’de Tekelerle Sarıları ve Karakalpakları görüyoruz. Memleketimizde Tekeler bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir kısmı vaktiyle Rumeli’ye nakledilmiştir. Türkiye’deki Sarılar bilhassa Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise Kara papak ve Terekeme adlarını alarak, Sivas, Kars ve Azerbaycan cihetlerinde yerleşmişlerdir. Harezm’de Oğuzun Salur ve İmralı boylarıyla Çavda ve Göklen=Kartuklardan Kealin illeri vardır. Bu isimlere Anadolu’nun muhtelif noktalarında tesadüf edilir. Göklen, kendi adını Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir.

Oğuzun Yayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da, Azerbaycan’da mevcutturlar. Akkoyunlarla Karakoyunlular da bu üç ülkede yayılmışlardır.  O halde Harezm, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri Türk etnografyası itibarıyla aynı uyruğun yurtlarıdır. Bu dört ülkenin mecmuuna Oğuzistan adını verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi bu büyük kıtada yalnız bir tek harsın hâkim olmasıdır.

Oğuz Türkleri umumiyetle Oğuz Hanın torunlarıdır. Oğuz Türkleri birkaç asır evveline gelinceye kadar mütesanit bir aile halinde yaşarlardı. Meselâ Fuzulî bütün Oğuz şubeleri içinde okunan bir Oğuz şairidir. Korkut Ata kitabı Oğuzların resmî Oğuznâmesi olduğu gibi, Şah İsmail, Âşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi halk eserleri de bütün Oğuzistan yayılmıştır.

Türkçülüğün uzak mefkûresi ise Turan’dır. Turan bazılarının zannettiği gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tonguzları, Finuvaları, Macarları da ihtiva eden bir kavimler halitası değildir. Bu zümreye ilmim lisanında Ural-Altay zümresi denilir. Mamafih bu son ki zümreye mensup kavimlerin lisanları arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta, bazı müellifler, Ural kavimler ile Altay kavimlerinin birbirinden ayrı iki zümre teşkil ettiğini ve Türklerin Moğol1 ar ve Tonguzlarla beraber Altay zümresine, Finuvalarla Macarların da Ural zümresine mensup olduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tonguzlarla lisanî bir karabeti[39] olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün, ilmen sabit olan bir hakikat varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, Tatar, Oğuz gibi Türk şubelerinin lisan ve ananece kavmi bir vahdete malik bulunduğudur. Turan kelimesi, Turlar yâni Türkler demek olduğu için, münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavî bir isimle İran’da ve Azerbaycan’da mevcutturlar. Akkoyunlularla Karakoyunlular da bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk şubelerini ihtiva eden büyük Türkistan’a hasretmemiz lâzım gelir. Çünkü, Türk kelimesi bugün yalnız Türkiye Türklerine verilen bir unvan hükmüne geçmiştir. Türkiye’deki Türk harsına dahil olanlar, tabiî bu ismi alacaklardır. Benim itikadımca, bütün Oğuzlar yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı harslar vücuda getirdikleri takdirde, ayrı milletler halini alacaklarından, yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman bütün bu eski akrabaları kavmî bir camia halinde birleştiren müşterek bir unvana lüzum hissedilecek. İşte, bu müşterek unvan Turan kelimesidir.

Türkçülerin uzak mefkûresi, Turan namı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, lisanda, edebiyatta harsta bileştirmektir. Bu mefkûrenin bir şeniyet haline gelmesi mümkün mü yoksa değil mi? Yakın mefkûreler için bu cihet aranırsa da uzak mefkûreler için aranmaz. Çünkü uzak mefkûrelere ruhlardaki vecdi namütenahi bir dereceye yükselmek için istihdaf[40] edilen çok cazibeli bir hayaldir. Meselâ, Lenin, Bolşeviklik için yakın mefkûre olarak kollektivizmi, uzak mefkûre suretinde de komünizmi ileri sürmüştür. Komünizmin ne zaman husule geleceğini soranlara şu cevabı veriyor: “Komünizmin ne zaman tatbik olunacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu, Hazreti Muhammed’in cenneti gibi ne zaman ve nerede görüneceği malûm olmayan bir şeydir.”

İşte, Turan mefkûresi de bunun gibidir. Yüz milyon Türkün bir millet halinde birleşmesi. Türkçüler için kuvvetli bir vecd menbaıdır. Turan mefkûresi olmasaydı, Türkçülük bu kadar süratle intişar etmeyecekti. Mamafih, kim bilir, belki istikbalde Turan mefkûresinin husulü ele mümkün olacaktır. Mefkûre, istikbalin halikıdır. Dün Türkler için hayati bir mefkûre halinde bulunan millî devlet, bugün Türkiye’de bir şeniyet halini almıştır.

O halde, Türkçülüğü mefkûresinin büyüklüğü noktasından üç dereceye ayırabiliriz:

1) Türkiyecilik,

2) Oğuzculuk yahut Türkmencilik,

3) Turancılık.

Bugün şeniyet sahasında yalnız Türkiyecilik vardır. Fakat, ruhların büyük bir iştiyakla aradığı Kızıl Elma, şeniyet sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü Kızıl Elma’yı tahayyül ederken, gözünün Önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Fi’l-hakika, Turan mefkûresi mazide bir hayal değil, bir şeniyetti. Milattan 210 sene evvel Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) namı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman Turan mefkûresi bir şeniyet haline girmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra Köktürkler, Köktürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız Kazaklar, daha sonra Kür Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk turan mefkûresini şeniyet haline getirmediler mi?

Turan kelimesinin manası şu suretle tahdit[41] olunduktan sonra, artık Macarların, Finuvaların, Moğolların, Tonguzların, Turanla bir alâkaları kalmamak icap eder. Turan, bütün Türklerin mazide ve belki de istikbalde bir şeniyet olan büyük vatanidir.

Turanîler, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerçekten varsa, bunun kendisine mahsus bir ismi olduğundan Turan adına ihtiyacı yoktur.

Bir de bazı Avrupalı müellifler, garbi Asya’da aslen Sâmiler yahut Ârilere mensup olmayan, bütün kavimlere Turanî adını veriyorlar. Bunların maksadı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu tasdik etmek değildir. Yalnız Sâmilerle Ârilerden hariç kavimler olduğunu anlatmak içindir.

Bundan başka, bazı müellifler de Şehnameye nazaran Tur ile İrc’in kardeş olduğuna bakarak turanı eski İran’ın bir kısmı addetmektedirler. Halbuki Şehnâme’ye göre, üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı Selem’dir. Selem ise İran’dan bir şubenin dedesi değil, bütün Sâmilerin müşterek ceddidir. O halde, Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş Nuh’un oğulları gibi eski etnografik taksimatın adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki Turan İran’ın bir cüz’i değil, bütün Türk illerinin mecmuu olan Türk camiasından ibarettir.

 

[1] Kitap cildi yapan kimse.

[2] Yazma kitapları süsleme sanatıyla uğraşan kimse.

[3] Vs., vb. manalarında kullanılan bir sözcük.

[4] Güzel şeyleri seven kimseler.

[5] Yeni ve görülmedik güzel şey.

[6] Arkeolojik çalışma.

[7] Düşünür, filozof.

[8] İlim meclisi.

[9] Bugünkü adıyla üniversite.

[10] Kız evlat.

[11] Karşı çıkma engelleme.

[12] Güldürü, komedi.

[13] Giriş.

[14] Kurucu.

[15] Asmak.

[16] İz, işaret.

[17] Kuzey.

[18] Yenilikçi, yenileyen.

[19] (Dilden) Yabancı unsurlardan ayıklanmasını amaçlayan çalışma, özleştirmecilik.

[20] Kök.

[21] Anlaşma.

[22] Gerçeklik, realite.

[23] Sürekli kılmak, kalıcı hale getirmek.

[24] Uğraşma, mücadele etme.

[25] Yayımlanma, neşredilme.

[26] Âlim.

[27] Aydınlatmak.

[28] Sonuçlanmamak, başarıya ulaşamamak.

[29] Yok olma, sonu gelme.

[30] Yük hayvanı olarak kullanılan hayvanlar.

[31] Örnek, numune, misal.

[32] Tarihten önceki.

[33] Oğulluğa kabul etme, evlat edinme.

[34] Şehir, belde.

[35] İslam’dan önce.

[36] Dayanışma, destek verme.

[37] Karma, karışım.

[38] Kültür.

[39] Soyca yakınlık, akrabalık.

[40] Hedef tutma, amaç haline getirme.

[41] Sınırlama, hudut koyma.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments