Ana Sayfa 7. Sayı Bir Serencamın Hikayesi; Şerif Mardin ve Mülkiye

Bir Serencamın Hikayesi; Şerif Mardin ve Mülkiye

Author

Date

Category

Osmanlı-Türk modernleşmesinin kurumsal ve kişisel bazda incelenmesinde bir kurum ve kişinin ismi her daim ön plana çıkar. Bunlar da Mekteb-i Mülkiye ve Şerif Mardin’dir. Nitekim Kasım 2019’da Türk Tarih Kurumu ve Mülkiye ortaklığında yapılacak Mülkiye sempozyumunun ismi “Türkiye’nin Modernleşme Süreci ve Mekteb-i Mülkiye” olarak belirlenmiştir. Mülkiye gerek bürokrat yetiştiren bir kurum olarak gerekse de yetiştirdiği hocalar, bünyesinde neşredilen kitap ve hazırlanan tezlerle bu modernleşme gelişiminin izinin sürülebileceği bir zemini ya da Mülkiyelilerin hoşuna gidecek bir ifadeyle söylemek gerekirse, bir ‘geleneği’ ifade eder. Şerif Mardin de malum olduğu üzere, Osmanlı-Türk modernleşmesinde, Tanzimat sonrası ve Osmanlı son dönemine dair yaptığı fikir tarihi çalışmaları ve din, kültür, din ve modernleşme gibi alanlardaki eserleriyle bu alanda müstesna bir yere sahiptir.

Şerif Mardin’in akademik ilgisi ve Mülkiye’nin kurumsal geçmişinin birbirine yakın olmasına ek olarak, bu iki aktörün yolları 1950’li yıllarda kesişir. Mardin 1954 yılında Mülkiye’ye asistan olarak, Yavuz Abadan’ın asistanı olarak alınır. Ancak Mardin’in Mülkiye’yle ilişkisi ilk yıllarından itibaren problemli olmuştur. Zira Mardin lisans eğitimini Amerika’da tamamlamıştır ve yoğun Amerikan siyaset bilimi ve sosyoloji geleneğinden beslenmiştir. Bu geleneğin o dönemki teamülü de siyaset bilimini daha çok sosyoloji ve tarihle mezceden interdisipliner bir geleneği temsil etmesidir. Mülkiye’de ise daha çok siyaset biliminin hukuk yönü ağır basan Fransız tipi bir siyaset bilimi anlayışı vardır. Mardin’den beklenilen de Yavuz Abadan’ın Kamu Hukuku kitabını okutmasıdır. Yine o dönemin önemli hocalarından Coşkun Kırca da Amerikan siyaset bilimi tarzından nefret etmektedir. Ancak daha sonra Mardin Turhan Feyzioğlu’nun asistanı olur. Feyzioğlu, Turan Güneş gibi isimler aslında Mardin’in düşündüğü çalışma şekline aşina değildir ancak Mardin’in kendi ifadesiyle “acaba burada neler var” diyerek Mardin’i izlemeye başlarlar.

Şerif Mardin’in Mülkiye’deki ilk dönemi kısa sürer ve 1956 yılında Demokrat Parti’nin uygulamalarını protesto etmek için fakültenin ağır top hocalarıyla istifa eder. İstifa edenler arasında tek asistan kendisidir. İstifa dilekçesinde istifa etmeyen arkadaşlarını ‘yaralayıcı’ ifadeler kullanır ve daha sonra Mülkiye’ye tekrar dönüşünde bu ifadelerinin bir sonucu olacaktır. Kendisi tekrar tekrar sınava alınır ve çetrefilli bir süreçten sonra fakülteye kabul edilir. Ancak Mardin sıkıntılı alım sürecine rağmen 1969-70’e kadar Mülkiye’de çalışmalarına devam etmiştir.

Şerif Mardin Mülkiye’den ayrıldıktan sonra nostaljik anlamda da olsa kendisinin Mülkiye’yle çok bir irtibatı kalmamıştır. Zira hem Mülkiye’den sıkıntılı bir şekilde ayrılmış, adeta ayrılmaya zorlanmıştır. Hem de ayrıldıktan sonra yöneldiği ve özellikle Said Nursi çalışmasında müşahhaslaşan din sosyolojisi çalışmaları nedeniyle Mülkiye’ye hâkim hocalar erkânının hışmına uğramıştır. Ölümünden sonra Taner Timur gibi isimlerin yazdığı ve adeta Mardin’i bir kalemde silen metinler bu hıncın hâlâ da devam ettiğini göstermektedir.

Şerif Mardin’in ‘Ayrıksılığı’

Şerif Mardin’in Mülkiye’yle ilişkilerinin fırtınalı oluşunun ilk sebebi onun çalışmayı düşündüğü alandır. Mardin Osmanlı-Türk modernleşmesi ama özellikle de Tanzimat sonrası Osmanlı düşüncesi üzerine çalışmaktadır. Bu noktada Mardin’i farklılaştıran iki unsur vardır. Bunlardan birisi 1923’ten öncesinin adeta yok sayıldığı, ‘karanlık’ addedildiği bir dönemde Mardin’in bu karanlık dönemden bir kesiti çalışmak istemesidir. Zira Mardin Batı’da Platon ve Aristoteles’ten başlatılan düşünsel zincirin bir benzerinin Osmanlı-Türk modernleşmesinde de bulunabileceğini düşünür ve bu iştiyakla bu dönemi çalışmaya başlar. Daha sonra doktora tezi olarak hazırladığı “Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu”nda bu düşüncesini daha çok monografik bir tarzda serimler. Ancak ikinci çalışması olan “Jön Türklerin Siyasi Fikirleri”nin 1983 baskısına yazdığı önsözde Şerif Mardin şöyle bir sonuca varır; “19. yüzyıl Türk düşünce tarihinden bahsetmek mümkün değildir. Ancak bir 19. yüzyıl düşünce sosyolojisinden bahsedebiliriz”. Ancak o dönem Mardin’le 3-5 yaş aralığında akran sayılabilecek kişilerin Mülkiye’de hazırladığı tezlere bakıldığı zaman da Mardin’in çalışma alanlarına pek ilgi gösterilmediği görülebilir. Zira Taner Timur’un, Mete Tunçay’ın doktora tezleri II. Meşrutiyet sonrası ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye’si üzerinedir. Bu alanda, o da siyaset bilimci değil hukukçu olan, Tarık Zafer Tunaya’nın ve İstanbul sosyoloji ekolünden Hilmi Ziya Ülken’in metinlerinden söz edilebilir. Ancak Tunaya ve Ülken Mülkiye’li olmadığı gibi Tunaya’nın metinlerinde ağır bir Kemalizm kokusu vardır. Diğer yandan ise Mardin’in doçentlik ve doktora tezleri gerek arşivlik, monografik yönleriyle gerekse de uluslararası teorik yaklaşımların metnin arka planını oluşturmasıyla diğerlerinden ayrılmaktadır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Mardin’in uluslararası literatüre hakimiyeti hayli güçlüdür. Bunu monografi kitaplarının arka planında yatan teorik angajmandan çıkarsamak mümkün olduğu gibi İdeoloji gibi bilgi yüklü kitaplarından da çıkarmak mümkündür. Ayrıca çoğunluğu Forum dergisinde çıkan kitap inceleme yazıları ve o günkü teorik tartışmalara dair metinlerinde de bu husus rahatlıkla görülebilir. Şerif Mardin’i o dönemki Mülkiye atmosferi içinde farklılaştıran ikinci husus onun bu yönünden beslenen, meselelere interdisipliner yaklaşım tarzıdır. Zira Mardin Fransız siyaset bilimi kültürünün egemen olduğunu söylediği Mülkiye’de Amerikan tarzı siyaset bilimine göre çalışmalar yapmaktadır. Bu yaklaşımın tipik örnekleri olan doktora ve doçentlik tezlerinden önce de Mardin Freud hakkında, Freud’un sosyo-psikolojik ve psikanalisttik çözümlerinin siyaset bilimine uygulandığı metinleri tartışmaktadır. iktisadi düşünce tarihi üzerine yazılar yazmakta, fikirler tarihinde muhteva analizine ilişkin son tartışmaları irdelemektedir. Yine 1963 yılında yazdığı bir yazıda sosyal bilimlerdeki güncel gelişmeleri, muhteva analizi, sembol metodu gibi son gelişmeleri ele almaktadır ve nitekim 1969 yılında da bu metot çerçevesinde bir yazı kaleme almıştır. Bu minvalde Mardin’in pozisyonunu anlamlandırmak açısından ilgi çekici bir metin 1963 yılında İstanbul Üniversitesi’nde kurulması planlanan Siyasal İlimler Fakültesi üzerine düşünce ve önerilerini serdettiği metindir. Bu metinde Mardin son dönem siyasal ilim tekniklerini özetledikten sonra Mülkiye’de sosyal psikoloji merkezi kuramamaktan yakınmakta; yeni kurulacak fakültelerde de en azından bir antropoloğun istihdam ve birkaç din sosyolojisi kadrosunun ihdas edilmesi, şehircilik gibi İstanbul’u yakından ilgilendiren meseleye bigâne kalınmaması ve hasılı “sosyal ilimleri mezcedici bir temelden hareket edilmesi” tavsiyelerinde bulunmaktadır.

Şerif Mardin’in interdisiplinerlik vurgusu onun belki de en ayırıcı vasıflarından birisidir. Özellikle 1960’lı yıllarda bu fikirleri dile getirmesi ayrıca önemlidir. 2004 yılında Mülkiye dergisinde yayınlanan bir yuvarlak masa toplantısında sosyal bilimlerde bir tıkanma olduğundan ve bu tıkanmayı aşmak için interdisipliner çalışmaların artırılması gerektiğinden söz edilmesinin üzerinde durmak gerekir. Kaldı ki söz konusu yuvarlak masa toplantısında bu öneriyi sunan isim Korkat Boratav’dır. İşin daha da ilginç tarafı, o toplantıya katılan genç akademisyenlerden birisi ve o dönem henüz araştırma görevlisi olan Elçin Aktoprak Boratav’ın bu önerisini onaylar. Fakat şunu da eklemek istediğini belirtir; “Toplantıya gelmeden önce acaba biz disiplinlerarası çalışmayı savunurken hocalarımız uzmanlaşmayı mı savunacak diye bir endişem de yok değildi”. ‘Hocalarımız’ dediği isimler de Sina Akşin, Korkut Boratav ve Alpaslan Işıklı’dır. Dolayısıyla Mardin’in interdisipliner çalışmaları yüzünden bir cüzzamlı gibi karşılandığı Mülkiye’de, 50 yıl sonra sosyal bilimlerdeki tıkanmanın çaresi olarak interdisipliner çalışmalar gösterilmektedir.

Mülkiye’nin Düşün Serüveni

Mülkiye’nin sosyal bilimler anlamında Türk entelektüel dünyasına katkılarına bakıldığı zaman temelde hukukî ve özelde de anayasal katkılarının önemine dikkat çekmek gerekir. Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Bülent Daver, Yavuz Abadan gibi isimler anayasa kürsüsündeki ya da hukukçu kimliğiyle öne çıkan hocalardır. Bunlardan başka iktisadi düşünce alanında da Korkut Boratav ve Yahya Sezai Tezel gibi isimlere dikkat çekmek gerekir. Son olarak Sina Akşin’le özdeşleşen ‘doğrudan’ Türk siyasal hayatı metinleri vardır. Ahmet Taner Kışlalı gibi siyaset bilimci hocalarının tebarüz etmeye başlaması daha sonraki zaman dilimine, 1980 sonrası döneme rastlar. Bu isimler üzerinden de bir düşünsel gelenek oluşturulabilip oluşturulamadığı ise biraz tartışmalıdır. Söz gelimi anayasa kürsüsünde Mümtaz Soysal’dan sonra gelen isimlerden Cem Eroğul’un metinleri bir gelenek inşasından uzak metinlerdir. Demokrat Parti üzerine incelemesi istisna olmak üzere, Eroğul’un doçentlik tezi de olan Devlet Nedir? gibi metinleri Marksist devlet anlayışının eksik bir özetidir. Eksik diyorum zira, metinde Devlet mefhumu salt Marksist hatta sosyalist değil doğrudan Marx’ın erken dönem görüşleri doğrultusunda ele alınmıştır. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da Devlet’i “burjuvazinin icra aygıtı” olarak tanımlamasından yola çıkılmış ve metin büyük oranda bu sav üzerinden kurgulanmıştır. Bilindiği üzere Marx’ın 18 Brumaire’inde farklı bir devlet tartışması vardır ve Marx devleti görece özerk bir yapı olarak, toplumdaki farklı sınıfların onu elde etmek için mücadele ettikleri görece bir özerk yapı olarak ele alır. Gramsci gibi neo-Marksistler de devlet tartışmalarında daha çok Marx’ın ikinci yaklaşımını öne çıkarırlar. Bunun yanında Sina Akşin’in 31 Mart üzerine doktora tezinin kitap olarak yayınlaması 1970 tarihlidir ve ondan sonra da İttihat Terakki ve Türk siyasal hayatı üzerine metinler ve isimler Mülkiye’de epeyce azalmıştır. Son dönemdeyse Mülkiye’de lisans okuyan bir siyaset bilimi talebesi, söz gelimi 2010’ların ortasında mezun olan ve Türk Siyasal Hayatı dersini bir dönem Sina Akşin’den alan bu satırların yazarı bile, Türk siyasal hayatında B. Lewis, Zürcher, F. Ahmad, Metin Heper, Şükrü Hanioğlu, Kemal Karpat gibi isimleri bile okumadan, şayet kendi özel bir gayreti yoksa bu isimlerden haberdar bile olmadan, mezun olmaktadır. İdeolojik angajman boyutu bir tarafa, Türk siyasal hayatı, Türk modernleşmesi, Türk düşüncesi gibi alanlarda etkili hemen hiçbir isim ne okutulmakta ne de ek okuma olarak bile verilmektedir. Türkiye’nin Toplumsal Yapısı gibi bir derste bile Şerif Mardin’in ismi geçmemekte ve ders büyük oranda Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerden derlenen makaleler üzerinden yürütülmekte (idi).

Mülkiye’nin son on yıllarda yaşadığı düşünsel ve entelektüel anlamdaki daralmanın ve bundan kaynaklı irtifa kaybının izlerini Şerif Mardin’in ayrıldığı yıllara kadar götürmek mümkündür. Mardin Mülkiye’ye tekrar döndükten sonra çalışmalarına devam eder ve fakat 1969’un sonunda “Ankara’da akademik faaliyetlerin suyunun ısınmaya başladığını düşündüğü” için Mülkiye’den ayrılır. Mülkiye’de Marksist bir dalga yükseliştedir ve Mardin bu dalgaya karşı eleştirel bir duruş sergiler. Esasında Marksizm’in bize epey faydalı olduğunu, tabu olan birçok konunun tartışılmaya başlandığını kabul eder Mardin. Ancak en nihayetinde toplum çözümlemelerinde Marksist altyapısal ve ekonomik ilişkilerden değil, kültürden, toplumların kendi iç dinamiklerinin süreklilikleri-kopuşları üzerinden hareket edilmesi gerektiği fikrinden hareket eder. Asistanlar arasındaki çatışmalar akademik bir tartışma olmanın ötesinde o dönemki sosyalist hareket içindeki hizipleşmelerin bir sonucudur. Bu yükselen Marksist dalgadan Mardin de nasibini alır ve Schumpeter üzerine soru sorduğu bir sınavı ‘öğrencileri yönlendirmeye yönelik soru sorduğu gerekçesiyle’ boykot edilir. Aslında bu sınavın iptal gerekçesi yönlendiricilik değil, Öner Buçukcu’nun o dönemin tanıklarından birinden aktardığına göre, ileri gelen öğrenci liderlerinin Schumpeter’i okumamış olmaları yani sınava çalışmamış olmalarıdır. Mardin de tüm bu baskılar sonucunda Mülkiye’den ayrılır ve kısa bir süre Amerika’da kaldıktan sonra yeni kurulan Boğaziçi Üniversitesi’nin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne geçer.

Geçmişteki Gelecek

Mülkiye’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra, 1971 yılında, ‘Sosyal Bilimlerde Araştırmaların Gelişmesi’ adlı bir sempozyumda adeta Mülkiye’den ayrılışını münferit bir olay değil, Türk sosyal bilimlerinin en kronik sorunlarından birinin bir sonucu olarak değerlendirir. Sözlerinde Mülkiye’den söz etmese de Mardin’in şu sözleri adeta o gün ve bugün için, Türk sosyal bilim camiası ve Mülkiye için altın değerinde tespitlerdir;

“Bence hadise Türkiye’de dün olduğu gibi bugün de insanların kitle halinde bir düşünce tarzı benimsemeleriyle ilgili. 1930’larda Duguit modaydı ve Türkiye’de üniversitelerde bütün kabiliyetli gençler akranlarına nispetle nasıl Duguit’yi daha iyi bildiklerini ispatlamakla meşguldüler. Bugün Marksizm moda ve herkes mesai arkadaşlarına Lenin’i ondan nasıl ondan daha iyi bildiğini ispatlamakla meşgul. Bu topluca inanç kabul etmenin galiba iki yönü var. Birincisi bir sosyal bilim yaklaşımının Türkiye’de bir meseleyi açacak bir anahtar olarak değil fakat iktidara yol açan bir araç olarak kabul edilmesidir. 1950’lerde üniversitelerde kabul edilen genel görüş Türkiye’nin sınıfsız olduğuydu. 1960’larda aynı kimseler aynı müesseselerde aksini kabul ediyorlar. Her iki davranışı birleştiren unsur sosyal bilimin iktidara yanaşma veya aksine iktidarı fethetme aracı olarak görülmesidir. Kitle halinde fikir değiştirmenin bir yönü sosyal bir anlama vasıtası değil fakat bir iktidardan bugün veya yarın pay alma aracı sayılmasıyla ilgiliyse, diğer bir yönü aynı toplum tipinde genel eğilimin dışında kalan düşünceye cevaz verilmemesidir. Bu nitelik yalnız Anadolu’nun ‘gerici’ olarak tanınan muhitlerinde değil, bizzat üniversitelerimizin ortasında da caridir.”

Hiç şüphesiz Mardin’in bu uzun alıntıda sitemle sözünü ettiği kurumların başında kendisinin ayrıldığı Mülkiye gelmektedir. Mülkiye’de ‘70’lerden itibaren ağrılığını hissettiren Marksizm diğer fikrî ilgi ve yönelimlere kapılarını kapatmıştır. Hatta Yahya Sezai Tezel gibi uzun dönem Mülkiye’de hocalık yapan ve fakat Marksist kültürel ağırlığa eleştirel isimlerin bile Mülkiye’yle ilgili hoş olmayan anıları vardır. Günümüzde ise Marksizm daha çok Kürt ve Ermeni meselelerindeki hassasiyetlerle mezcedilmekte hatta bazen bu meselelere göre talî bile kalabilmektedir. Adeta Kürt sorunu ve Ermeni Meselesi yakın dönem Türk tarihinin ve günümüzdeki siyasal meselelerin yegâne anahtarıdır. Bu meseleler dışında bir Türk siyasal hayatı anlatısı bulmak nerdeyse imkânsızdır. Mevcut durum da Marksizm’le başlayan daralmanın da bir daralması olarak görülebilir. İktidarın yoğun baskısı ve birçok hocanın ihraç olması neticesinde bu denklemde zoraki bazı değişimler gerçekleşmiş olabilir. Mülkiye gibi tarihi bir kurumun adeta yok sayılması, kendi haline bırakılması tabi ki üzüntü vericidir, bu kuruma yazık edilmektedir. Ancak Mülkiye’ye hâkim erkânın da bugün olduğu gibi geçmişte de en küçük bir öz eleştiri emaresi göstermemesi ayrıca düşündürücüdür. Şerif Mardin’in ölümü sonrasında yazılanlar iyi bir örnek oluşturduğu gibi, yukarda sözünü ettiğim 2004 yılındaki ‘Mülkiye ve Sosyal Bilimler’ kapalı oturumu da öz eleştirellikten uzaktır. Hatta toplantıya katılanlardan 3’ü henüz doktora yapan araştırma görevlisidir ve ne eski hocalardan ne de yeni jenerasyondaki araştırma görevlilerinden hâkim paradigmaya aykırı tek bir isim bile yoktur bu yuvarlak masa toplantısında.

Şerif Mardin’in monografik metinleri başta olmak üzere din, ideoloji, kültür ve sivil toplum üzerine yazdığı metinler çokça tartışmalı yaklaşımlara da sahiptir. Bir başka deyişle, salt Şerif Mardin çözümlemesinde onun eleştirilecek birçok yönü rahatlıkla bulunabilir. Söz gelimi, 1960’lardaki monografik metinlerinde oryantalist ve modernleşme yaklaşımlarının izi görülebilir. Adeta Osmanlı’da ne olmadığı, Osmanlı’nın neden kapitalistleşemediği, modernleşemediği, modernleşmesinin önündeki yapısal engellerin neler olduğu arayışında bir Şerif Mardin vardır karşımızda. Hatta 1980’lerde Aydınlar üzerine yazdığı bir yazıda da bu tutumunun izlerini görmek mümkündür. Zira Mardin, Batı’da bile özgül bir kullanımı olan ‘daemon’ kavramı üzerinden Osmanlı-Türk entelijansiyasını analiz etmekte ve daemonic ‘kültürün’ olmayışı yüzünden Osmanlı’da ve Türkiye’de aydının olmadığını ispata girişmektedir. Ancak bu tartışmalı tutumlarına rağmen, Şerif Mardin’in değerli katkıları olmuş, Türk sosyal bilim dünyasına çok önemli eserler kazandırmıştır. Şayet yukardaki uzun alıntıda sıraladığı eleştiriler Mülkiye camiası tarafından daha erken bir tarihte nazar-ı dikkate alınsa ve bunun üzerinden bir özdüşünümsellik geliştirilse Mülkiye’nin gerçekten bir gelenek oluşturabildiğine şahit olabilirdik. Mülkiye’den ayrılan Şerif Mardin ‘80’ler ve 2000’lerde adeta yeniden keşfedilmişçesine bir üne kavuşurken ve tartışılırken; Mülkiye de ‘80’ler ve 2000’lerin sonunda bir ideolojik bir daralma ve buna bağlı olarak bir irtifa kaybı sürecine girmiştir. Bu süreç bugün de devam etmektedir.

Kaynakça

Şerif Mardin, Siyasal ve Sosyal Bilimler- Makaleler 2, 2016, İletişim Yayınları.

Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset Makaleler 1, 2017, İletişim Yayınları.

Şerif Mardin Okumaları, Ed. Taşkın Takış, 2013, Doğu Batı Yayınları.

Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, 2017, İletişim Yayınları.

Öner Buçukcu, Mülkiye Geleneği Üzerine, Umran, Ekim 2017, s. 46-48.

‘Sosyal Bilimler ve Mülkiye’, Mülkiye Dergisi, Cilt XXVIII, Sayı 244, s.27-53.

 

ŞAHBAZ, Yunus (1991, Yozgat) Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Halen Kırıkkale Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam etmekte olup, aynı üniversitenin Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisidir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments