Ana Sayfa 7. Sayı Bolşevik Devrimi ve Türkçülüğün Patikası: Sultangaliyefizm

Bolşevik Devrimi ve Türkçülüğün Patikası: Sultangaliyefizm

Author

Date

Category

Milli Mücadele’nin en önemli boyutlarından birisi de Ankara hükümetinin uluslararası bağlantılarıdır. Bu bağlamda özellikle Bolşeviklerle kurulan temaslar önemlidir. Birinci Büyük Savaş’ta Osmanlı Devleti’ne karşı harbeden Rusya’da 1917 yılı Şubat’ında gerçekleşen devrimler Romanov hanedanı görevden el çektirilmiş; Ekim Devrimi ile de Rusya Birinci Büyük Savaş’tan çekilmiştir. Osmanlı basınında Ekim Devrimi’ne ilişkin ilk haberler 10 Kasım 1917’de yayınlanacaktır. Akdes Nimet Kurat’a göre Osmanlı devlet ricali de Ekim Devrimi’nden 8 Kasım’da Stockholm Maslahatgüzarı Esat Bey’in telgrafı ile haberdar olmuştur. Yani Osmanlı Devlet ricali ile Osmanlı basını arasında Bolşevik Devrim’den haberdar olma açısından iki günlük bir fark bulunmaktadır. Avrupa’da Ekim Devrimi’ne ilişkin ilk gazete haberlerinin 7 Kasım’da çıktığını aktaran Uygur Kocabaşoğlu ve Metin Berge’nin bilgilerinin doğru olduğu kabul edilirse Maslahatgüzar Esat Bey’in de Ekim Devrimi’nden gazeteler aracılığıyla haberdar olduğu söylenebilir.

Esasen Bolşevizme ya da Komünizme ilişkin Osmanlıların tepkileri ilk başta oldukça tedbirlidir. Bolşeviklerin 23 Kasım 1917’de müttefiklerin Osmanlılara dair kendi aralarında yapmış oldukları gizli anlaşmaları açıklamaları Osmanlılarda Bolşeviklerin itibarında ciddi bir artış meydana getirmiş gözükmektedir. Osmanlıların Bolşeviklere dönük kanaatlerinin değişmesinde Rusya’nın artık eski Rusya olamayacağına dair bir inancın da var olduğu söylenebilir. 5 Mart 1918 tarihli Vakit gazetesindeki şu ifadeler durumu özetlemek bakımından iyi bir örnek olarak ele alınabilir:

 

“Her ne olursa olsun, ister bir jeneral diktatörlük ilân etsin veya Çar yine iade-i taht ve taç etsin, eski Rusya İmparatorluğu’nun ihyası adem-ül-imkândır. Ukrayna, Finlandiya, Lehistan, Kafkasya, Muhtelif Türk-Tatar eyaletleri, Baltık vilayetleri ayrıldıktan sonra, kırılan kâse bir daha yapılamaz”

 

Kapitalizmin en yüksek aşaması ve en temel çelişkisi olarak emperyalizmi tanımlayan Lenin, emperyalist devletlere karşı mücadele eden hareketlerin desteklenmesi yönünde tavır almış; bu tavır Anadolu’daki Millîcileri olduğu kadar Osmanlı ülkesini terk etmek durumunda kalan Millîcileri de Bolşeviklerle yaklaşmaya / yakınlaşmaya itmiştir. Bolşeviklerin verdiği destek hayati öneme sahip olduğu için ve Anadolu Hareketine karşı Bolşevik desteğinin acentalığını yapma gayreti içerisinde olan odaklar belirdiği için bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle bir Komünist Partisi teşkil ettirilmiştir. Bu parti Üçüncü Enternasyonal’e de üyelik başvurusunda bulunmuş ancak üyeliği kabul edilmemiştir. Anadolu’da ya da Anadolu dışında olup Bolşeviklerle irtibat kuran Millîcileri bu konuda teşvik eden, cesaretlendiren, Bolşeviklerin lideri Lenin’in ulusal kurtuluş hareketlerine dair düşünceleri olmuştur.

Lenin ulusal kurtuluş hareketlerine karşı izlenecek stratejiyi ulusal kurtuluş hareketlerinin görülebileceği ülkeleri üç gruba ayırarak incelemektedir. İlk grup burjuva demokratik hareketlerin tamamen sona erdiği ileri kapitalist ülkelerdir. Bu ülkeler proletaryasının görevi 19.yüzyılda İngiliz proletaryasının İrlanda ile ilgili görevinin aynıdır. İkinci grup ülkelerde burjuva demokratik hareketler gelişmiştir. Bu ülkelerde burjuva demokratik reformların tamamlanması için ulusların kendi kaderini tayin hakkı desteklenmek mecburiyetindedir. Üçüncü grup ülkeler ise burjuva demokratik hareketlerin henüz oluşmadığı ya da yeni yeni oluştuğu sömürge ya da yarı sömürge ülkelerdir. Proletaryanın görevi bu ülkelerde ulusal kurtuluş hareketlerinin en devrimci kanadının desteklenmesidir (Lenin, 2014b: 142-143).

Bu çerçevede Lenin, dünyanın emperyalist ülkeler arasında bölüşülmüş olması dolayısıyla ulusal kurtuluş savaşlarının artık imkânsız olduğu görüşünü savunan Rosa Luxemburg’un Junius Broşürü‘nü (Luxemburg, 1915) sert biçimde eleştirmektedir. Çünkü Lenin’e göre ulusal savaşlar sadece olası veya olanaklı değil aynı zamanda kaçınılmazdır ve ilericidir (Lenin, 2014a: 222-227).

Lenin’in yolunu izleyen Stalin de benzer bir noktaya varacaktır. Stalin’e göre emperyalizme karşı mücadele eden ulusal kurtuluş hareketleri ile gelişmiş ülkelerdeki proletarya hareketlerinin çıkarları ortak düşmana karşı uyumlaşmıştır ve bu bağlamda ortak düşmana karşı ortak bir cephede birleşilmesi gerekmektedir (Stalin, 2012: 218-219).

Bu oldukça stratejik bir yaklaşımdır. 1920 yılında toplanan Kongre’de milliyetçilik ve sömürge sorunlarının raportörü olan Lenin sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde demokratik burjuva kurtuluş hareketlerinin desteklenmesini önerdi. Lenin’in bu tutumunun oldukça pragmatik ve açıkça oportünist bir kaygıyı gözettiği söylenebilir. Sovyetlerin bekasını sağlamak zorunda olan devlet başkanı Lenin bu ülkelerdeki milli hareketleri destekleyerek ihtiyaç halinde emperyalistlere karşı kullanabileceği ya da destek alabileceği müttefikler yaratmış oluyordu (d’Encausse & Schram, 1966: 46-47).

Lenin, kendisinden sonra Üçüncü dünyada baş gösterecek Milli Kurtuluş Hareketlerine esas katkıyı self-determinasyon ilkesini bir başka unsurla, emperyalizmle bir arada değerlendirerek verdi. On dokuzuncu yüzyılın rekabetçi burjuva kapitalizminin yerini yirminci yüzyılda burjuva emperyalizminin aldığını ileri sürüyordu. Uluslararası sistemin böyle bir çözümlemesi doğal olarak milletlerin kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin muhtevasını da dönüştürdü.

1921’den sonra Bolşeviklerin ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesine ve Sovyetler’deki milletlerin pozisyonuna ve geleceğine ilişkin politikasında köklü değişiklikler olmaya başladı. Bu durumun ortaya çıkmasında Stalin’in 1921 sonrasında oldukça etkili olmaya başlamasının etkili olduğu söylenebilir. 10 Ocak 1921’de Rusya’daki Türk Halkları Komünistleri Konferansı’nda Stalin Müslüman halkları içerisinde komünizmin teorik zayıflığını kınayarak bu halkları doğuda komünizmin gelişmesini engelleyen milliyetçiliğe karşı dikkatli olmaya çağırdı. 1921 Mart ayında toplanan X. Kongre’de ise ilk kez milliyetçi sapmalara resmi bir şekilde saldırıldı. Doğu’daki milliyetçi sapmaların genellikle İslambirlikçi ve Türkbirlikçi bir görünüm kazandığı ileri sürüldü (Bennigsen & Quelquejay, 1981: 134). Bu noktada Müslüman milliyetçi komünistler bir yol ayrımına gelmişler, Stalin’in uluslar politikası ile açıkça ters düşmüşlerdi. Yapılabilecek tek şey muhalefet etmekti. Muhalefetin müşahhaslaştığı kişi ise Sultan Galiyev oldu.

 

Türkçülüğün Ufuk Açıcı Bir Yorumu

 

Sultan Galiyev, Üçüncü dünya mevhumunu vaktinden önce icat etmişti. İslâm ve komünizme dair ortaya koyduğu sentez en güzel fakat en kısa ömürlü olanıydı. Galiyev’in pan-islamizmi bir tür anti-emperyalist enternasyonalizmdi (Roy, 2000: 74). Sonraki dönemde görülecek Üçüncü dünyacı hareketlerin bir prototipi olan Sultangaliyevizmi Richard Pipes (1997) şöyle tanımlıyor: “Bakunincilik, Lenincilik ve milliyetçiliğin ilginç bir karışımı.” Tıpkı kendisinden sonra gelecekler gibi.

Galiyev ve arkadaşlarına göre dünya devrimi gerekliydi ve bu devrimin hareket noktası olarak Doğu’yu seçmesi gerekiyordu. Bu bakımdan Sultangaliyevciler Avrupa’ya yönelmiş olan Komintern stratejisinden ayrılmış bulunuyorlardı. Onlara göre sosyalist devrim batıda başarısızlığa mahkumdu (Bennigsen & Quelquejay, 1981: 85-86). Tatarların yetişmiş kadro yoklukları Sultan Galiyev’i siyasal kadrolara okul olabilecek tek kuruluşun Müslüman Kızıl Ordu olduğu kanaatine getirdi. “Sultan Galiyev -daha sonra Mao Ze-dong gibi- Kızıl Ordu’yu örgütlendirilmiş, aşamalandırılmış, güçlü bir biçimde siyasallaştırılmış; devrimin çekici gücü olma yönünden kusurlu bulunan yerli proleter kadrolarının yerini alabilecek tek ve gerçek sosyal sınıf olarak görüyordu.” (Bennigsen & Quelquejay, 1981: 93) ve (Bennigsen & Quelquejay, 1997: 136-137).

Ekim Devrimini Sultan Galiyev ideolojik bir devrim olarak değil, Rus imparatorluğunun bünyesinde yaşayan milyonlarca halkı Ruslar da dahil, Batı emperyalizmine karşı harekete geçirmek ve örgütlemek için bir fırsat olarak görmüştür. Galiyev’in bahsettiği Müslümanlar Türk dilli toplumları kapsıyordu. Bununla birlikte Galiyev, Müslüman cemaati tanımlarken din unsurunu dışarıda bırakarak dil ve kültür unsurlarına odaklandı. Hatta Galiyev, 1921’den sonra Narkomnats’ın dergisinde Müslümanlar arasında ateizmin propagandasının gerekliliğine dair yazılar kaleme aldı Böylelikle laik bir pan-islamizm tanımlamış oluyordu (Roy, 2000: 80-81) ve (Ro’i, 1984: 26). Bu kapsamda ıskalanmaması gereken bir başka husus Galiyef’in aslında etno-dinsel bir Türklük kavrayışına sahip olduğudur. Diğer bir deyişle İslâm ve Türklük arasında bir tenakuz görmemektedir, iki kimliği birbirinden ayrı değerlendirmemektedir.

17-23 Haziran 1918’de Müslüman Merkez Komiserliği yöneticileri tarafından düzenlenen Müslüman Komünistleri Birinci Konferansında bir Müslüman Komünist Partisi kurma kararı almışlardı. Rus Komünist Partisi tarafından bu karar sert bir şekilde eleştirildi, Müslümanların Bund[1]‘un yolunu tuttukları ileri sürüldü (Bennigsen & Quelquejay, 1981: 92).

Mart 1919’da ise Rusya Komünist Partisi Kongresi’nde ulusal örgütlerin kaldırılmasına karar verilmiş, Müslüman Örgütleri Merkez Bürosu’nun adı Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu olarak değiştirilmiştir. (Bennigsen & Quelquejay, 1981: 101-105). Müslümanlığı çağrıştıran her şey yavaş yavaş tasfiye ediliyor, bu yöndeki politik girişimler illegal hale getiriliyordu. Bennigsen ve Quelquejay, bu girişimin Galiyev’i dayanaksız bıraktığını 1923’ten sonra programının temelini oluşturacak Sömürgeler Enternasyonali fikrine yönelttiğini ileri sürmektedir (Bennigsen & Quelquejay, 1997: 170-171).

Tatar Komünistleri 22 Mart 1920’de Sultan Galiyev, Said Galiyev ve Burhan Mansurov’dan oluşan bir heyetle Lenin’i ziyaret ederek Tatar Cumhuriyetinin sınırlarının genişletilmesi fikrine ikna etmeye çalışmışlardır. Lenin bu isteği reddetmekle kalmayarak Tatarları şovenizmle suçlamış ve onların geri kalmış bir toplum olan Başkırlar üzerinde egemenlik kurmaya çalıştıklarını iddia etmiştir (Bennigsen & Quelquejay, 1981:115). Bir süre sonra da Rus Komünist Partisi ileri gelenleri Tatarları her şeyde Büyük Rus Şovenizmi görmekle suçlamaya başlayacaktır. Ancak mesele daha basittir. Tatar milliyetçileri Bolşevizmin self-determinasyon vurgusunun kendilerine bağımsızlık getireceğini düşünerek Bolşevik olmuşlar ve bu esnada da kendilerine özgü bir sosyalizm yorumu geliştirmişlerdir. Bu çerçevede Galiyev de proletarya diktatörlüğü fikrini diğer Müslüman komünistler gibi reddetmektedir. Dahası Galiyev proletarya kavramının Müslümanlar için yeniden tanımlanması gerektiği kanaatindedir. Şu cümleleri dikkat çekicidir:

 

Koloni idaresinde yaşamış tüm İslam topluluğu proleterdir. Zira bu toplumun bütün sınıfları sömürgeciler tarafından ezilmiştir. Proleter adıyla anılmaya hak kazanmışlardır. Müslüman halklar proleter halklardır. Ekonomik yönden İngiliz ve Fransız proleterleri ile Afgan yahut Fars proleteri arasındaki derin uçurum inkâr edilemez. Dolayısıyla Müslüman ülkelerdeki milli hareketlerin sosyalist ihtilal karakteri taşıdığını rahatlıkla ileri sürebiliriz (Bennigsen & Quelquejay, 1997: 163-164).

 

Galiyev’in dini dışarıda bırakıp dil ve kültürü merkeze alan millet tanımlaması da aslında Stalin’in 1913’te millet tanımıyla uyumlu haldedir ancak Stalin’in milliyetler politikasının değişime uğramış yeni formunun uygulanmaya başlaması, Sultan Galiyev’in laikleştirilmiş (hatta proleterleştirilmiş) ümmet fikrine yaşam alanı bırakmamıştır (Roy, 2000: 65). Zira Sovyetlerin diller siyaseti de pan-islamizm ve pan-türkizmi dengeleyecek şekilde kurgulanmıştır. Bu çerçevede Tatar dili ulusal bir dil olarak kabul edilmiş ancak aracı dil olarak kullanılması yasaklanmıştır. Aynı şekilde Azeri dili ulusal bir dil olarak kabul edilmiş olmakla birlikte Dağıstan’da aracı dil olarak kullanılması yasaklanmıştır (Roy, 2000: 93). Böylelikle diller, dolayısıyla milletler arasına kesin sınırlar çekilmiş ve pan siyasetler dengelenmiştir.

Roy bu durumu Stalin’in en önemli başarısı olarak görür. Çünkü Stalin yarattığı sistemle Merkezî Asya’daki entelektüelleri uluslarını ve dillerini birbirlerine karşı korumaya yönlendirmiştir. Böyle bir durumda Moskova uzlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak üst merci olacaktır (Roy, 2000: 115). Diğer taraftan Bennigsen ve Quelquejay’ın Sultan Galiyev’in her şeyden önce bir Tatar olduğu yönündeki tespitleri (Quelquejay & Bennigsen, 1995: 18-19) tartışmanın temel dinamiğini ortaya koymaktadır. Galiyev ve arkadaşları legal bir muhalefet geliştirmeye çalışmışlarsa da 1922’de Stalin tarafından Basmacı hareketiyle iş birliği yapmakla suçlanmış ve mahkûm edilmişlerdir (Stalin, 2012: 195-203).

Lenin, Sultan Galiyev SBKP-B’nin uluslar politikasını eleştirdiğinde ve partiden ihraç edildiğinde sağdı. Stalin’in Sultan Galiyev’i ve Galiyevizmi mahkûm etmesine, Müslüman-Tatar-Türk toplumlarının Sovyetler’le birleşme (!) hakkını kullanmaya zorlamasına karşı Lenin’in herhangi bir tepki vermediği görülmektedir. Galiyev’in tutuklanmasını 1926’da Troçki’ye hatırlatan Kamanev’e Troçki, Stalin’in kanın tadına bu tarihten sonra vardığını söyleyecektir (Swoboda, 1992: 781).

Belki de çok daha önemli olan boyut Leninist-Stalinist çizginin ulusçuluk yaklaşımına Galiyev’in meydan okumasının yarattığı paradigmatik krizin şiddet ve baskıyla gizlenmesi ve ötelenmesidir. Bu baskılama Marksizm içerisinde Çin Devrimi sonrasında daha sert bir geri dönüşü beraberinde getirecektir.

1950’li yılların ortasından itibaren gelişen Üçüncü dünya milliyetçiliklerinin söylem cephaneliğinde en belirgin silah Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin biçimlendirdiği bu ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi olacaktır. Doğal sonuç ise milliyetçilik içerisinde eritilmiş bir çeşit sosyalizm olacaktır. Roy buna milliyetçiliğin habitus olarak var olması şeklinde yaklaşmaktadır (Roy, 2000: 10). Bennigsen ve Quelquejay ise özellikle Müslümanların sosyalistliğinin geniş ölçüde milliyetçiliklerine bağlı olduğunu belirtmektedir (Bennigsen & Quelquejay, 1997: 152). Bu durum milliyetçiliğin komünizmle beraber var olmasını kolaylaştırmıştır. Kısacası Üçüncü dünyadaki milliyetçi hareketlerin işleyiş çerçevesine Leninizm; ideolojiye ise Sultangaliyevizm ilham vermiştir. Diğer bir deyişle Marksizmi Avrupa-dışı toplumlara uyarlama görevini Lenin üstlenmiştir ancak düşüncesi Paris ve Zürih’te geçirdiği yıllarda şekillenen Lenin, bu uyarlamanın da eksik bir şekilde gerçekleşmesine sebep olacaktır. Bu bakımdan Avrupa-dışı toplumlara Marksizmin uygulanmasında esas aracı Sultan Galiyev’dir (d’Encausse & Schram, 1966: 8-9).

 

Kaynaklar

Kocabaşoğlu, U., & Berge, M. (1994). Bolşevik İhtilali ve Osmanlılar. Ankara: Kebikeç Yayınları.

Lenin, V. I. (2014a). Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları. (Y. Fİncancı, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

Lenin, V. I. (2014b). Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı. (M. Erdost, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

Stalin, J. (2012). Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu. (M. Ardos, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

d’Encausse, H. C., & Schram, S. (1966). Asya’da Marksizm ve Milliyetçilik. (S. Avcıoğlu, & A. Aşçıoğlu, Çev.) İstanbul: Yön Yayınları.

Bennigsen, A., & Quelquejay, C. (1981). Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları. (N. Uzel, Çev.) İstanbul: Hür Yayınları.

Bennigsen, A., & Quelquejay, L. (1997). Stepte Ezan Sesleri. (N. Uzel, Çev.) İstanbul: İrfan Yayınevi.

Pipes, R. (1997). The Formation of the Soviet Union: Communism and Nationalism, 1917-1923. Harvard University Press.

Swoboda, V. (1992). Was the Soviet Union Really Necessarry? Soviet Studies , 44 (5), 761-784.

Ro’i, Y. (1984). the Tas of Creating the New Soviet Man: “Atheistic Propoganda” in the Soviet Muslim Areas. Soviet Studies , 36 (1), 26-44.

Roy, O. (2000). Yeni Orta Asya ve Ulusların İmâli. (M. Moralı, Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.

Quelquejay, L. C., & Bennigsen, A. (1995). Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası-Sultan Galiyev. (E. Akbulut, & T. A. Şensılay, Çev.) İstanbul: Sosyalist Yayınları.

[1] Rus sosyal demokrat hareketin bir parçası olan, Rusya İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin oluşturduğu hareket, Genel Yahudi Emek Federasyonu.

BUÇUKCU, Öner (1986, Erzurum) Mülkiye Uluslararası İlişkiler mezunu. Doktorasını Türkiye’de Sosyalist Sol ve Milliyetçilik (1960-1971) başlıklı çalışmasıyla tamamladı. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Linda Barbara

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Vestibulum imperdiet massa at dignissim gravida. Vivamus vestibulum odio eget eros accumsan, ut dignissim sapien gravida. Vivamus eu sem vitae dui.

Recent posts

Amerika’nın Kuruluşunda İslam’ın Etkisi

  Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak getirilmiş, okuma yazma bilen Afrikalı bir Müslüman'a ait 1830'lardan kalma el yazması anılar ABD Kongre Kütüphanesi tarafından satın alınıp...

Türkiye Notları dergisi ‘Birinci Meclis’ başlıklı 10. sayısı ile okuyucu ile buluşuyor.

Dergimizin bu sayısında, Birinci Meclis’in Ankara’da toplanmasının 100. yılı anısına sadece bu Meclise odaklanan makalelerden oluşan bir dosya hazırladık. Bu çerçevede Prof. Dr. Ahmet...

1920-1923 Yılları Arasında Meclis Zabıtlarında Türk, Türklük, Türkçülük

İstanbul’daki meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal seçim çağrısı yaparak milletvekillerini Ankara’da toplamış 23 Nisan 1920’de meclis açılmıştır. Bu yıl içinde Ankara Hükümeti Yunan, Ermeni,...

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Mücadeledeki Faaliyetleri

         Hamdullah Suphi Tanrıöver(1885-1966) soylu bir aileden gelmiştir. Dedesi, ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır. Babası Kocaemioğlu Suphi Paşa’dır. Maliye, Nafia, Evkaf ve Maarif...

Üç Umur Bugay

Türk toplumu 1950’li yıllardan itibaren oldukça dinamik bir süreç içerisinde gözükmektedir. Bu dinamizmi yaratan en önemli kaynağın köyden kente göç olduğu söylenebilir. Yeterli istihdam...

Recent comments